Pir Sultan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pir Sultan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kasım 2010

AHMET KAYA'NIN 10. ÖLÜM YILI

AHMET KAYA'NIN 10. ÖLÜM YILI

EvcioğluHaber- Ahmet KAYA aramızdan ayrılışının 10 yılında da sevenleri ve dostları tarafından anıldı.


Ahmet KAYA, bundan 11 yıl önce bir linç girişimine mağruz kalmıştı.. Tv. ekranlarından tüm Türkiyeye gösterilen haberlerde; Toplumsal bir cinnet hali yaşanıyordu.. Ertesi gün de ise; gazetelerin ve tv.lerin birinci haberleri ve hakaretin ve alçakça saldırının hedefiydi..
O günün Hürriyet gazetesin manşeti, Ertuğrul Özkök'ün yazdığı çok çirkin yazı, Fatih Altaylı'nın alçakça köşe yazısı, Serdar Ortaç denen provakatörün söyldiği provakatif şarkıya tempo tutup eşlik etmesi ve saldıranlar kahraman ilan edilmişti..
Şimdi ise aynı gazete ve tv.lerde Ahmet Kaya'yı öven haber ve yazılar görüyorsunuz.. Düşünebiliyormusunuz? değerli halk.. Bu iki yüzlülüğü görebiliyormusunuz..
O gözünüzde büyüttüğünüz; sanatçılar.. Sanatçı bile olamayacak insanları ne kadar büyüttüğünüzün farkındamısınız..

Evet; büyükler var.. Ama; onların sayısı bir elin parmaklarını geçemiyor..
Sevgili Ahmet Kaya;
" Birde sen gitme " diyordu. Türküsün de..
Ama o gitti..
Ama; silinmesi imkansız iz bıraktı da bu hayatta, gitti..
O yaşıyordu.. Yaşamın içindeydi.. Şimdi de yaşıyor.. Kara ve yiğit çocuk,.. Emekçilerin ve ezilen halkların var olduğu tüm dünya da, o da hep yaşayacak...
Bu dünyadan ne krallar, ne padişahlar gitti.. Ne beyler, ne paşalar.. Kaç kişi bunlardan hangisini hatırlıyor ve iyilikle anıyor?
Ama; Pir Sultan'lar her zaman halkın dostlarıdır.. Ezilen Halkın içinde yaşar ve bu dünyadan göç etsede, onlar insanların yüreğinde her zaman genç, güzel ve yiğittirler..


"Hocakal gözüm" diyordu.. Hoşcakal...

