EvcioğluHaber- Bir kara tarih daha kapandı.. Ulucanlar Ceza ve Tutukevi "UTANÇ MÜZESİ" oldu.. Ulucanlar Cezaevi'nin deposunda saklanan darağacı; Kapatıldıktan sonra Altındağ Belediyesi tarafından müzeye dönüştürülen Ulucanlar (Ankara Merkez Kapalı) Cezaevi'nin deposundan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Erdal Eren, Necdet Adalı gibi isimlerin idamlarında kullanıldığı iddia edilen darağacı çıktı.Hürriyet gazetesinin haberine göre; Ulucanlar Cezaevi, 81 yıllık faaliyet süresi içinde İskilipli Atıf Hoca, Deniz Gezmiş, Necdet Adalı, Hüseyin İnan,Mustafa Pehlivanoğlu ve Erdal Eren'inde bulunduğu 19 kişinin idam edilmesiyle, işkencelerle hafızalardaki yerini aldı. Altındağ Belediyesi, çoğu kişinin hatırlamak dahi istemediği bu mekanı, aslına uygun olarak dizayn ederek “hoparlörlerinden çığlık seslerinin” duyulduğu, koğuşlarda balmumundan mahkumların bulunduğu, o günlere yaşamak isteyenlere bir süre için de olsa “mahkumluğu yaşatacak” tecrit odalarının yer aldığı müzeye dönüştürdü. Aslına uygun şekilde düzenlenen cezaevi koğuşlarına ve tecrit odalarına balmumundan yapılan 22 mahkum heykeli yerleştirilirken, müzenin koridorlardaki hoparlörlerinden tecrit odalarındaki işkenceleri yansıtan çığlık sesleri yankılanıyor. Cezaevi avlusundaki mahkumların dilek ağacının dallarına ise bir dönem Ulucanlar'da tutuklu kalan Necip Fazıl Kısakürek, Nazım Hikmet Ran, Muhsin Yazıcıoğlu, Osman Bölükbaşı, Osman Yüksel Sedengeçti, Bülent Ecevit, Fakir Baykurt, Hüseyin Cahit Yalçın, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Ali Bülent Orkan, Mustafa Pehlivanoğlu, Fikri Arıkan, Cevat Şakir Kabağaçlı, Yılmaz Güney, Necdet Adalı, Erdal Eren'e kadar bir çok ismin fotoğrafları asıldı. Ziyaret edenleri özellikle idamların, işkencelerin yaşandığı dönemlere götüren türkülerin yankılandığı müzede, Muhsin Yazıcıoğlu'nun seccadesi ve süveteri, Hüseyin İnan'ın idamdan sonra üzerinden çıkarılan fanilası, Deniz Gezmiş'in sigarası, ders notları gibi kişisel eşyaları da sergileniyor. Ankara'nın Altındağ ilçesinin Ulucanlar semtinde bulunan, “Cebeci Tevkifhanesi, Cebeci Umumi Hapishanesi, Cebeci Sivil Cezaevi, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi ve son olarak Ulucanlar Merkez Kapalı Cezaevi” olarak adlandırılan cezaevi, kurulduğu 1925 yılından kapatıldığı 2006'ya kadar Türk demokrasi tarihine ve pek çok önemli döneme şahit oldu. 81 yıllık süreçte gazetecilerin, yazarların, politikacıların, aydınların yaşamlarına, hikayelerine, idamlarına, isyanlar ve isyanların bastırıldığı operasyonlara tanıklık eden Ulucanlar, Altındağ Belediyesi tarafından meşakkatli bir sürecin ardından”Ulucanlar Cezaevi Müzesi Kültür ve Sanat Merkezi” yapıldı. Haber / Yorum Ülkemiz, askeri darbelerle topluma giydirilen deli gömleği giymekten çok çekti.. Kesintiye uğratılan demokratik yaşam, toplumsal gelişmeyi engellediği gibi; eğitim bilimsellikten uzak tamamen zamanı geçmiş ezber bilgilere dayalı olmaktan, üniversiteler özgür lüklerini kayıp ettiler.. Yeni gelişmelere ayak uydurmak bir yana; bir daha hiç eskisi gibi dahi olmadı.. Aydınlar, yazarlar, öğretim üyeleri ve yetişmiş tüm beyinler içeri atılarak, ya işkencelerde veya sokak ortasında faili meçhul katliamlarda öldürüldü.. Darbeler ülkemizin kaderi olmaktan çıkamadığı gibi; aklına esen bu gidişatı beğenmiyorum deyip parlementer sistemi değiştirdi.. Anayasa ortadan kaldırmak suçtu..