halk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
halk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ağustos 2010

Cumhuriyet, demokrasi ve halk

Cumhuriyet, demokrasi ve halk

Rodos Heykeli

"Okyanus, suyu kasırga havayı savurur.. Kral krallığı, demokrasi halkı savurur.. Görece olan, yani; manası mutlak olana, yani Cumhuriyet'e karşı direnir.. Toplum; bu çatışma içinde kan kaybeder.. Ama onun, bu günkü ıstırabı, ileride kurtuluşu olacaktır...
Taraflardan biri yanılmaktadır..! Şüphesiz; hak, dev Rodos heykeli gibi iki kıyıya birden, yani; bir ayağı Cumhuriyet'e , öbür ayağıla krallığa basan bir şey değildir.. Bir kör, körlüğünden ötürü suçlu olamaz..

Bu fırtınalar her ne olursa olsun, bunlara insan sorumsuzluğu karışmıştır..
Düşmanlık aydan aya büyüdü, gizli iken apaçık bir hale geldi.."

Viktor Hugo-( Sefiller)

EvcioğluHaber

6 Temmuz 2010

Madımak

Madımak

Daha sonra İstanbul Başsavcılığı’nda ifadesine başvurulan Aziz Nesin, şöyle demişti: “Başsavcı soruyor bana; kimden şikâyetçisin? Şöyle yanıt bekliyor benden: Efendim, itfaiye merdivenlerinden inerken beni döven itfaiye erinden şikâyetçiyim. Başka? Beni yere atıp sürükleyen, başımdan yaralayan ve bindirdikleri arabada döven polisten... Başka? Beni döven encümen üyesi o sakallı adamdan. Böylece figüranlık oyunu tamamlanmış, oynanan oyun bitmiş ve perde kapanmış olacak. Ama benim derdim, bu kanlı senaryoyu yazmış olanlarla. Bu senaryoyu kim yazdı?”
2 Temmuz 1993 günü, 35 kişinin Sivas’taki Pir Sultan Şenliği’ne 35 şair-yazar-müzisyen, kaldıkları Madımak oteli, önünde toplanan göstericiler tarafından tekbirler eşliğinde ateşe verilerek öldürülmüştü. Günün anılması, gösterilerle hatırlanıp hatırlatılması kimilerini rahatsız ediyor. Sivas’ın artık bu kara lekeden arındırılması, katliamıyla anılarak ekonomisinin baltalanmasına izin verilmemesi çağrıları yanı sıra “Kaşımayın, tesis edilmiş barış ortamını bulandırmayın” çizgisinde çok alışılmış uyarılarla da tembih ediliyoruz. Oysa Sivas katliamının üstünden geçen 17 yıl içinde böyle bir katliamın yeniden yaşanmaması için toplum olarak bir adım atabilmiş miyiz? Katliamcıların yüce Türk adaletiyle sınavına bir bakalım. Gazeteci Belma Akçura, çok güzel özetlemişti: “Olaylarla ilgili olarak 124 sanık hakkında dava açıldı. Sekiz yıl süren hukuk mücadelesinden sonra dava 2001’de sonuçlandı. Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin onadığı karar uyarınca, ‘Cumhuriyete karşı örgütlü kalkışma’ girişiminde bulunan sanıklardan 33’ü TCY’nin 146/1. maddesine göre idam cezası aldı. Bu müebbet ağırlaştırılmış hapse çevrildi, geri kalan sanıklar değişik cezalara çarptırıldı. 13 yılda içeride kalan sanık sayısı beraat ve tahliyelerle 33’e düştü. 8 sanık ise Yargıtay’ın 1997’deki bozma kararından bu yana firarda. Tutuklama kararı bulunan sanıklardan, başta Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak olmak üzere sekiz kişinin Almanya ve Suudi Arabistan’a sığındıkları öğrenildi. Davada kilit isim Cafer Erçakmak hiç yakalanamadı. Sivas katliamı sanığı Muhammed Nuh Kılıç’ın yıllardır Almanya’da Mannheim’da eşi adına açtığı dönerci dükkânını işlettiği ortaya çıktı”.
Vahşilerin cezalandırılmalarının ağrılı bir süreç olduğu, yargının da bu konuda biraz hevessiz davrandığını düşünmüyor musunuz? Bir sonraki hükümetin Adalet Bakanı, gelmiş geçmiş en ürkütücü Adalet bakanlarından Şevket Kazan, sanıkların avukatlığını üstlenmekle kalmamış, bakanlığı sırasında da onları hapisanede ziyaret etmişti. Ama o kadarla kalsa, Şevket beyin, öncesinde ve sonrasında hiçbir siyaside rastlamadığımız gözükaralığına verir, işin içinden çıkardık. Oysa, o vahşetin hemen ertesinde muktedirlerin ve kanaat liderlerinin hatırı sayılır bir bölümü, açıkça, imayla ya da sadece kaş kaldırarak suçluyu bulmuş işaret ediyordu: Aziz Nesin. Sözgelimi marifetleri yanına kâr kalmış emekli darbeci ressam Kenan Evren, elbette hiç çekinmeden Sivas katliamı ile ilgili fikirlerini dile getiriyordu: “Gereksiz bir konuşma sonunda çıkan olay, solcularla dinciler arasındaki çekişmeye dönüşüyor. Bunu önlemek lazım. İnsan dinsiz olabilir. Ama bunu ilan etmenin gereği yok.” hayatımızda en iyi bildiğimiz, Türk halkının tahrik-tahriş-tahrip üçgenine provokatör, yani tahrik eden, kışkırtan olarak yazılan isim, gerçekten de oydu. sistemin yine tıknefes olduğu, hoyratça vites değiştirmeye çalıştığı şu dönemde laik Türk evlatları olarak yeniden gündeme gelen siyasetçi eskilerinin tepkilerini hatırlıyoruz kaçınılmaz olarak.
Baba hayaleti olarak ufkumuza gerilmiş Süleyman Demirel, dönemin Cumhurbaşkanı’ydı. Tahrik olmuş katliamcı halkına sahip çıkıyor, “Halkla polisi karşı karşıya getirmeyin” uyarısında bulunuyordu. Daha sonra da “Olayda ağır tahrik var. Çatışma yok. Otel yangınında can kaybı var” diyordu. şimdilerde neredeyse şefkatle anılan Susurluk baronesi Tansu Çiller, dönemin Başbakanı idi. Onun açıklaması da tarihe geçecek nitelikteydi. Halkın kaygılarına su serpiyordu: “Otelin etrafını saran vatandaşlarımıza bir şey olmamıştır. Ölenler de çıkan yangın sonucu boğularak ölmüştür.”
Muhalefet lideri Mesut Yılmaz’ın katliam sonrası demeci de gerek insan gerek siyasetçi olarak tıynetini yansıtıyordu. Olayın büyütülmesini doğru bulmayan Yılmaz, “Bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilirdi” deyivermişti. kim karşı? Katliamını hatırlanmasını, bu vahşetin anılmasını toplumsal barışa darbe vuracak bir eylem olarak görenler karşısında kimsenin şaşırmamasının sırrı, işte yukarıda andığım demeçlerde açıkça kendini aşikâr ediyordu. Orada halk olarak, vatandaş olarak görülen, kışkırtılmış, ‘talihsiz’ açıklamalarla tahrik edilmiş katliamcı güruhtur. Onlara verilecek destek hiçbir zaman yadırganmayacak, onlara anlayışla yaklaşıp başlarını okşayıp sırtlarını sıvazlamak siyasetin tartışılmaz gerekliliği olarak algılanacaktır.
Sivas katliamını anmanın, unutulmasın diye emek vermenin büyük önemi vardır.
Çünkü bu memleket bir türlü linç ikliminden çıkamamakta, asla korunmayacakların listesi her daim el altında hazır tutulmaktadır. 2 Temmuz 1993 günü askerin ve polisin gözleri önünde binlerce kişi bir olup bir oteli kundaklamış, şeytan taşlamış gibi ruh huzuru içinde evlerine dönmüşlerdir. Polis ve askeri güçlerin bu vahşeti engelleme konusundaki isteksizliği, yine polis ve itfaiyecilerin kurtarmaları gereken insanlara yönelik nefreti unutulmamalıdır. İkide bir TAYAD üyesi gençleri linçe yeltenen ve oranın tarafından sırtları okşanan Türk-İslâm sentezi de günün birinde amacına nail olduğunda dizimizi dövmedik mi? Üniversitelerde polisin gözleri önünde dışarıdan gelen yine aynı marka yiğitler tarafından öldüresiyle dövülen solcu gençlerin hayatını yeterince umursadık mı?
Hayatın her alanında lince giden bir ayrımcılık damarını besleyen karşı uyanık olmak zorundayız. Maraş’ta, Malatya’da, Çorum’da aynı tezgâhı kurup aynı yoldan kan döken güçlerin desteklendiğini, birçok muktedirin gözünde halk gibi durduğunu biliyoruz. Referans alarak politika yapan hükümet partisi ve yandaşlarının ‘demokrasi mücadelesi’nin bir anlam kazanabilmesi için Aleviler konusundaki ayrımcı yaklaşımlarına bir son vermeleri şarttır.