EvcioğluHaber-16.11.2010


6 Temmuz 2010

Madımak

Madımak

Daha sonra İstanbul Başsavcılığı’nda ifadesine başvurulan Aziz Nesin, şöyle demişti: “Başsavcı soruyor bana; kimden şikâyetçisin? Şöyle yanıt bekliyor benden: Efendim, itfaiye merdivenlerinden inerken beni döven itfaiye erinden şikâyetçiyim. Başka? Beni yere atıp sürükleyen, başımdan yaralayan ve bindirdikleri arabada döven polisten... Başka? Beni döven encümen üyesi o sakallı adamdan. Böylece figüranlık oyunu tamamlanmış, oynanan oyun bitmiş ve perde kapanmış olacak. Ama benim derdim, bu kanlı senaryoyu yazmış olanlarla. Bu senaryoyu kim yazdı?”
2 Temmuz 1993 günü, 35 kişinin Sivas’taki Pir Sultan Şenliği’ne 35 şair-yazar-müzisyen, kaldıkları Madımak oteli, önünde toplanan göstericiler tarafından tekbirler eşliğinde ateşe verilerek öldürülmüştü. Günün anılması, gösterilerle hatırlanıp hatırlatılması kimilerini rahatsız ediyor. Sivas’ın artık bu kara lekeden arındırılması, katliamıyla anılarak ekonomisinin baltalanmasına izin verilmemesi çağrıları yanı sıra “Kaşımayın, tesis edilmiş barış ortamını bulandırmayın” çizgisinde çok alışılmış uyarılarla da tembih ediliyoruz. Oysa Sivas katliamının üstünden geçen 17 yıl içinde böyle bir katliamın yeniden yaşanmaması için toplum olarak bir adım atabilmiş miyiz? Katliamcıların yüce Türk adaletiyle sınavına bir bakalım. Gazeteci Belma Akçura, çok güzel özetlemişti: “Olaylarla ilgili olarak 124 sanık hakkında dava açıldı. Sekiz yıl süren hukuk mücadelesinden sonra dava 2001’de sonuçlandı. Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin onadığı karar uyarınca, ‘Cumhuriyete karşı örgütlü kalkışma’ girişiminde bulunan sanıklardan 33’ü TCY’nin 146/1. maddesine göre idam cezası aldı. Bu müebbet ağırlaştırılmış hapse çevrildi, geri kalan sanıklar değişik cezalara çarptırıldı. 13 yılda içeride kalan sanık sayısı beraat ve tahliyelerle 33’e düştü. 8 sanık ise Yargıtay’ın 1997’deki bozma kararından bu yana firarda. Tutuklama kararı bulunan sanıklardan, başta Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak olmak üzere sekiz kişinin Almanya ve Suudi Arabistan’a sığındıkları öğrenildi. Davada kilit isim Cafer Erçakmak hiç yakalanamadı. Sivas katliamı sanığı Muhammed Nuh Kılıç’ın yıllardır Almanya’da Mannheim’da eşi adına açtığı dönerci dükkânını işlettiği ortaya çıktı”.
Vahşilerin cezalandırılmalarının ağrılı bir süreç olduğu, yargının da bu konuda biraz hevessiz davrandığını düşünmüyor musunuz? Bir sonraki hükümetin Adalet Bakanı, gelmiş geçmiş en ürkütücü Adalet bakanlarından Şevket Kazan, sanıkların avukatlığını üstlenmekle kalmamış, bakanlığı sırasında da onları hapisanede ziyaret etmişti. Ama o kadarla kalsa, Şevket beyin, öncesinde ve sonrasında hiçbir siyaside rastlamadığımız gözükaralığına verir, işin içinden çıkardık. Oysa, o vahşetin hemen ertesinde muktedirlerin ve kanaat liderlerinin hatırı sayılır bir bölümü, açıkça, imayla ya da sadece kaş kaldırarak suçluyu bulmuş işaret ediyordu: Aziz Nesin. Sözgelimi marifetleri yanına kâr kalmış emekli darbeci ressam Kenan Evren, elbette hiç çekinmeden Sivas katliamı ile ilgili fikirlerini dile getiriyordu: “Gereksiz bir konuşma sonunda çıkan olay, solcularla dinciler arasındaki çekişmeye dönüşüyor. Bunu önlemek lazım. İnsan dinsiz olabilir. Ama bunu ilan etmenin gereği yok.” hayatımızda en iyi bildiğimiz, Türk halkının tahrik-tahriş-tahrip üçgenine provokatör, yani tahrik eden, kışkırtan olarak yazılan isim, gerçekten de oydu. sistemin yine tıknefes olduğu, hoyratça vites değiştirmeye çalıştığı şu dönemde laik Türk evlatları olarak yeniden gündeme gelen siyasetçi eskilerinin tepkilerini hatırlıyoruz kaçınılmaz olarak.
Baba hayaleti olarak ufkumuza gerilmiş Süleyman Demirel, dönemin Cumhurbaşkanı’ydı. Tahrik olmuş katliamcı halkına sahip çıkıyor, “Halkla polisi karşı karşıya getirmeyin” uyarısında bulunuyordu. Daha sonra da “Olayda ağır tahrik var. Çatışma yok. Otel yangınında can kaybı var” diyordu. şimdilerde neredeyse şefkatle anılan Susurluk baronesi Tansu Çiller, dönemin Başbakanı idi. Onun açıklaması da tarihe geçecek nitelikteydi. Halkın kaygılarına su serpiyordu: “Otelin etrafını saran vatandaşlarımıza bir şey olmamıştır. Ölenler de çıkan yangın sonucu boğularak ölmüştür.”
Muhalefet lideri Mesut Yılmaz’ın katliam sonrası demeci de gerek insan gerek siyasetçi olarak tıynetini yansıtıyordu. Olayın büyütülmesini doğru bulmayan Yılmaz, “Bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilirdi” deyivermişti. kim karşı? Katliamını hatırlanmasını, bu vahşetin anılmasını toplumsal barışa darbe vuracak bir eylem olarak görenler karşısında kimsenin şaşırmamasının sırrı, işte yukarıda andığım demeçlerde açıkça kendini aşikâr ediyordu. Orada halk olarak, vatandaş olarak görülen, kışkırtılmış, ‘talihsiz’ açıklamalarla tahrik edilmiş katliamcı güruhtur. Onlara verilecek destek hiçbir zaman yadırganmayacak, onlara anlayışla yaklaşıp başlarını okşayıp sırtlarını sıvazlamak siyasetin tartışılmaz gerekliliği olarak algılanacaktır.
Sivas katliamını anmanın, unutulmasın diye emek vermenin büyük önemi vardır.
Çünkü bu memleket bir türlü linç ikliminden çıkamamakta, asla korunmayacakların listesi her daim el altında hazır tutulmaktadır. 2 Temmuz 1993 günü askerin ve polisin gözleri önünde binlerce kişi bir olup bir oteli kundaklamış, şeytan taşlamış gibi ruh huzuru içinde evlerine dönmüşlerdir. Polis ve askeri güçlerin bu vahşeti engelleme konusundaki isteksizliği, yine polis ve itfaiyecilerin kurtarmaları gereken insanlara yönelik nefreti unutulmamalıdır. İkide bir TAYAD üyesi gençleri linçe yeltenen ve oranın tarafından sırtları okşanan Türk-İslâm sentezi de günün birinde amacına nail olduğunda dizimizi dövmedik mi? Üniversitelerde polisin gözleri önünde dışarıdan gelen yine aynı marka yiğitler tarafından öldüresiyle dövülen solcu gençlerin hayatını yeterince umursadık mı?
Hayatın her alanında lince giden bir ayrımcılık damarını besleyen karşı uyanık olmak zorundayız. Maraş’ta, Malatya’da, Çorum’da aynı tezgâhı kurup aynı yoldan kan döken güçlerin desteklendiğini, birçok muktedirin gözünde halk gibi durduğunu biliyoruz. Referans alarak politika yapan hükümet partisi ve yandaşlarının ‘demokrasi mücadelesi’nin bir anlam kazanabilmesi için Aleviler konusundaki ayrımcı yaklaşımlarına bir son vermeleri şarttır.