Özellikle Uluslararası Hukuka göre de suçtu.. Yaptıkları.. Ama; henüz yaptıklarının hesabını vermediler.. Darbeciler..! 60 İhtilali, 12 mart muhturası ve 12 Eylül cuntası gibi kendi insanını cendereye çeken zulüm eden, "asmayıp da besleyelim mi" diyen darbeci generallerin sadist duygularını tatmin ettiği akılalmız işkence ve tecavüzlerin yaşandığı günlerdi.. Ne adına yapıldı? Demokrasi getirmek için...! Demokrasiyi ortadan kaldırarak..! Bu gün ülkemiz gelişememişse? geri kalmış ise; bunun baş sorumluları, Darbecilerdir.. Tüm dünya darbecilerini yargıladı... Umuyorum ki; ülkemizde bunu başaracak ve çocuklarına yaşatılan insanlık dışı işkencelerin ve zulmün hesabını soracak.. Artık; cezaevleri inşa eden / yapan bir ülke değil; eğitim kurumları yapan ve bilim adamlarının yetiştiği ve aydın ve yazarlarına değer verilen, yaşanacak bir ülke olma yolunda atılan bir adım olması dileği ile... Ulucanlar Cezaevi "Utanç Müzesi " oldu.. Umuyorum. darbecilerde kendilerinden utanır.. | ||||
28 Aralık 2010
Ulucanlar Ceza ve Tutukevi; 12 Eylül Utanç Müzesi
27 Ekim 2010
Zulüm Bitti derken, Sıra Irak Polis'inde
24 Ekim 2010
ZULMÜN ADI; "12 EYLÜL" ( İŞKENCEDE BİR ANNE)
ZULMÜN ADI; "12 EYLÜL" (İŞKENCEDE BİR ANNE) EvcioğluHaber- Zeynep Hüsniye KİLLİ ... 12 Eylül vahşetinin yaşandığı 1980-1984 Türkiye günlerinde, hamile olduğu halde bile işkence vahşetinden kurtulamayan aynı; zamanda hemşirede olan kadın, "yaralı ve hastalara neden yardım ettin" diye akıllara durgunluk veren işkencelerden geçiriliyor.. "Tarih.! Bir toplumun tarihi, bu kadar acılarla dolu olabilir ancak." Bu vahşetin sahipleri Kimler? Bu vatanı ve bu vatanda yaşayan insanların insanca yaşamasının, dahası en asgari barınma olanaklarını sağlayacak sorumluluğu taşıyanlar, işte olanlar.... Kanal 7 Tv.de, "İşte Hayat: Direnenlerin Hikayesi' 23.10.2010 cumartesi akşamı yayındaydı.. Proğram sunucu, Uğur Arslan "Zeynep Hüsniye Killi’nin 12 Eylül döneminde hamileyken yaşadığı işkenceler, cezaevinde geçirdiği günler bütün detaylarıyla aslında Türkiyenin 1980 ve 1984 yıllarında neler yaşadığını gözler önüne sermek istiyoruz" diyordu.. 12 Eylül darbesinin yaşandığı karanlık günlerdi.. Hamile olduğu halde, akılalmaz işkence ve vahşetlere tabi tutulan annenin şahsında karanlık döneme ışık tutulmaya çalışılıyordu.... Proğramda; Bir emekli Albay prof. Dr. da vardı.. Emekli bir Savcı, bu savcı aynı zamanda Kenan Evren'in yargılanmasını isteyen savcıydı.. Bir diğer konuk ise; vahşetin yaşandığı günlerin Diyarbakır cezaevinde Asteğmen olarak askerleğini yapan Şair-Yazar Ferman Karaçam'dı. Diyarbakır, Mamak cezaevlerinde, 12 Eylül darbesiyle birlikte işkencehane kurmuşlardı.. Tüm şehirlerde, yoksul