Birkaç yıl önce Ahmet İnsel, bir zamanlar hayatımızın ve insanlığımızın sığınaklarından gördüğümüz Mazlum-Der’in o zamanki başkanı Ayhan Bilgen’in Düzel söyleşisinden yola çıkarak durumu mükemmel özetlemişti.
Tekrar okumakta yarar var: “Ayhan Bilgen cemevleri konusunda Sünnilerin, Alevilerin cemevi talebini kıskandığını açıkça belirtiyor... Sünniler cemevlerine de para verilecek, Diyanet İşleri Bakanlığı’ndaki tekelci konumlarını kaybedecekler diye korkuyorlar. Size Türkiye’de Müslüman çoğunluğun demokrat bilinci. Sünni çevrelerin, Osmanlı İmparatorluğu’ndan beri hiçbir zaman kendilerini gayrimüslimlerle, Alevilerle, ‘ötekilerle’ eşit olarak görmemiş olmaları üzerine de düşünmeleri gerekiyor. Bununla yüzleşmeden, bu zihniyetle, bu zihniyetten türeyen pratikleri teşhir etmeden, bunları karşınıza almadan Türkiye’de ucuz bir mağduriyet söylemi üzerinden demokrat gömleği giyemezsiniz.”
Ama giydiler işte.
Bu yıl orayı ziyaret edip karanfil bırakan Bakan Çelik ‘ayrımcılığa karşı’ çıkıyor aklısıra. Orası 5 katlıymış. Müze olur muymuş? Yoksa her yeri müze yaptırmak gerekirmiş.
Bir Alevi şenliği için Sivas’ta toplanmış barışçı insanlardan bir kitle tarafından katledilmiş olmasının artık unutulmasını isteyenleri iyi tanıyoruz.
Onlar, örtbas edilmiş, unutturulmuş, hesabı sorulması imkânsız kılınmış katliamlar üstüne inşa etmeye çalışırlar toplumsal barış dediklerini. Linç tehdidiyle sürdürdükleri sıkıyönetimin adıdır, barış.
Haydi tekrarlayalım: Biz katliamcıyla, işkenceciyle, darbeciyle barışmak istemiyoruz.


http://www.radikal.com.tr/

24 Mayıs 2010

Derneğimizin Kuruluş Nedenleri İle Karşılaştığımız Zorluklar

Derneğimizin Kuruluş Nedenleri İle Karşılaştığımız Zorluklar


Derneğimiz, Anadolu Aleviliğine (Bektaşiliğe) özgü bir yaşama tarzıyla, birbirleriyle dayanışma içerisinde yaşamaya alışkın insanların, köylerinden büyük şehirlere göçünce oradaki yalnızlığının, güçsüzlüğünün verdiği sıkıntıları aşabilmek için, bir araya gelme, dayanışma içine girme arzusundan doğmuştur.

Tarihsel bir olguyu iyice anlamak, bazı ayrıntılarını birbirlerine karıştırmamak için, incelenen olgunun hangi toplumsal zorlamaların sonucu olarak doğduğuna, ortaya çıktıktan sonra toplumu nasıl etkilediğine, en yüksek aşamasına ne zaman geldiğine, ne zaman durgunlaşıp sönümlenmeye başladığına kısaca bakmak gerekir derler; bizde öyle yapalım.

Anadolu Aleviliğinin temelinde olgun insan ( “insanı kamil- ehli kamil insan) anlayışı yatar. Onlara göre her şeyin temeli insandır; bu yüzden aranacak her şey insanda aranmalıdır. Bu anlayışı Hacı Bektaşi Veli “hararet nardadır, sacda değildir; Keramet baştadır, taç da değildir; Her ne arar isen insanda ara, Kudüs’te, Mekke’de, Hacda değildir” diye ifade etmiştir. Bir çok alevi şairi gibi bu sözleri şiirlerinde işleyen, Yunus Emre, bir deyişinde “Her ne arar isen, kendinde ara; Kudüs’te Mekke’de Hacda değildir; Kabul et Yunusun ergen sözünü, tezcek gelir başa, geç de değildir” der .

Onlara göre
“insan, okunacak en büyük kitaptır”. Hz. Ali bir sözünde: Bir kur’an-ı sâmit, bir de kur’an-ı Natık vardır ( bir cansız konuşmayan kuran, birde canlı, konuşan kuran vardır) dediği gibi; onlar insanı “kuran’ı natık: canlı kuran” olarak görürler. Onlara göre her şeyin yapıp, yaratıcısı olan insandır; bu anlayıştan dolayı bir alevi şairimiz: “Kainatın aynasıyım, madem ki ben bir insanım/ Hakkın varlık deryasıyım mademki ben bir insanım / Tevrat’ı yazabilirim, İncili dizebilirim, Kuranı sezebilirim, mademki ben bir insanım / İnsan Hakta Hak insanda, arıyorsan bak insanda çok keramet var insanda, mademki ben bir insanım / Daimiyim harap benim, ayaklara turap benim, aşk ehline şarap benim, mademki ben bir insanım”.der.

Anadolu Alevileri insanı, tanrının özünden, Onun ruhundan yaratılmış yüce bir değer, yüce bir varlık olarak görürler. Onlara göre tanrı insanda, insanın özünde, gönlünde, kalbinde, kalbinin içindedir. Ehli Kamil olan insan kendini tüm olumsuzluklardan arındırarak, özündeki bu cevherle birleşen, onunla hem hal olup ikiliği aradan kaldırıp o özle yek vücut olan yetkin insandır. Bu varlığa (İnsana), kötülük etmek şöyle dursun, Anadolu Alevi anlayışına göre insanın kalbini kırmak bile, tanrının evini – gönül Kabe’sini - yıkmakla özdeştir. Anadolu Aleviliğinin en temel düşüncelerinden biri olan bu anlayış, yine en güzel ifadelerini, bu anlayışın temellerini atan, bir nevi Hacı Bektaşi Velinin bu günlere kadar gürleyerek gelen sesi, sedası olan Yunus Emre’nin şiirlerinde en olgun ifadelerini bulur; yeri gelmişken burada bu şiirlerden birkaç dizeyi analım:

Çalış kazan ye yedir, bir gönül ele getir
Bin Kabe’den yeğrektir, bir gönül ziyareti.
Eğer bir müminin kalbin kırarsan
Hakka eylediğin secde değildir.
Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi, elin yüzün yumaz değil.
Yunus Emre der hoca: gerekse bin var Hacca
Hepsinden iyice bir gönüle girmektir.

Bu düşünce alevi ozanlarının şiirlerinde sürekli işlenen bir oya gibidir; Sümmani: “kimi Sevap için Kabeye Varır / Kabe kapınızda bilmez misiniz” derken, Katibi: “Gönül Kabe’sini tavaf ederiz / Günde yüz bin kere hacımız bizim” diyor; bir başka şairimizse: “Gönül bir Kabe’dir yap da ol Hacı / Davut Sulari’de nişan eylesin” diye bu düşünceyi daha da somutlu yor. ... “Benim Kabem insandır” deyip, ibadetlerini yaparken halka şeklinde oturup, birbirlerine yüzlerini dönmeleri, birbirleriyle yüz yüze gelmeleri bu anlayışın sonucudur.

Elbette burada yüceltilip, korunan insan, bütün insanlık alemidir. Kulluktan insanlığa yüceltilen bu varlığı, her hangi nedenle olursa olsun, bir birlerinden ayrı görmek; birilerini diğerlerinden üstün yada aşağı görmek, hem suçtur hem de en büyük günahtır. Pir Sultan “Gelin canlar bir olalım” diye çağırırken, bu birlik çağrısını dili, dini, ırkı, vatanı,cinsiyeti ne olursa olsun bütün insanlığa yapar.
“Bizim Yunus ...,” bu konuyu işlediği dizelerinde, bize şöyle seslenir:

“yetmiş iki millete bir nazarla bakmayan ,
Halka müderris ise de hakikatte asidir.

“Sen sana ne sanırsan, Ayruğa da onu san
Dört kitabın manası budur, eğer var ise.

“Hakkı gerçek sevenlere,
Cümle alem kardeş gelir.

“Biz kimsenin dinine kötü demezük,
Muhabbet doğarsa din tamam olur” diyor.