Birkaç yıl önce Ahmet İnsel, bir zamanlar hayatımızın ve insanlığımızın sığınaklarından gördüğümüz Mazlum-Der’in o zamanki başkanı Ayhan Bilgen’in Düzel söyleşisinden yola çıkarak durumu mükemmel özetlemişti.
Tekrar okumakta yarar var: “Ayhan Bilgen cemevleri konusunda Sünnilerin, Alevilerin cemevi talebini kıskandığını açıkça belirtiyor... Sünniler cemevlerine de para verilecek, Diyanet İşleri Bakanlığı’ndaki tekelci konumlarını kaybedecekler diye korkuyorlar. Size Türkiye’de Müslüman çoğunluğun demokrat bilinci. Sünni çevrelerin, Osmanlı İmparatorluğu’ndan beri hiçbir zaman kendilerini gayrimüslimlerle, Alevilerle, ‘ötekilerle’ eşit olarak görmemiş olmaları üzerine de düşünmeleri gerekiyor. Bununla yüzleşmeden, bu zihniyetle, bu zihniyetten türeyen pratikleri teşhir etmeden, bunları karşınıza almadan Türkiye’de ucuz bir mağduriyet söylemi üzerinden demokrat gömleği giyemezsiniz.”
Ama giydiler işte.
Bu yıl orayı ziyaret edip karanfil bırakan Bakan Çelik ‘ayrımcılığa karşı’ çıkıyor aklısıra. Orası 5 katlıymış. Müze olur muymuş? Yoksa her yeri müze yaptırmak gerekirmiş.
Bir Alevi şenliği için Sivas’ta toplanmış barışçı insanlardan bir kitle tarafından katledilmiş olmasının artık unutulmasını isteyenleri iyi tanıyoruz.
Onlar, örtbas edilmiş, unutturulmuş, hesabı sorulması imkânsız kılınmış katliamlar üstüne inşa etmeye çalışırlar toplumsal barış dediklerini. Linç tehdidiyle sürdürdükleri sıkıyönetimin adıdır, barış.
Haydi tekrarlayalım: Biz katliamcıyla, işkenceciyle, darbeciyle barışmak istemiyoruz.