mahallelerdeki gece kondular insanların üstüne yılıldı.. Sistem, muhaliflerini top yekün yok etme planını uygulamaya koymuştu. İşkencelerde, ya aklını yitirip delirtinceye kadar yada kimliğini silinceye kadar, insan olanın hafsalasının alamayacağı akılıllara durgunluk veren sistemli bir işkence / vahşeti uyguladılar.. Bu toplumun aydın, yazar, bilim insanı, öğretmeni, memuru, işçisi, köylüsü ve daha milyonlarca insaını "12 Eylül DARBESİ"nden nasibini aldı.. Tarih hep kötü örneklerle dolu ama; bir kara sayfa daha eklendi.. Buralar askeri cezaevleriydi.. Zulmün dozu o kadar ağırdıki: İstanbul'dan Mamak'a, Mamak'tan Diyarbakır'a kadar ulaşıyor ve insanların kafaları duvarlarda parçalanarak öldürülüyordu.. Bu süreçte yaşananları açıklamaya vahşet kelimesi bile yeterli değildir. Toplumsal bir utanca dönüştü.. Yazar Metin Sever deyimiyle "Darbeciler, Batı'da tutukluların siyasi kimliğini, kişiliğini; Diyarbakır'da ise bir halkı yok etmeye çalıştı. Diyarbakır Cezaevi, Nazi toplama kamplarına rahmet okuttu." diyor.. Evet; Hüsniye ana şöyle diyor "nerede olduğumu bilmiyorum. Gözlerim bağlı.. Örgüte silah temin etmekten tutuklamışlar.. Oysa ben çocuklarıma silaha benzer oyuncak bile almadım ve kimseye de aldırmadım.." diyor.. Ve devam ediyor.. "Gözlerim ve ellerim bağlıydı. O kadar çok çeşitli işkenceler yaptılar ki; jopları yağlayıp insanların makatlarına sokuyorlardı.. Elektrik veriyorlardı.. Alt tarafımdan kan akıyormuş.. Ben sandımki; idrarımı kaçırıyorum.. İdrar değil kan geliyor dediler.." diyor.. Proğram sunucusu: "peki sizi doktora götürmedilermi? " diye sorduğunda " Hayır ne doktoru.? Beni, gözlerimi açmadan ellerim bağlı halde, bir koğuş olduğunu sonradan gördüğüm bir yere attılar.. Erkekler koğuşuydu.. Alın bacınızı.. Bakın altından kanıyor diye söyleyerek.." diyor.. O günün onca üzerindeki ağırlığıyla.. Gözleri yaşararak.. Aynı günlerde; kızını aradığı hiç bir yerde bulamayan babası gittiği her yerde kızın burada yok deyip geri çevrildiği anda kızına karnında bebeği ile darbecilerin cellatlarınca işkencenin her türlüsü yapılmakta içeride.. Aynı cellatlar; Maraş'ta yaşanan katliamda hamile kadınların karınlarını deşerek bebekleri çıkartmadılarmı? Aynı zamanda, ödülde almış olan bir film gösterilmekte.. Hüsniye annenin yaşadığı vahşet günlerini anlatan bir film.. Orada bulunan Emekli Albay. Prof.Dr. olan Psikolog soruyor.. "Bu filmde gösterilen görüntüler gerçekmi.?" Hüsniye ana ise; "Siz aynı zamanda bir askersiniz nasıl bilmiyorsunuz, o yapılanları..? O flimde gösterilen Diyarbakır cezaevinde yaşanan vahşetin sadece yüzde biri bile değil.. Ne kadar anlatılsada orada yaşanan zulmü anlatamaz.." diyirek " halen kabüs görüyorum" diyor.. Psikolog; "Bu işkenceleri yapanlar kesinlikle özel eğitimle yetiştirilmişler.. Aksi taktirde; normal bir insan bu işkenceleri yapamaz " diyor.. Aynı dönemde Diyarbakır cezaevinde Ast teğmen olan Ferman Karaca; " Kenan Evren cezaevini ziyaret ettikten sonra Kürtçe konuşmeyı yasaklamıştı.. Tam o sırada bir anne gelmişti. Hiç Türkçe bilmiyordu.. Kürtçe