İnsana zarar vermek şöyle dursun, insanın kalbini kırmayı (“gönül Kabesini yıkmayı”) bile suç sayan, günah bilen, Anadolu Alevileri, bu anlayışlarını günlük hayatlarına sindirerek, yüz yıllardır süren hayatları içerisinde buna özgü bir yaşam biçimi kurup, bunu gelenekselleştirmişlerdir.
Bu yüzden Alevi köylerinde bütün işler, halkın gönüllü katılımına dayanarak, imece usulüyle ortaklaşa yapılır; Köyün yolu suyu, seteni, “ayin-i cemi” köylülerin gönüllü katılımıyla, elbirliği içerisinde yapıldığı gibi, köyde yapılacak düğünde, ölümde köylünün ortak sorunu, elbirliğiyle yapacağı işlerdir. Alevi köyünde doğup büyüyen bir insan, doğal olarak bu işlerin her yerde de böyle yapıldığını sanır; bu yüzden bu yaşam biçiminin önemini de, değerini de anlayamaz bile; ne zamanki köyünden çıkar, farklı anlayışlardaki yaşam biçimlerini görür işte o zaman kendi yaşamlarının değerlerini, farkını fark eder; işte o noktadan sonrada, o değerleri anlamaya, kendi kendine bilinçlenmeye başlar. Buda kendi gibi olanları arayıp bulmasının, bu değerleri yaşayıp, yaymak için toplanıp örgütlenme içine girmesinin temel dinamiğidir. Derneğimiz bu dinamiklerin sonucu oluşmuş var olan koşulların özgül biçimidir.

Kapalı köy hayatı içerisinde, birbirleriyle dayanışma içerisinde yaşayan, bunu bir yaşam biçimi haline getiren Aleviler, büyük şehirlere göçüp oralarda yaşamaya başlayınca, yeni hayatlarının her sıkıntılı anlarında, birbirlerinin yardımına koşup, birbirleriyle dayanışma içerisine girerler. Özellikle bir hastaları olduğunda, yada bir ölüm olduğunda, köylüler- hemşehriler birbirlerinin yardımına koşar, toplanan insanlar gerekli bütün işleri ortaklaşa yaparlar. Özellikle cenazelerin defnedilmesi, cenazenin köyüne götürülmesi için para toplanmaya başlanır. Toplanan bu paralar bazı anlar artar, bunu bir yerde biriktirip, başka bir zamanda gerekli olunca o fondan kullanmaya başlarlar. Zaman içerisinde bunun kolaylıkları, yararları anlaşıldıkça, iyi günlerinde de bu fona para vermeye, buraya para toplamaya başlanır. Böyle başlayan bir sürecin içerisinde, büyük şehirlerde (Ankara’da) yaşayan alevi köylerinden insanların oluşturduğu “ölü gömme sandıkları” oluşur. Bu sandıkların bir araya getirdiği insanlar zaman içerisinde bu sandıklara hukuki bir biçim vermek için, o alevi köyünün adıyla anılan köy dayanışma derneklerini kurmaya başlarlar. İşte bizim derneğimizde bu sürecin sonucu doğan, alevi köy derneklerinden biridir.
Derneğimiz, Banaz Köyü Pir Sultan Abdal Turizm ve Dayanışma Derneği” adıyla, 8 Ağustos 1988 yılında, Ankara’da kurulur . Adından da anlaşıldığı gibi bir yöre derneği (bir köy derneği) olarak doğan derneğimiz, 26 Kasım 1990’da yapılan 1. Olağan Kongresinde hem tüzüğünde hem de adında değişiklikler yaparak bu günkü haline gelir.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, bu iç değişiminden sonra, bu yaşam biçimini içine sindirmiş, böyle yaşayıp kendileriyle dayanışma içerisinde olacak, bütün dostlarını, yeni komşularını da içlerine alarak, gelişip, büyüyerek bu günkü – Çağdaş Demokratik Kitle örgütü – haline gelir. Derneğimizin bu niteliğinden dolayı, derneğimizin bütün kademelerinde, geçmiş aidiyeti, inançları ne olursa olsun bu yaşam biçimini içine sindiren, bütün insanlara açık olmuştur. Derneğimizde, din, dil, ırk, milliyet, cinsiyet vb. ayrımlar asla yapılmaz. Bu olgu dernek tüzüğümüzün amaçlar bölümünde şöyle belirtilir: “ Derneğin Amacı : Pir Sultan Abdal’ın yaşamı ve felsefesi doğrultusunda sosyal, kültürel çalışmalar yapmak, başta Anadolu Alevi kültürü olmak üzere tüm kültürleri yaşatmak, geliştirmek ve yaymanın yanı sıra Demokrasi, Laiklik ve insan hakları gibi değerlere sahip çıkmaktır.” Derneğin yapacağı işler bölümünde ise: Dernek, “Çalışmalarını ırk, dil, inanç, cinsiyet ve siyasal görüş ayrımı gözetmeden sürdürür.” denmektedir.
2 Temmuz Katliamından sonra ülkemizin birçok yerinde derneğin şubeleri açılmaya başlanır; Adana Pir Sultan Abdal Kültür Derneği de bu süreçte 21.12.1993’de kurulur.
Karşılaştığımız zorluklara gelince, bunları da şöyle bir sırayla anlatmamız uygun olur:
Derneğimizin kuruluşuna nasıl geçmişten süzülerek bugünlere gelen olumlu değerlerimiz neden olduysa, yine en büyük ayak bağımız da kökleri çok derinlerde olan yanlış inanışlarla geleneklerimizdir; Bizler gördük ki, bu günde bize güç veren, değişip dönüşerek çağdaş değerlerle kaynaşacak geleneklerimizde var, bu gün ki çağdaş yaşamda, bizlere ayak bağı olacak, onlardan acilen kurtulmamız gereken anlayışlarımızda var.
Asırlardır Anadolu Aleviliği “Halk Mezhepler” içerisinde görülmeyip, hep “Beşinci Mezhep” olarak görülerek dışlanmış, Aleviler hakkında çok kötü iftiralar uydurulmuş; Aleviliğin yok edilmesi için “onların kanı katli helaldir” diye fetvalar verdirilerek, bu günlere gelinmiş. Bu tarihsel birikimlerin sonucu olacak ki, 1993 yılının, 2 Temmuzunda Sivas’ta saz çalıp, semah dönerek Pir Sultanı anmakta olan canlarımızın kaldığı Madımak Oteli, Cuma namazı için camilerde bulunan insanların kışkırtılması sonucu ateşe verilip, yakılmıştır. Bu, nereden bakılırsa bakılsın, acı bir olaydır; bizce bu olayın düşünülmesi gereken önemli bir yanı da, bunu yapanların sıradan, her hangi bir yerden değil de, ibadet için camilerde toplanmış insanlardan oluşlarıdır. İbadet için camilere toplanan bir kitlenin bu hale nasıl geldiği, yada nasıl olup ta bu hale getirildiği, gelecek güzel günler için araştırılıp, gerekli önlemler alınmalıdır. Ne yazık ki, bu güne kadar ne üniversitelerimizden, ne devlet kuruluşlarımızdan, nede demokratik kitle örgütlerimizden bu işe soyun olmamıştır. Bizce buda üzerinde düşünülmesi gereken acı bir sonuçtur.
Bize her yıl, lisede, hatta üniversitede okuyan gençlerimizden gelip, “Aleviler mum söndürür mü, horoz çırpındırma işi nedir, Aleviler niye yıkanmazlar ...vs” diye çeşitli sorular soranlarımız olur. Bu çağda, bu türlü sorulara muhatap olup, uzun uzun açıklamalar yapmak zorunda kaldığımız için üzülürüz. Milli Eğitimimizin ders programları demokratikleştirilip, -örneğin felsefe dersinde – Alevilik felsefesi ile Alevilik düşüncesi incelenemez mi, tarih dersinde, tarihi bu olaylar, objektif bir gözle okutulup, eleştiri süzgecinden geçirilemez mi? İnsanlarımızın birbirlerini sevip kaynaşması için, geçmişlerini bilmesini, birbirleriyle uzlaşmasını kim yada kimler sağlayacak, bu iş bu gün değilse ne zaman yapılacak, bizler yapmayacaksak kimler yapacak?...
Alevi insanlarımızın önemli bir çoğunluğu da, gelişmeleri iyice anlamadan, çağa kendilerini uyduracakları yerde, geçmişte kalması gereken bazı anlayışları bu günde olduğu gibi yaşamak istemekteler. Örneğin, ayin-i cem dışında semah dönülmesine karşı çıkılması; Alevi kökeninden gelmeyen gençlerle çocuklarının evlenmelerinde problemler çıkarılması; koltuklara oturarak değil de, dededen babadan görüldüğü gibi yerlere oturarak “Ayin-i cem” yapılması; bütün mahkemelerin jüri sistemine geçip, daha adil, demokratik bir yargılama sistemine geçilmesi için çalışmak varken hala bu işin cemlerde görmeyi düşlemek; bazı geleneklerin, bazı anlayışların bilimsel eleştirileri karşısında tutuculaşmak vb. sayıla bilinir.
İnançlarımızın gereği bazı gelişmelere tavrımızdan dolayı da çeşitli baskılara uğruyoruz. Örneğin Alevi inancı insan canına kastetmeyi dıştalar, insanı öldürmeyi reddeder; Alevi cemlerinin en büyük cezası, suçluyu “düşkün” ilan edip, düşkün olan kişiyle her türlü ilişkiyi keserek, onu her şeyden mahrum etmek, onunla selamı sabahı kesmektir. Bu ceza suçlunun topluma geri kazanılması olanağını da ortadan kaldırmaz. Bu temel inancımızdan dolayı, 2 Temmuz Sivas Katliamı sanıklarının suçlu bulunup, idam cezasına çarptırıldığında, bizler “evet bunlar suçludurlar, ama bizler idama karşıyız bunlara başka bir ceza verilsin” diye bir tavır aldığımızda, üyelerimizden bazı arkadaşlarımızı da yanlarına alan bir gurubun baskısına uğradık; dönem değişti, bu defa, Abdullah Öcalan’ın idam edilmesine aynı anlayışımız nedeniyle karşı çıktığımızda da bu defada başka güçlerin baskısına uğradık. Bizler doğru bulduğumuz bir ilkemizi, kişisel durumlara göre değiştiremeyiz ki.
Ülkemizde oldum olası, özgürce siyasal çalışmalar yapmanın önünde birçok engeller, yasaklar bulunduğundan dolayı, yasaklı siyasal hareketler çalışmalarını bir kuruluşun altında kendilerini kamufle ederek, oralarda gizlenerek yapa gelmişlerdir; Bu o kuruluşta, genleriyle oynandığından tadı, kokusu, görüntüsü değişen bitkilerdeki gibi, acayip değişikliklere yol açar. Adana’da bizim derneğimiz kurulduğunda, bazı sol, sosyalist düşüncelerden insanlar geldiler, tabi ki gelirken kendileriyle beraber alışkanlıklarını, huylarını, suylarını da beraberlerine getirdiler. Bunun çok çeşitli sıkıntıların çektik, zorluklarını gördük.
Bu süreçte bir şeyi de gördük ki, çoğu zaman bir fikir, onu ortaya atanlardan da bağımsız olarak, bütün mantıki sonuçlarına çabukça ulaşıyor.
Örneğin kendilerine “milliyetçi sosyalist – ulusal sol” diyen bir siyasal hareket, bir siyasi parti, derneğin yolunu, izini bilmeyen üyelerini derneğe üye ederek, kongrede derneği ele geçirip, derneği partilerinin yan bir kuruluşu gibi kullanmaya başladı. Nehirlerin yollarını alırken içine giren yabancı nesneleri dışarı atıp, kendi kendini arındırdığı gibi, dernek kitlemizde derneği terk edip onları yalnız bıraktı. Bu süreç sonunda dernek işlevsizleşerek kapandı. Derneğimizi yeniden açıp, canlandırmaya başladığımızda, bu yüzden, çok büyük zorluklarla, sıkıntılarla karşılaştık.
Devletin güvenlik birimlerinin bizim gibi derneklere bakışı, çalışmalarını gözlemleyişi genellikle olumsuz; bundan dolayı her zaman çeşitli zorluk çıkarılıyor. Derneğin bir etkinliği için izin alacağımızda, dosyayı önce Valilikten onaylatıp, sonra Emniyet Müdürlüğü, Dernekler Masasına götürülüyor. Burada kumar kulüplerine, bir takım ticaret yapan kuruluşlara bakan bir birim, bizim gibi kültür kuruluşlarına da aynı hassasiyetle bakıp, bir takım zorluklar çıkarıyorlar.