http://www.radikal.com.tr/

24 Nisan 2010

PSAKD 11.OLAĞAN GENEL KURULUNU YAPIYOR

PSAKD 11.OLAĞAN GENEL KURULUNU YAPIYOR

24.04.2010-Cumartesi

"Bozuk Düzende Sağlam Çark Olamaz" diyen PSAKD, Bozuk düzenle daha etkin mücadele edebilmek ve yeniden güç toplayabilmek için Ankarada bir araya geldi..

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği; iki gün sürecek olan 11. Olağan Genel Kuruluna Ankara Dikmende bulunan "Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Merkezi" nde başladı.
Yarın pazar günüde devam edecek olan Genel Kurulda bu gün faailiyet raporları okunup aklandı.. 67 Şubeden gelen yaklaşık 600 delegeden oluşan Genel Kurulda çeşitli konularda deleğeler kurula hitabetmek üzere söz alarak konuşma yaptılar..
Edinilen bilgiye göre ; Eğer başka bir liste daha çıkmaz ise iki ayrı liste ile seçime gidilecek olan Genel Kurulda: Yarın MYK. ve diğer organların seçimi yapılacak olan kurul seçimin sonunda, çalışmalarını sonlandırılacaktır..


Haber ve fotoğraf; Evcioğlu


-PSAKD.GENEL KURULU YAPILDI " GENEL KURUL FOTOĞRAFLARI-1"
-PSAKD.GENEL KURULU YAPILDI "GENEL KURUL FOTOĞRAFLARI-2"










20 Nisan 2010

TARİHSEL SÜREÇ İÇİNDE ALEVİLİK ve ASİMİLASYON

TARİHSEL SÜREÇ İÇİNDE ALEVİLİK ve ASİMİLASYON

Kadıköy- 2009 kasım mitingi fotoğrafı

Aleviliğin yüzyıllarca karşı karşıya kaldığı asimilasyon sorununu iyi anlayabilmek, algılayabilmek ve kamuoyuna yeniden anlatabilmek için meseleye hem uzun vadeli, hem de son 40-50 yıllık süreci dikkate alarak bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Bu bağlamda irdelediğimizde Aleviliğin yüzyıllarca İslam Coğrafyası içinde büyük baskı ve yasaklamalara, kimi zaman da katliamlara maruz kaldığını; çok büyük sorunlar yaşamış olmasına rağmen, genel kurallarını, inanç biçimlerini, ritüellerini oldukça ağır koşularla rağmen, fazla dejenere olmadan günümüze kadar geldiğini görmekteyiz.