konuşmakta yasaktı, görüş yaptırılmadı.. Tutuklu oğlu iki kelime ile anlatayım izin verirsen dedi bana bende yasak dedim.. Gidip kafasını duvara vurdu.. Sanıyorum sonradan öldü o çocuk" diyordu.. Çocuğunu cezaevinde doğuran hemşire Hüsniye ana, o çocuğu 6-7 yaşına kadar cezaevinde büyütüyor... Cezaevinden çıkıyor ama, toplum tarafından kabul edilmiyo ve dışlanmışlıkla bir ceza daha veriliyor.. Kadın için, yeni bir travma dah yaşanıyor.. Yanında birde çocuğu var.. Cezaevinde hiç hasta olmayan çocuk, dışarı çıkınca devamlı hasta oluyor. diyor. Doktor inceliyor çocukta birşey yok sapa sağlam.. Durumu anlatınca anne: Dr. " evet diyor o koşullara alışkın olan çocuk devamlı hasta olur, sende dikkat etmen lazım " diyor.. Emekli Savcı; işin enteresan yanına parmak basıyor.. " Darbe den önce, 19 ilde sıkıyönetim vardı.. Sıkıyönetimle yönetildiği halde ülke; 5.000 den fazla sağdan ve soldan gençler öldürüldü.. Bunu birbirlerine karşı kışkırtılmış insanların yaptığı gibi; darbeyi yapanlarda yaptı.. Neden? darbe şartlarının oluşturulması için" dedi.. Hüsniye ana " Siz savcısınız, bizi mahkemeye çıkartılarmı; bizden sadece " Suçsuzum Tahliyemi istiyorum" dedittirirlerdi.. sadece ben İşkence yaptılar bana dedim.. Mahkeme savcısı; kötü muamele yapılmış diye evraka yazdırdı.. İşkence yaptıklarını mahkemede söylemek bile yasak ve suçtu. Diyarbakırda" diyordu.. Telefonda katılan yine Diyarbakır cezaevi mağduru; Ömer Paçacı; "30 yıl geçti hala uykularımda kabuslar görüyorum" deyip konuşamadan felefonu kapattı.. Kanal 7 Tv.nin Proğram sunucusu Ugur Arslan, proğramı kapatırken; " Hüsniye killi'nin canını ve çocuklarının canını kurtarabilmek için yüzme bile bilmediği halde, Meriç Nehrinden gece yarısı geçerek yurtdışına göçmeyi başardığını" belirterek " Bu ülkeden ne kadar hemşire, doktor, mühendis bilim adamı, öğretim üyesi gibi insanlar yaşanan darbeler ve darbeciler yüzünden büyük bir beyin göçü yaşanmıştır." diyerek ülkemizde yaşanan toplumsal travma ve kayıp ettiğimiz gerçeklerin altını bir kez daha çizmiştir.. Değerli proğram sunucusu arkadaş; 12 Eylül gibi bir zulmün yüzünü ortaya koymak üzere yaptığın proğram için; tarihi bir görev yaptığının farkındamısın bilmem ama; tarihe bir not düşerek kayda geçtin... Çok teşekürler arkadaş... EvcioğluHaber 24.10.2010 |
24 Ağustos 2010
'İşkence karşıtı' slogan atana işkence
24/08/2010 2:00 İSMAİL SAYMAZ (Arşivi) İSTANBUL - Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nde, iddiaya göre, odalarında işkence karşıtı slogan atan üç tutuklu, gardiyanlar tarafından feci şekilde dövüldü. Yetmedi konuldukları süngerli odadaki süngerleri yırttıkları gerekçesiyle ‘kurum malına zarar’ vermek suçlamasıyla 80 güne kadar hücre cezası verildi. http://www.radikal.com.tr
'İşkence karşıtı' slogan atana işkence
Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi Disiplin Kurulu Başkanlığı’nın kararına göre, cezaevini 21 Haziran’da karıştıran olay, Kemal Avcı, Ferhat Tüzer ve Ahmet Burak Eryıldırım isimli tutukluların gardiyanlara saldırmasıyla başladı.