Alevi kökenli dernekler ile vakıflar, 2002 yılında, bir üst birlik oluşturarak, kurdukları bir konfederasyon çatısı altında birleştiler.
Ankara’da ki bir yerel mahkeme, isminde Alevi sözcüğü bulunduğu gerekçesiyle bu konfederasyonu kapatma kararı aldı. Bu karar kamuoyuna “Alevi dernekleri kapatılıyor” gibi yansıtıldı yada böyle algılandı. Bu ise gerek üyelerimiz, gerekse de sevenlerimizin içinde endişelere yol açtı. Bunun üzerine, Adana’da çalışmalarını sürdüren üç Alevi derneği olarak, bu endişeleri giderip kamuoyunu bilgilendirmek için, derneğimizde, basınında çağrıldığı bir toplantı yaparak, durumu aydınlatacak açıklamalarda bulunduk; sohbet ettik. Bundan dolayı savcılık hakkımızda soruşturma açtı; ifadelerimizi almak için, bütün yönetim kurulu üyelerimizi Emniyet Müdürlüğünde toplatıp, verilen günde toplu halde savcılığa gelmemiz için bizlerden imza aldırdı; ilk iki gidişimizde savcı beyin olmadığından dolayı ifadelerimiz alınamadı; Nihayet üçüncü kez adliyeye getirilişimizde savcı bey tek tek ifadelerimizi almaya başladı. İfade vermek üzere savcının makamına çağrıldığımda, “size bir şey sorabilir miyim” diye izin alıp; “savcı bey bizim derneklerimizin adresleri, telefon numaraları belli, bir çağrı çıkartsanız, yada telefon ettirseniz bizler koşarak gelirdik, bizleri böyle polis nezaretinde getirmeniz bizlere reva mıdır?” diye sordum. Bunun üzerine savcı bey gayet serçe bana bakıp “burası neresi?” dedi, “Cumhuriyet savcılığı” dedim, “peki ben kimim?” dedi, “Cumhuriyet savcısınız” dedim, “nasıl yapacağımı sana mı danışacaktım, ukalalık etme çık dışarı” dedi. Çok kötü olmuştum, halkın “et kokarsa tuz atarsın, ya tuz kokarsa ne yaparsın” dediği gibi, tarifi imkansız bir çaresizlik içerisinde, koridora çömelmiş, kara kara düşünüyordum; bizim gurubun yaşlılarından biri yanıma gelip, beni teselli etmek için “üzülme, boş ver, Allah’a havale et” dedi. Bu durum aklıma bir düşünürün söylediği “Din vicdansız bir toplumun, vicdanıdır ...” sözünü getirdi; ne acıdır ki bizler hala yapılan haksızlıkların cezasını toplumsal olarak verip, kamu vicdanını rahatlatamadığımızdan, hala bunları “ilahi adalete” havale ederek rahatlıyoruz.

Eskiden derneğimize gelen bütün dergileri, isteyenler faydalansın diye kitaplığımıza koyardık, polis dernekte yaptığı kontrollerde, toplatılmış bazı dergiler bulmuş, bu yüzden yönetici arkadaşlarımıza büyük para cezaları verildi, bizde hiçbir dergiyi derneğe kabul etmemeye başladık; biz hangi derginin toplatılıp toplatılmadığını bilemeyiz ki.
Bütün bu zorlukların belki de en kötüsü, bir iki dönem dernek çalışmalarında görev alan arkadaşlarımızın bu zorluklardan bıkıp kendilerini geri çekmeleridir. Bizlere büyük katkıları olacak, çalışmalarımızı zenginleştirecek bir çok arkadaşımızı bu yüzden yanımızda bulamıyoruz.

Bu zorlukların başında, temelinde sayacağımız, sürekli hissettiğimiz zorluğumuzsa, toplumumuzun maddi zorlukları; fakirliğimizdir. Biz yoksul bir halk tabanına dayanıyoruz, bundan dolayı da kurum olarak her adımımızda halkımızın yoksulluğunu bizde sürekli hissediyoruz. Yapmayı düşündüğümüz birçok etkinliğimizi, parasızlıktan dolayı ya hiç yapmıyoruz yada istediğimiz şekilde yapamıyoruz; her işi mümkün olduğu kadar ucuza mal etmeye çalışıyoruz. Buda zaman zaman başımıza daha büyük dertler açıyor. Örneğin bu sene (18 Ağustos 2002) Hacı Bektaşi Veliyi Anma Etkinliklerinden gelirken başımıza gelen kazanın asıl sorumlusu, toplumumuzun bu yoksulluğudur.