Ancak üç tutuklunun iddiası farklı. Avcı’nın 24 Haziran’daki suç duyurusuna göre o gün odadayken, “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek” diye slogan sesi duyuldu. Slogana eşlik ettiler. Odaya gardiyanlar girdi. Avcı şunları anlattı: “Kim vurdu lan kapıya, diyerek saldırdılar. Birisi üzerimizde sandalye parçaladı. Üzerimde tepindiler. Ferhat üzerime kapaklanınca ona saldırdılar. Ahmet de hücreye girdi. O esnada (Ahmet’in) tırnakları çekilmiş ayaklarını ezip havalandırmaya çıkardılar. 30’un üzerine gardiyan Ferhat ve beni de havalandırmaya çıkarıp işkenceye devam ettiler.” Avcı’nın iddiasına göre, kendisi ve Tüzer’i koğuştan çıkarıp döverek ‘Süngerli Oda’ya koydular.
Kamera kaydına göre 10 dakika sonraki kontrolde iki tutuklu duvarlardaki süngerleri kopartmıştı. Soruşturma sonucunda, ‘kurum görevlilerine hakaret’ ve ‘memura kasten saldırmak’ iddiasıyla Tüzer ve Eryıldırım’a 30’ar, Avcı’ya 40 gün hücre cezası verildi. ‘Süngerli Oda’nın süngerlerini yırtmanın cezası ise Tüzer’e 20 ve Avcı’ya 40 gün hücre cezası oldu.
20 Ağustos 2010
Ülkeyi ayağa kaldıran görüntüler
http://msnhaber.ekolay.net/
Ülkeyi ayağa kaldıran görüntüler
Filipinler'de polisin hırsızlık suçlamasıyla gözaltına aldığı zanlıya karakolda yapılan işkence görüntüleri ülkeyi ayağa kaldırdı.
19 Ağustos 2010 Perşembe
Filipinler Devlet Başkanı Benigno Aquino, işkencenin hükümet politikası olmadığını ve polislerin açığa alındığını açıkladı.
Ülkenin varoş bölgelerinden Manila's Tondo'daki bir polis karakolunda meydana gelen ve karakolun güvenlik kamerası tarafından saniye saniye kaydedilen görüntüler, ABS-CBN televizyonu tarafından yayınladı.
İzleyenlerin tüylerini diken diken eden dehşet verici görüntülerde, bir sivil polis memurunun, hırsızlık suçlamasıyla gözaltına alınan zanlıyı çırıl çıplak soyduktan sonra işkence yaptığı görülüyor. Yerde acıdan kıvranan Hırsızlık zanlısının işkence sırasında attığı çığlıklar ise karakolun koridorlarında yankılanıyor.
Filipin polisi, işkencenin ağır suç olduğunu belirterek, zanlının ölmesi durumunda işkencecilerin anti-terör yasası çerçevesinde 40 yıl hapis istemiyle yargılanabildiklerini açıkladı.
Polis, olayla ilgili olarak çok sayıda polis memurunun açığa alındığını ve 11 üst düzey emniyet görevlisinin, konuyla ilgili başlatılan soruşmada yer aldıklarını kaydetti.
1 Ağustos 2010
Kenan Evren'i koruyalım!
isikyukselk@gmail.comBu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır Salı, 27 Temmuz 2010 Referanduma konu olan maddelerden birini de, 12 Eylül mağduru milyonların ağzına bir parça bal sürmeyi amaç edinen geçici 15. Maddenin kaldırılması oluşturuyor. Bu maddenin, simgesel bir anlamı var; zira darbecilerden Evren’i hedeflediği ve böylece demokratik bir anayasanın kapısının aralandığı izlenimi yaratılmak isteniyor. Kendi yaptığından daha anti demokratik bir anayasa düzenlemesi yapıldığının farkında olan Kenan Evren, referandumda “evet” çıkması halinde “kafasına sıkacağı”nı tekrarladığı belirtiliyor. Kendisinin kefil olduğu 82’ Anayasası’na “evet” oyu verip oranın yüzde 92’ye çıkmasına neden olanların, politik hedeflerine ulaşmayı kolaylaştırmak amacıyla geçici 15. Maddeyi de vitrine koyduğunu biliyor. Evren bu, altta kalır mı; “…sadece bir kurşun! Bumm! Ben, kendi işimi kendim hallederim. Onlara beni yargılama zevkini tattırmam” diyor. Blöf mü yapıyor, içten mi söylüyor; bilinmez. Bilinen Evren’in önemli bir tarihsel sürecin “kara kutusu” niteliği taşıdığıdır. Evren’in bildiklerini bütün toplumun bilmesi sağlanmadan Evren’in “göçüp gitmesi”, Türkiye demokrasisi açısından büyük bir kayıp anlamına geliyor. Hükümet’in, önce 22 Şubat’ta, ardından da geçtiğimiz günlerde, çok sayıda muvazzaf ve emekli generali hedefleyen operasyonlarının ana kaynağı da Evren’i gösteriyor. 12 Eylül’ün nasıl gerçekleştiği bilinmeden, gözaltına alınan, tutuklanan generallerin tümünün içeri tıkılması, Türkiye demokrasisinin niteliğinde bir değişime yol açmayacağı anlaşılıyor. 12 Eylül’ün astığı astık, kestiği kestik generali Evren’in, kendilerini yargılama ihtimaline meydan okuması hali, beni korkutuyor. Bu nedenle kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek olan Evren’i koruma fikrine ulaşmış bulunuyorum. Evren’in hüküm sürdüğü döneme ilişkin devletin “üç maymun”u oynama nedenini öğrenmemiz gerekiyor. Öğrenebilmemizin yolunun Evren’in yaşatılması için gerekli önlemlerin alınmasından geçiyor.
Evren’i koruyalım; hem de gözümüz gibi !Yüksel Işık
Türkiye demokrasinin Evren’in “naçiz vücudu”na değil, sahip olduğu bilgiye ihtiyacı var ve bu bilgi için Evren’in yaşama hakkını titizlikle korumamız gerekiyor.
Korumanın bin bir yolu var ama öncelikle “beylik silahı”na el konulması lazım. “Evet” çıkması halinde intihar edeceğini belirten birinin silah taşıması, kamu çıkarı açısından tehlike arz ediyor. “Evet” çıkmama ihtimaline güvenerek, Evren’i korumaktan imtina edilemez. Bu ülkenin, yaşı hayli ilerlemiş, bir zamanların kudretli paşasından öğreneceği çok şey var.
İhtimal zayıf ama “evet” oyu çıkması halinde kimsenin Evren’in kapısına dayanıp sorgulaması mümkün görünmüyor. Zira sekiz yıldır Hükümet eden AKP’nin zaman aşımı süresinin dolmasını beklemiş olması pek manidar görünüyor. Gene de bendeki Evren’i yargılama isteği, okuldaşım ve arkadaşım Necdet Adalı’yı, onca kuşkuyu hiçe sayıp darağacına göndermesinden değil; Türkiye’nin karanlık geçmişinin açığa çıkartılması sürecinde anahtar niteliği taşımasından kaynaklanıyor.