Hacı Bektaşi Veli Derneği bu yıl ki Hacıbektaş’a gidiş, gelişi düzenlerken, yoksul kitlemizden daha çok insanın gidebilmesini düşünmüş olmalı ki, bu işi daha ucuza yapacak arabalar bulmuş. Kaza yapan arabanın sahibi de olan şoför, parasızlıktan olmalı ki, arabasının hiç bakımını yaptırmamış; arabanın fren balataları yıpranıp tamamen bitmiş, yağı eskiyip, bozulmuş, bunların üstüne üslük, şoför biraz daha az mazot yakayım diye vitesi boşa almış. Elbette bunlar toplumsal bir yoksulluğumuzu; şehirler arası yolcu taşıma ruhsatı olan bir aracın kamusal olarak neden denetlenmediği sorusunu sormamızı, bu toplumsal eksikliğimizi göz ardı etmemizi gerektirmez ama, eğer şu gözü kör olası yoksulluğumuz olmasaydı, o zaman bizlerde daha iyi arabalarla gitmeyi düşünürdük. Toplumsal denetim eksikliğiyle, yokluk, yoksulluk birleşince işte böyle felaketlere yol açıyor.
Bütün bunlar açıkça gösteriyor ki, toplumun durumu nasılsa, sizin durumunuzda öyle oluyor; ne yaparsanız yapın toplum sizi de kendi seviyesine çekiyor. Bunca olumsuzluklar içerisinde bulunan bir toplumda, siz ne yaparsanız yapın, bu zorluklarla karşılaşmadan bir hayat sürdüremiyorsunuz. Sonuç olarak; spor karşılaşmalarına bile, cenge gider gibi gidilen bir toplumda, siz bir şenlik düzenleyip, sazlar çalıp, semahlar dönerek, Pir Sultanı anmaya çalışırken, ibadet amacıyla, Cuma namazını kılmak için camilerde toplanan insanlar kışkırtılıp, gelip sizi, (saz çalıp semah dönen o topluluğu) yakabiliyor.
Bir ebem vardı da, böylesi durumlar için, “Arafat’ta kurban kessen, kelp düşer kurbanına” derdi; eğer bütün toplumunuzun durumu iyi değilse ne yaparsanız yapın erinde geçinde bela gelip, sizi de buluyor; başınız bir türlü dertten kurtulmuyor; bu tarihsel bilincimizden dolayı biz, yakınımızda yada uzağımızda, içimizde yada dışımızda osun, her sorunu toplumsal bir sorun olarak algılıyoruz.
Cevabımızı, derneğimize adımını atan herkesin, göreceği bir yere koyduğumuz o çağrımızı buraya da alarak bitirelim:

Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz
27 Kasım 2002

A. Rıza Aydın
Pir Sultan Abdal kültür Derneği
Adana Şube Sekreteri.

...........................................................
Bu yazı, Çukurova Ü. Eğ. Fak. Öğrencilerinin, “Sivil toplum örgütlerinin kuruluş nedenleri ile karşılaştıkları zorluklar” konulu araştırmaya-soruşturmaya yanıt olarak hazırlanmıştır.

Yunus Emre konumuzla ilgili bir şiirinde şöyle diyor:
Ka’be ve put iman benim /Çark uruban dönen benim
Bulut olup göğe ağan /Yağmur olup yağan benim
Yaz yaratıp yer donatan / Gönlümüz evi yöneten
Hoşnut atadan anadan / Kulluk kadri bilen benim
Yıldırım olup şakıyan / Kakıyıp nefsin dokuyan
Yer karasından börküyen / Şol ağulu yılan benim
Hamza’yı Kaf’dan aşıran / Elin ayağın şaşıran
Çokları tahtan düşüren / Hikmet ıssı sultan benim
(Et ü deri süngük çatan/ hükmeyleyip diri dutan
Kudret beşiğinde yatan / hikmet südin emen benem )
A. Gölpınarlı- nüshası.

Bir niceye verdim emir / Devlet bile sürdü ömür
Yanan kömür kızan demir / Örse çekiç salan benim
Kar yağdıran yer donduran / Hayvanların rızkın veren
Şöyle bilin yol gösteren / Ol rahim ü rahman benim
Gerçek âşık gelsin beri / Göstereyim doğru yeri
Makamlar gönüller şarı / Irılmayıp duran benim
Yere göğe bünyad uran / Irılmadan daim duran
Denizlere göl çağıran / Adım Yunus umman benim

Çok işlenen bu kavramla ilgili olarak, iki ozanımızın deyişi anmak istiyorum:
“... Tarikat abıyla cismimiz yuduk / Hak buyurdu müminin kalbi Beytullah.” Virani

“... İkilik perdesi kalktı gözümden /
Şükür hakkı birlemişim özümden / Evvel iki sandığıma ağlarım.”
Aşık Sefil Sadık

Bu günün egemen (ezen), toplumumuzun insanları bunu başkasına tanınan bir lütuf gibi görebilir ama o gün bunun anlamı farklıydı. Bütün ezilenler gibi, “Etrak-ı bi-idrak” diye horlanıp aşağılanan bu insanlarda buna bütün halklar eşittir, 72 alem birdir diye böyle tepki göstermişler.
Hacı Bektaş’ın “Anlamadığınız duaya amin demeyin” sözü de bu tepkinin bir sonucudur. Aslında herkesin eşitlendiği yerde, küçük görünen herkes gibi kendileri de böylece eşitlerin seviyesine yükseltilmiştir.

Merkezi Ankara’da olan derneğin kurucuları: Murtaza Demir (başkan), İlyas Budak, Özer Demir, Adıgüzel Türkan, Hüseyin Demir, Hasan Canik, İhsan Kılıç.
Aslında, Pir Sultan’ın adıyla anılan ilk dernek, Yıldızeli’nin Banaz köyünde, “Banaz Köyü Pir Sultan Abdal Turizm ve Tanıtma derneği” adıyla 1976 yılında kurulmuştur. Banaz’daki 8 metre boyundaki anıt 1978’de bu dernek tarafından yapılıp, anma etkinliklerinede ilk defa bu dönemde başlanmıştır. 12 Eylül’ün askeri yönetimince kapatılan bu derneğin süreci ayrı bir konu olduğu için burada sadece anıyoruz.


29.05.2008

http://www.pirsultan.net/

6 Mayıs 2010

DENİZ, YUSUF VE İNAN İDAMLARININ 38.YILINDA ANILDI


68'Lİ
LER,
ANILDI

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, idamlarının 38. yılında Ankara, karşıyaka mezarlığındaki mezarları başında anıldılar. 68 kuşağının devrimci önderlerinden;
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, bundan 38 yıl önce 12 Mart faşist cuntacılar tarafından idam edilmişleri.

****************
Deniz'lerin anma etkinlikleride bu yol diğer yıllara göre çok farklı bir şekilde yapıldı...! Solcular, kolay kolay yanyana gelmezlerdi ama; bunların tek ortak yanları 68 kuşağı önderleriydi.. Her yıl, bütün sol ve sosyalistler bu gün 6 mayısta bir araya geliyor ve ortak açıklamalar yapıp birlikte faşizme karşı omuz umuza diye biliyorlardı..
Ama; bu yıl omuz omuza değilde beşer dakika arayla gelip önünde toplanan 30 ayrı parçadan oluşan kitleye seslenerek geliyoruz, yan yanayı da kaldırdık dediler..
Ülkemiz de yaşanan eko -politik, sosyo-kültürel ve siyasal sorunlar baştan aşağı bozulmuş bir çark gibi ve emekçi halk tarafından açlık ve yoksulluk çekilmez hale gelmişken, bunların çözümüne ortak bir irade ve çaba harcanması gerekirken; bakarmısınız? Denizleri anmakta bile ortak bir irade ortaya konamıyor...
Sizce; bu resim sizede güven verebiliyormu? Yaklaşık aynı saatlerde üç ayrı anma etkinliği yapıldı.. üç ayrı noktada konuşmalar yapıldı..
Bunu dostlarımız kadar düşmanlarımızda gördü...
En büyük sizsiniz...!
Hadi hayırlısı..!
Hanginiz daha kırmızısınız?
Hanginiz diğerinden daha solcu / devrimci?


İnsanlar sizlerden birlik ve bir bütün olarak, yaşamda karşılaştıkları sorunlara çözüm üretmenizi beklerken; buna hakkınız olduğuna inanmıyorum.. Dergah ne kadar büyük olursa olsun..! Halkın dertlerine çare oluyormu? olmuyormu? Önemli olanda bu?

Önemli bir not daha; iki ayrı örgütten olan Mahirler ve Denizler.. Denizlerin idamını durdurabilmek için hayatlarını bağışladılar gözünü kırpmadan.. Bu durumdan bir sonuç çıkartabiliyormuyuz bu gün, hala yok.. Yok böyle bir sosyalizm, yok böyle bir devrim.. Devrimciler ayağa kalksaydı bugün, hepimizi oradan kovardı inanın...!

Haber ve Fotoğraf; Evcioğlu
06.05.2010-perşembe











25 Nisan 2010

ABF : AKP TEHLİKELİ İŞLER YAPIYOR!...

ABF : ALEVİ BEKTAŞİ FEDERASYONU

resim


A
KP TEHLİKELİ İŞLER YAPIYOR!...