Evren’in kullandığı, “kendi işimi kendim hallederim” ifadesi, bir çeşit suç itirafı anlamına geliyor. O halde buradan bir çağrı yapıyorum: Evren’i koruyalım; hem de gözümüz gibi!
http://www.habercek.com/
17 Haziran 2010
ENGİN CEBER DOSYASI TRT HABER'DE
ENGİN CEBER DOSYASI TRT HABER'DE 17 Haziran 2010 11:56 Gördüğü işkence sonucu hayatını kaybeden Engin Çeber dosyası bu akşam TRT Haber'in Büyük Takip dosyasında ekrana gelecek. Programda Çeber'in hücre arkadaşının açıklamaları ve son mektubu yayınlanacak. Yasadışı gösteri yaptığı gerekçesiyle üç arkadaşı ile gözaltına alındıktan sonra tutuklanarak gönderildiği Metris Cezaevinde komaya giren ve kaldırıldığı hastanede hayatını kaybeden Engin Çeber’in son günlerinin konu edindiği Büyük Takip’in ‘Çeber’ dosyası, daha yayınlanmadan ses getirmiş ancak yayın programından kaldırılmıştı. BİR HAYVANMIŞ GİBİ DÖVDÜLER
ÇEBER’İN MEKTUP’U BÜYÜK TAKİP’DE TARİHİ KARAR MUZAFFER TEKİN TAKİPTEN RAHATSIZ OLMUŞTU http://www.haber7.com/ |
21 Nisan 2010
Diktatör lidere hapis cezası
Diktatör lidere hapis cezası " Arjantin"
21 Nisan 2010 ÇarşambaArjantin'de askeri diktatörlük döneminin son lideri Reynaldo Bignone, insan haklarını ihlalden suçlu bulunarak 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı.Mahkeme, Bignone'ın 1976-1978 yılları arasında Campo Mayo askeri üssünün ikinci komutanlığını yaptığını, bu dönemde yapılan işkence, soygun ve meskene tecavüz ile yasa dışı tutuklama gibi 56 olayda sorumluluğu bulunduğuna karar verdi.
Arjantin'de 1976-1983 yılları arasındaki askeri yönetim sırasında Campo Mayor üssü en büyük işkence merkezi olarak tanınıyordu. Bugün 82 yaşında olan Bignone, diktatörlüğün son döneminde, 1982-1983 yıllarında askeri yönetimin başında bulunuyordu.
Boenos Aires'de Kasım 2009'da başlayan mahkeme sürecinde Bignone ile birlikte generallerden Omar Riveros ve Fernando Verpleatsen de benzeri suçlardan yargılanıyordu.
Arjantin'de diktatörlere yönelik af yasası 2003 yılında iptal edilmişti. Ülkede ''kirli savaş'' olarak da anılan diktatörlük döneminde resmi raporlara göre 11 bini aşkın kişi öldü veya kayboldu. İnsan hakları grupları ise bu rakamın 30 bin civarında olduğunu belirtiyor.
http://www.sonhaberler.com/haber/diktator-lidere-hapis-cezasi--46424.htm
10 Mart 2010
Ankaralı’ya ‘indirim’ işkencesi
Cem Gurbetoğlu
09/03/2010
Dolmuş ve özel halk otobüsleri ise mahkeme kararını protesto ederek, saat 10.00’a kadar çalışmadılar. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin otobüs sayısını arttırmaması vatandaşları mağdur etti. Otobüs duraklarında uzun kuyruklar nedeniyle emekçiler işlerine geç kaldı, öğrenciler okula gidemedi. Belediye Başkanı Melih Gökçek’in “indirim işkencesi” vatandaşın tepkisini topladı.