  • DİYANET’İ RESMEN FETVA KURUMUNA DÖNÜŞTÜRÜYOR.
  • TÜRKİYE’Yİ İRANLAŞTIRIYOR.
  • HALKI AYRIŞTIRIYOR.

Basına ve Kamuoyuna

AKP hız kesmiyor.

Freni patlamış kamyon hızıyla ülkemizi şeriata doğru götürüyor.

Anayasa Tartışmaları, Başkanlık Sistemi, Yargı’ya Müdahale Tartışmaları sürerken, bu toz-duman içinde hükümet, sessiz sedasız, “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevlerini düzenleyen kanun’da” önemli değişiklikler içeren bir tasarıyı TBMM’de komisyondan geçirdi. Muhalefet partileri de buna onay verdi.

Bu yasa tasarısı Meclisten geçerse, şunlar olacak:

DİB Türkiye’nin en büyük KİT’i olacak ve doğrudan Başbakan’a bağlı olacak,
  • Diyanet İşleri uzmanı, uzman yardımcısı, imam-hatip ve müezzin-kayyımlar dışında, uzman imam-hatip, baş imam-hatip, baş müezzin, kuran kursu öğreticisi, kuran kursu uzman öğreticisi, kuran kursu baş öğreticisi gibi yeni kadrolar oluşturulacak.
  • İl ve ilçe müftülüklerinde, ihtiyaca göre şube müdürlükleri kurulacak,
  • Başbakanlık müşavirliklerinin sayısı on beş’e çıkartılacak.
  • Türk Diyanet Vakfı ile doğrudan organik ilişkiler kurularak kamu görevlilerinin bu vakıfta çalışabilmesinin önü açılacak.
  • DİB, Dini Yayınlar Döner Sermaye İşletmesi’nin sermayesi yirmi katına çıkartılacak,
  • DİB’na bağlı tüm personel’e dokunulmazlık sağlanacak, görevleriyle ilgili bir suç işlemeleri halinde, amirinin izni olmaksızın yargılanamayacaklar.
  • Din İşleri Yüksek Kurulu, istek üzerine görüş bildirmek yerine, bundan böyle karar verebilecek.
  • Başbakanlığın havalesine gerek kalmaksızın, bundan böyle, eserleri dini bakımdan doğrudan inceleyip mütalaa verebilecek,
  • Kendilerince hatalı ve noksan buldukları eserleri Sulh Hukuk Mahkemesi kararı ile toplatıp imha edebilecekler. Resmi anlayış dışındaki hiçbir İslam yorumuna izin vermeyecekler. Kenan Evren gibi kitaplar yakabilecekler.

Ve daha bir çok şey.

DİB büyüyor.

Yetkileri genişliyor.

Parası, kadrosu artıyor.

Biz Aleviler başta olmak üzere, ülkemizin, demokratik, laik, çağdaş, ilerici, solcu, sosyalist insanları; “din devletten, devlet dinden elini çeksin, laik bir devlette böyle bir kurum olmaz, devlet dini örgütleyemez, finanse edemez, kullanamaz ve aynı zamanda din de devletten beslenemez, laik devletin olanaklarını kullanamaz. Bu kurum lağvedilmelidir.” derken ve bunun için mücadele ederken; AKP, herkese inat “alın size yeni Diyanet” diyor.

Bu, tehlikeli bir durumdur.

Bu, İran’a benzeme çabasıdır.

Bu, şeriata doğru giden yolda “alıştıra-alıştıra” atılan adımlardan biridir.

Ne Almanya’da muhalefet, muhalefet olabilseydi, ne de İran’da… Ne Hitler iktidar olabilirdi, ne de Humeyni.

Halihazırda namaz vakitlerinde çarşılarda, bütün dükkanlar kepenklerini kapatmak zorunda kalıyorlarsa, yarın aynı şey, devlet daireleri, okullar ve kışlalar da da olacaktır.

Eğer örgütlenmezsek, eğer güçlerimiz birleştirmezsek, eğer mücadele edip direnmezsek, ya türban giyip takke takacağız ya da kendimize yeni bir ülke arayacağız.

Bu uzak bir olasılık değil, yarın gibi yakındır. Halkımızı, bu gerçeği bir kez daha görmeye, tedirgin olmaya, uykusuz kalmaya davet ediyoruz.

Saygılarımızla.21.04.2010

Ali BALKIZ

Alevi Bektaşi Federasyonu

Genel Başkanı


6 Nisan 2010

Türkiye'de halkın yüzde 52.9'u geliriyle zor geçindiğini belirtiyor

Türkiye'de halkın yüzde 52.9'u geliriyle zor geçindiğini belirtiyor
Türkiye'de halkın yüzde 52.9'u geliriyle zor geçindiğini belirtiyor

Bireylerin toplam yüzde 42.7’si aylık hane halkı gelirinden ‘memnun’ olmadıklarını veya ‘hiç memnun’ olmadıklarını, yüzde 31.4’ü gelirinden ‘memnun’ veya ‘çok memnun’ olduğunu kaydetti.

06/04/2010 11:21

Türkiye'de halkın yüzde 52.9'u, başka bir ifadeyle yarıdan fazlası elde ettiği gelirle ihtiyaçlarını 'zor' karşılıyor. Bunların yüzde 16.9'u ise gelirinin ihtiyaçlarını 'çok zor' karşıladığını ifade ediyor. Kolay geçindiğini söyleyenlerin oranı ise yüzde 10

ANKARA - Ekonomik kriz Türkiye’de halkın geçim sıkıntısını artırdı. Türkiye’de hane halklarının yüzde 52.9’u, başka bir ifadeyle yarıdan fazlası elde ettiği gelirle ihtiyaçlarını ‘zor’ karşılıyor.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yayımladığı ‘Yaşam Memnuniyeti Araştırması 2009’ verilerinden yaptığı derlemeye göre, vatandaşların yüzde 36’sı geliriyle ‘zor’, yüzde 16.9’u ise ‘çok zor’ geçindiğini ifade etti.


Kazancıyla ihtiyaçlarını ‘orta düzeyde’ karşıladığını belirtenlerin oranı yüzde 35.5 iken, hane halklarının yüzde 10’u ‘kolay’ geçindiğini dile getirdi.

Kırda geçinmek daha zor
Aylık gelirlerinin hane halkı ihtiyaçlarını ‘çok kolay’ karşıladığını söyleyenlerin oranı ise sadece yüzde 1.6 düzeyinde kaldı.
Hane halkı gelirlerinin ihtiyaçları karşılama oranı kır-kent ayrımında değerlendirildiğinde, kırda geçinmek daha zor gibi görünüyor. Kırda yaşayan hane halklarının yüzde 38.6’sı gelirlerinin ihtiyaçlarını ‘zor’, yüzde 19.2’si de ‘çok zor’ karşıladığını belirtti.

Kentlerde yaşayan hane halklarının yüzde 35’i gelirlerinin ihtiyaçlarını ‘zor’ karşıladığını, yüzde 15.9’u ise ‘çok zor’ karşıladığını ifade etti. Kırdaki hane halklarından gelirlerinin ihtiyaçlarını ‘çok kolay’ karşıladığını belirtenlerin oranı yüzde 0.6 iken bu oran kentlerde yüzde 2.1’i buluyor.

Kimler zor geçiniyor?
Kentlerde oturan hane halklarının yüzde 36.8’i gelirinin ihtiyaçlarını ‘orta düzeyde’, yüzde 10.3’ü ‘kolay’ karşıladığını bildirdi. Bu oranlar kırsal kesimde sırasıyla yüzde 32.4 ve yüzde 9.3 düzeyinde bulunuyor.


Hane halkı gelir grubuna göre gelirin ihtiyaçları karşılama durumu değerlendirildiğinde;

Geliri;

600 liraya kadar olan hane halklarının yüzde 43.2’si, 600-900 lira arasında olanların yüzde 44’ü,
900-1.500 lira arasında olanların yüzde 35.5’i,
1.500-2.500 lira arasında olanların yüzde 21.4’ü,
2.500-3.500 lira arasında olanların da yüzde 10.2’si ‘zor’ geçindiklerini belirtti.

Geliri;

3.500 lira ve üzerinde olanların da yüzde 6.4’ü gelirinin ihtiyaçlarını ‘zor’ karşıladığını ifade etti.
Geliri 600 liraya kadar olanların yüzde 2.5’i,
600-900 lira arasında olanların yüzde 5.4’ü,
900-1.500 lira arasında olanların yüzde 10’u,
1.500 lira ile 2.500 lira arasında olanların yüzde 20’si, 2.500-3.500 lira arsında olanların da yüzde 36.2’si ‘kolay’ geçindiğini ifade etti.
Geliri ;
3.500 lira ve üzerinde olan hane halklarından gelirlerinin ihtiyaçlarını ‘kolay’ karşıladığını belirtenlerin oranı yüzde 39 düzeyinde bulunuyor.