Ankara’da mahkeme kararıyla ulaşım ücretleri dün itibariyle 2004 yılı seviyesine geri çekildi. Kararın kendilerini mağdur ettiğini savunan dolmuş ve özel halk otobüsleri saat 10.00’a kadar çalışmadılar. Daha önce indirim nedeniyle otobüs sayılarını azaltacaklarını açıklayan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ise önceki gün geri adım atarak, mesai saatlerinin başlangıç ve bitişlerinde otobüs sayısının aynı kalacağını öne sürdü. Ancak dolmuş ve özel halk otobüslerinin çalışmaması nedeniyle belediye otobüslerinde yığılma oldu. Özellikle ara duraklarda vatandaşlar araçlara binmek için uzun süre beklemek zorunda kaldılar. Otobüsler dolduğu için birçok ara durakta durmazken, işe gitmekte güçlük çeken vatandaşlar, taksilere, taksi dolmuş yapmak zorunda kaldılar.
En büyük sıkıntı ise Kızılay civarında yaşandı. Çankaya bölgesinde ulaşım, dolmuşların çalışmamasına, belediyenin otobüs sayısını arttırmaması da eklenince işkenceye dönüştü. Otobüs duraklarında uzun kuyruklar oluştu, vatandaşlar belediye yönetimine ve dolmuşçulara öfke püskürdü.
EMEKÇİLER İŞLERİNE GEÇ KALDI
Ankaralılar işlerine geç kaldı, öğrenciler okullarına ulaşmakta güçlük yaşadı, birçoğu sabah saatlerinde derslerine yetişemedi.
Uzun kuyruklarda bekleyen vatandaşlar durumdan Ankara Büyükşehir Belediyesi’ni sorumlu tuttular. İndirim nedeniyle cezalandırılmalarına tepki gösteren vatandaşlar, indirime veryansın edip, eyleme giden dolmuş ve özel halk otobüsü işletmecilerine de “Fahiş zamlar yapılırken niye sessiz kaldınız?” diye tepki gösterdiler. (Ankara/EVRENSEL)
‘UKOME KARARI YOK, UYGULAMALAR KEYFİ
TÜDEF Genel Başkanı Ali Çetin, Ankara’da toplu taşımada transfer uygulamasının kaldırılmasının iptali için hemen dava açtıklarını belirterek, UKOME Genel Kurul kararında transfer uygulamasının kaldırılması ve otobüs seferlerinin yarıya indirilmesi ile ilgili bir karar olmadığını belirtti. Uygulamayı, “Gökçek ve EGO’nun keyfi uygulamaları” şeklinde tanımlayan Çetin, “Kargaşa ve kaos yaratılarak, taşımacı esnafı provokasyona getirilmeye çalışılmaktadır” dedi.
TOPLU TAŞIMA KAMU GÖREVİDİR
Toplu taşımanın bir kamu görevi olduğunu hatırlatan Çetin, Gökçek’in yanı sıra EGO Genel Müdürü, Minibüsçüler Odası Başkanı ve Halk Otobüsleri Odası Başkanı hakkında da suç duyurusunda bulunduklarını açıkladı. Gökçek’in, 2009 yılında verilen zam iptali kararına uymaması durumunda ceza davasından kurtulamayacağını bildiği için, zorunlu olarak indirim yaptığını belirten Çetin, “Kaos yaratarak, hem ceza davasından kurtulup, hem tüketici örgütlerini suçlayıp, hem de şoförler ile halkı karşı karşıya getirmeye çalışıyor” dedi.
KAZANILMIŞ HAK
Basın açıklamasında söz alan Tüketici Hakları Derneği Genel Başkanı Turhan Çakar’da, Gökçek’in kafa karışıklığı yaratmaya çalıştığını belirterek, “Ulaşım fiyatlarının 2004 yılı fiyatlarına indirilmiş olması kazanılmış haktır. Ankaralı hakkına sahip çıkmalı.” dedi. Çakar, “Gökçek, yargıyı ve tüketici örgütleri haksız ilan edip otobüs ve dolmuş şoförlerini yanına çekmeye çalışıyor” uyarısını yaparak, taşımacı esnafı Ankaralının yanında olmaya çağırdı.
http://www.evrensel.net/