Yüzde 42.7’si şikâyetçi
Hane halklarının büyüklüğüne göre bir değerlendirmeye gidildiğinde hane halkı büyüdükçe gelirin ihtiyaçları karşılamasının güçleştiği görülüyor. Büyüklüğü 10 ve üzerinde olan hane halklarının yüzde 50.8’i gelirinin ihtiyaçlarını zor karşıladığını, yüzde 1.9’u ise kolay geçindiğini ifade etti.
Hane halkı büyüklüğü bir-iki kişi olan hanelerin yüzde 35.2’si gelirlerinin ihtiyaçlarını ‘zor’ karşıladığını, yüzde 15’i ise ‘kolay’ karşıladığını dile getiriyor. Büyüklüğü bir-iki kişi olan hane halklarının yüzde 13’ü, hane halkı büyüklüğü 10 ve daha fazla olan hanelerin ise yüzde 25.6’sı gelirleriyle ihtiyaçlarını ‘çok zor’ karşıladığını belirtti. Bireylerin toplam yüzde 42.7’si aylık hane halkı gelirinden ‘memnun’ olmadıklarını veya ‘hiç memnun’ olmadıklarını belirtti, yüzde 31.4’ü aylık hane halkı gelirinden ‘memnun’ veya ‘çok memnun’ olduğunu kaydetti. Kadınların yüzde 9.6’sı, erkeklerin de yüzde 10.1’i aylık hane halkı gelirlerinden ‘hiç memnun’ olmadıklarını bildirdi.

Bu çalışma neden yapıldı?
TÜKİ’ten verilen bilgiye göre, ‘yaşam memnuniyeti araştırması’nın amacı, Türkiye’deki bireylerin öznel mutluluk algılamasını, sağlık, sosyal güvenlik, örgün eğitim, çalışma hayatı, gelir, kişisel güvenlik ve adalet hizmetleri, kişisel gelişim gibi temel yaşam alanlarındaki memnuniyetlerini ölçmek ve bunların zaman içindeki değişimi takip etmek. Araştırma, örnek hanehalklarındaki 18 ve daha yukarı yaştaki bireylerle görüşülerek Türkiye, kent, kır düzeyinde tahmin verecek şekilde yapılıyor.

TÜİK’e göre ‘mutluluk’
TÜİK’e göre mutluluk, acı, keder ve ıstırabın yokluğu ve bunların yerine sevinç, neşe ve tatmin duygularının varlığıyla karakterize edilen durum; hayattan genel olarak memnun olma halidir. Memnuniyet ise İhtiyaçların ve isteklerin karşılanmasından doğan tatmin duygusudur.
2009 yılında bireylerin yüzde 54.3’ü kendini mutlu, yüzde 14.6’sı ise mutsuz olarak ifade ederken, 2008 yılında bu oran sırasıyla yüzde 55.8 ve 13.9’dur. 2009 yılında kadınlar, erkeklere göre daha mutludur. Kadınlarda mutluluk oranı yüzde 58.1 iken, erkeklerde bu oran yüzde 50.2’dir. Yaş gruplarına göre mutluluk düzeyi değişiyor.
18-24 yaş grubundaki bireylerde mutluluk oranı yüzde 57.4 iken, 65 ve daha yukarı yaştaki bireylerde bu oran yüzde 54.3’e düşüyor. Eğitim düzeyi arttıkça mutluluk düzeyi de artıyor. 2009 yılında ilkokul mezunu olanlarda mutluluk oranı yüzde 52.5 iken, yüksekokul ya da üniversite mezunlarında bu oran yüzde 63.2’ye yükseliyor. Evli bireylerin, evli olmayanlara göre daha mutlu olduğu görülüyor. 2009 yılında evli bireylerin yüzde 57.3’ü mutlu iken, evli olmayanlarda bu oran yüzde 46.8’dir. (Radikal)

28 Mart 2010

ZENGİNE ANAYASO İŞÇİYE BABAYASO

ZENGİNE ANAYASO, İŞÇİYE BABAYASO

28.03.2010

Türkiye tarihinde Anayasa tartışmaları 1960’lı yıllarda başladı. Ondan önce pek Anayasa tartışması yaşanmamıştı. “Anayasayı değiştirmek” sözü daha çok sol hareketlere karşı bir kılıç görevi üstlendi.
Zamanla devlet katında Anayasa kutsallaştırıldı. Bunun sonucu bazı devrimci gençler bile idam edildi.

Bu nedenle solun şarkılarında-türkülerinde Anayasa hep yoksul halkı ezmenin aracı olarak görüldü.
İşte size, halkın şivesiyle yazılmış iki örnek şarkı-türkü…

ANAYASO

Gara dağlar gar altında galanda,
Ben gülmezem,
Dil bilmezem,
Şavata’dan Hakkari’ye yol bilmezem,
Gurban olam, çaresi ne hoy babov...

Bebek yaniir, bebek hasda, bebek ataş içinde,
Ben fakiro,
Ben hakiro,
Dogdor, ilaç, çarşi, bazar tam takiro,
Gurban olam, bu ne işdir, hoy babo...

Çocuğ ağliir, çocuğ öliir, geçüt vermiy Zap suyi,
Parasizo,
Çeresizo,
Ben halsizo, ben dilsizo, şeher uzak yolsizo,
Bu ne haldir, bu ne işdir hoy babov...

Gara dağda, gar altında ufağ ufağ mezerler,
Yeddi ceset hetim hetim Zap suyinde yüzerler,
Hökümata arzeylesem azarlar,
Ben ketumo,
Ben hetimo,
Bu ne biçim vatandaşım hoy babov..

Şavata’dan Angara’ya ses gitmiir,
Biz gitmeğe guvvatımız hiç yetmiir,
Malımız yoh,
Yolumuz yoh,
Angara’ya ses verecek dilimiz yoh,
Ganadımız, golumuz yoh,
Bu ne biçim memlekettir hoy babov...

Yerin, yurdun adresin bilmirem,
Angara’da Anayaso,
Ellerinden öpiy Hasso,
Yap bize de bir iltimasso,
Bu işin mumkini yoh mi hoy babov...

(Şemsi Belli)

ZENGİNE ANAYASO, İŞÇİYE BABAYASO

Bu ne biçim memlekettir gardaşım,
Biz isterik anayaso,
Onlar verir babayaso,
Anası bize bakmiy,
Biz isterik gardaş ablayaso.

Dağlar başı duman hep babo, hey babo,
Köylü halin yaman hep babo, hey babo,
Demirel sana kurban, kurban, kurban,
Demirel sana heyran, heyran, heyran,
Zengine anayaso, işçiye babayaso.
Patrona anayaso işçiye babayaso.

Vekil koltuk davası, hep babo hey gardaş,
Ağasının sevdası hey babo hep babo,
İşçi köylü davası hey babo hep gardaş,
Zengine anayaso, işçiye babayaso.
Patrona anayaso işçiye babayaso.

Kuru soğanla ekmek, hepbabo hep babo,
Boşa gitti hep emek, hey babo, hey babo,
Bu mu yaşamak demek hep babo, hey gardaş,
Zengine anayaso, işçiye babayaso.
Patrona anayaso işçiye babayaso.

Çoluk çocuk aç yatiğ hey babo hey babo,
Ağa tasmayı takiy hey babo hey gardaş,
Köylü yollara bakiy hey babo hey babo,
Ağaya anayaso köylüye babayaso.
Zengine anayaso işçiye babayaso.

(Ali Avaz)

*******************************************
Soner Yalçın

Odatv.com


23 Mart 2010

Türk unu için korkunç iddia!

Türk unu için korkunç iddia!

Türkiye’den Filipinler’e ihraç edilen unların büyük kısmının kalitesiz olduğu ve kanserojen madde içerdiği öne sürüldü. Fırınlar “Kalitesiz ve koku yapıyor” diyerek Türk unu kullanmayı bıraktı.

Güneydoğu Asya ülkesi Filipinler’de bir süredir “Türk unu” tartışması yaşanıyor. Türkiye, Filipinler’e 2009 yılında 86 bin ton un ihraç etti. 2010’un ilk üç ayında ise bu miktar 25 bin tonu buldu. Ancak ülkedeki büyük fırınlar Türk unu kullanmıyor. Türk unu sadece küçük fırınlarda kullanılıyor. Özellikle yoksul kesimler tarafından tüketilen ’pan de sal’ adı verilen küçük ekmekler Türkiye’den ithal edilen unla yapılıyor. Türk ununun tercih edilmeme nedeni olarak ise “kalitesizliği” gösteriliyor. Business Mirror gazetesine konuşan fırıncılar “Türk unundan yapılan ekmeğin rengi daha koyu, yapısı daha gevşek oluyor. Zaman zaman koku da yapabiliyor” dedi. Ülkenin en saygın siyasetçilerinden, eski Senato Başkanı ve İçişleri Bakanı Aquilino Pimentel Jr. ise Türk unlarının yasaklanması için Sağlık Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı ve Maliye Bakanlığı’nı göreve çağırdı.

Yüzde 81’i kanserojen’

Pimentel, aralarında İstanbul Üniversitesi’nin de bulunduğu saygın Türk üniversiteleri tarafından 2007’de yapılan bir araştırma sonuçlarını da kanıt gösterdi. Pimentel şöyle dedi: “Bu araştırmaya göre Türk unlarının yüzde 81’inde ’Ochratoksin A’ (OTA) adlı kanserojen madde var. Yüksek miktarda OTA, mesane, böbrek ya da pelvis kanserine neden olabiliyor. Türkiye unun içindeki maddelerin normal seviyede olduğunu söyleyebilir ama bakanlığımız kendi araştırmasını yapmalıdır. Türkiye un ithal eden bir ülke. Bu rahatsız edici. Üretenin bile elini sürmediği bir unla benim halkım niçin beslensin. Hükümet Türk ununun ithaline izin vererek Rus ruleti oynuyor.”

Vergi kaçırılıyor

77 yaşındaki siyasetçi, Türkiye’den giden unların değerinin düşük gösterildiğini ve bu yolla büyük miktarda vergi kaçakçılığı yapıldığını da öne sürdü. Pimentel, 2009 ve 2010’un ilk iki ayında yapılan ithalatta unun değeri düşük gösterilerek 20 milyon peso (675 bin TL) devletin zarara sokulduğunu da öne sürdü. Tecrübeli siyasetçi “Ton başına 300 dolar olması gerekirken, değeri ton başına 96 dolar olarak gösterilmiş” dedi. Pimentel’e göre Türkiye, Filipinler’e 2004’te 660 ton, 2005’te 1516 ton, 2007’de 1208 ton, 2008’de ise 16 bin 721 ton un ihraç etti. 2009’da satılan 86 bin ton unun 16 bin tonu ise düşük değerde gösterildi. 2010’un ilk üç ayında satılan 25 bin ton unun ise en az 6 bin tonu düşük değerde gösterilerek ülkeye sokuldu.

En büyük ikinci pazar

2009’da 1 milyon 850 bin tonla Kazakistan’ın ardından dünyanın en çok un ihraç eden ikinci ülkesi olan Türkiye için Filipinler üçüncü en büyük pazar durumunda. İlk iki sırada ise Irak ve Endonezya var.

Sadece fakir ekmeğinde

Filipinliler Türk halkının tükettiği unu sadece yoksulların yediği ‘pan’ adlı (üstte) ekmekte kullanıyor.

Filipinli un lobisinin işi’

Türkİye Un Sanayicileri Federasyonu Yönetim Kurulu Başkanı Erhan Özmen, “Türk unları OTC içeriyor, kanserojen” iddialarını yalanladı. Türkiye’de hem iç pazarda hem de ihracata yönlendirilen tüm un üretiminin Tarım İl Müdürlüğü ve Sağlık Bakanlığı’nın kontrolünde olduğunu söyleyen Özmen, “Filipinler bizim un ihracatında üçüncü büyük pazarımız. Bu iddia tamamen o ülkedeki un üreticilerinin yaptığı bir lobi çalışmasıdır. Biz un ihraç edemezsek fiyatları istedikleri gibi yönlendirebilecekler” dedi. Türkiye’de üretimlen unların rutin olarak denetlendiğini, yurtdışına çıkan ürünlerde buna ek olarak Koruma Kontrol tarafından analizler yapıldığını, Bitki Sağlık Sertifikası adı altında kontroller gerçekleştiğini anlatan Özmen, “Bunca denetimde biz OTC adını daha hiç duymadık, böyle bir sorun başımıza hiç gelmedi” diye konuştu. (Vatan)

http://www.t24.com.tr/

22 Ocak 2010

Bir ihtilal daha var!

Nazım ALPMAN
Bir ihtilal daha var!
21 Ocak 2010 Perşembe

Milliyet gazetesinin efsane imzalarından olan Örsan Öymen, 1987 yılında yayınladığı "Bir İhtilal Daha Var" adlı kitabında, 1908"den 1980"e kadar askeri darbeleri ve Enver Paşa"dan Evren Paşa"ya uzanan darbeci generalleri anlatıyordu.

Eski başbakan Bülent Ecevit 'başyapıt' dediği kitap için şunları dile getiriyordu:

Kimi asker ve sivillerimizin şifa bulmaz ihtilalcılığı ancak böylesi bir güldürü yaklaşımıyla bekli bir ölçüde tedavi yoluna girebilir.

Yaşayarak görüyoruz ki, özellikle askerlerimizdeki "ihtilalcılık hastalığı" bir türlü şifa bulmuyor.

Rahmetli Örsan"ın 1980"de nokta koyup kapağını kapattığı "darbeler dönemi", ironik başlığına nazire yaparcasına devam ediyor.

Taraf gazetesinin dün ve bugün birinci sayfadan duyurduğu "Balyoz Harekâtı" nefesi ensemizde duran sıcak bir askeri darbenin çılgın planlarını ortaya koyuyor.

İRTİCA GELİYOR DEDİRTİLECEK

2003 tarihli çalışmanın önderi 1. Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan, Taraf gazetesinde yazılanları reddetmiyor, bazı bölümlerine itiraz ediyor o kadar.

Paşa'nın artık o kadarını da yapmayız dediği uygulamaların içinde, Cuma namazında camilere bomba koymak ve bir Türk jetinin kendileri tarafından vurulması yer alıyor.

Onun dışındakilerin bir "harp oyunu planı" olduğunu bunun da kendi görevleri esnasında her zaman yapılabildiğini kabul ediyor. Bir çeşit senaryo! Mesela denilerek düşünülen şeyler ve ona karşı yapılması planlanan çalışmalar.

Mesela ne?

Taraf"ın haberine göre toplamı 5 bin sayfa tutan çalışmanın aşamaları bulunuyor. Hazırlık aşamasında toplumsal kaos yaratılarak, olağanüstü hal ilanı ve sıkıyönetime geçiş temin edilecek.

Bunun için camiler bombalanacak, tepki oluşturulacak bu tepkiler örgütlenip, belli hedeflere yöneltilecek.

Nereye?

Havacılık müzesine Sakallı, cüppeli ve çarşaflı kitle Yeşilköy"deki Havacılık Müzesini basıp orada sergilenen uçakları tahrip edecekler.

Halka irticai faaliyetlerin geldiği boyutlar karşısında "artık yeter" dedirtilecek.

Hava kuvvetlerinin jetleri Fatih semti üzerinde alçak uçuş yapacaklar.

APTALCA AMA UYGULANABİLİR

Uçakların işlevi bununla kalmıyor. TBMM sıkıyönetim kararı almak için toplandığında yine Meclis binası üzerinden alçak uçuşlar yapılacak, baskı yaratılacak.

Bunlar bir harp oyunu çalışması,

Mesela denilerek düşünceler üretiliyor.

Peki, inanalım.! Ama daha 10 yıl önce sayıları yüz kişiye bile ulaşmayan bir grup sakallı, cüppeli, ellerinde asaları olan kişiler (Aczmendiler) Ankara"ya sık sık ziyaretler yapıp şöyle dedirtmediler mi?

-Aaaaa irtica geliyor, hatta gelmiş bile.

Sonra "kahraman" Çevik Bir ve arkadaşları ülkeyi bir kez daha kurtarmadılar mı?

Akın Birdal ölümün eşiğinden dönmedi mi?

Refahyol Hükümeti indirilmedi mi?

O zaman bu yeni senaryolara niye inanmayalım ki?

Evet, aptalca gibi gözüküyor. Ama uygulanması imkânsız değildir.

Basit bir eksiği var:

Arkasında ABD desteği eksik!

Eğer o da temin edilseymiş, nur topu gibi bir 12 Eylül"ümüz daha olacakmış.

Bu sefer Şili Darbesiyle yarışan sahneler de eklenmiş senaryoya. 200 bin kişi tutuklanacakmış. Bunları kapatacak hapishane bulunamayacağından Fenerbahçe Stadyumu, Burhan Felek Salonu ve Netaş Fabrikası darbe hapishaneleri haline getirilecekmiş.

Rahmetli Örsan Öymen"in kitabı onun hayatına mal olmuştu. Yayınlandığı yıl kalp krizinden öldü. Bu ülkede darbelere dayanmak kolay değil. Ecevit"in dediği gibi bu bir hastalık hali. Yakın gelecekte de geçecek gibi görünmüyor.
O yüzden Örsan"ı saygı ile anarak, mizahi kehanetine şapka çıkartalım:

-Bir ihtilâl daha var!

http://www.internethaber.com