Aleviliğin karşı karşıya kaldığı asimilasyon saldırılarına geçmeden önce, Aleviliğin kültürel, etik, felsefi ve inanç boyutuna biraz bakmakta fayda var. Alevilik tarihsel süreç içersinde bir çok kültür ve inançtan beslenmiştir.

Bu kaynakların ;

1.Orta Asya Şaman ve Göktanrı İnancı,
2.Budizm, Zerdüştlük, Maniheizm, Mazdek inancı
3.Anadolu medeniyetleri ve Hristiyan sufi inancı
4.Antik Çağ Doğa Felsefesi ve Yeni Platoncu düşünceler
5.Firat-Dicle havzasındadki inançlar
6.Mezopotamya’dan Anadolu’ya taşınan Ehli-Beyt inancının batini ve tasavvufi yorumu olduğunu görüyoruz.

Özellikle Anadolu Aleviliğinin temel değerleri olan Cem, Semah, Duazı İmam, Pir, Mürşit, Rehber, Gülbeng, Bade, Dem, Kadın Erkek eşitliği, Dört Kapı Kırk Makam, Hz. Ali’nin ilahi oluşu vb kavramlar ve ritüeller en yoğunluklu biçimiyle Anadolu cografyasinda vücut bulabilmistir. Bu ritüeller bile Aleviliğin, İslamiyetin dışında kendine özgü kuralları olan bir inanç olduğunu da göstermektedir.

İslamiyetin dışında ve bu kendine özgü inanç kurallarıdır ki, Anadolu Aleviliginin oluşum sürecine kaynaklık eden Hace Bektaşi Veli, Hallacı Mansur, Nesimi, Yunus Emre, Şah Hatayi, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet ve niceleri gibi bilgelerin tarih sahnesinde yer almasına önayak olmuştur.

Aleviliğin asimilasyonuyla, daha doğrusu asimile edilmeye çalışılmasının detaylarına girmeden önce, Alevi sözcüğünün kökeni ve anlamıyla ilgili bazı tespitleri anımsamakta fayda var kanımca.

Alışagelen Alevi sözcüğünün anlamlarından birisi Aleve ait, ışığa ait, ışık insanı, veya ışıktan gelen, alevden gelen demektir. Hatta bu tanımlamanın kanıtlarından birisi, geçmişte uzun bir süre Alevilerin Işık İnsanı (Işık Taifesi) olarak tanınması gösterilebilir. Işık Taifesi, Alevilere 17. yüzyıldan önce verilen isimdir. Ve bu inanışın Anadolu’da yayılması ve yerleşmesi için çalışan ozanlara “Işık” denirdi. Ancak Osmanlının baskılarından ve katliamlarından, yani asimilasyon politikalarından kurtulmak için Işıklar süreç içinde Aşık adını aldılar.(*)

Kısaca vurgulamak gerekirse, Işık Taifesi, hükmedenlerce ‘kafirlerden de kötü bir taife’ olarak kabullenildiği için, bu sözcükten kurtulmak için arayışa giren Işıklar, Alevi sözcüğünü kullanmaya başladılar. Çünkü Alevi sözcüğü, aynı zamanda Işık Taifesi anlamına geliyordu.

Bu kısa tanımlama ve betimlemelerden sonra Aleviliğin sadece Osmanlı’da değil, Mezopotamya’da, Anadolu’da ve Balkanlarda da tarihin çeşitli evrelerinde baskılara, yasaklara ve katliamlarla karşı karşıya kaldığını görüyoruz.

Anadolu, Balkanlar ve Mezopotamya’ya kadar bir coğrafyada hüküm süren Bizans İmparatorluğu döneminde de (325 -1325 yılları arasında), Anadolu’da Hristiyanlık dışındaki birçok inanç üzerinde çeşitli yasaklar, baskılar, katliamlar ve dolayısıyla asimilasyon politikaları uygulanmıştır.

Bizanslılarca Büyük Konstantin olarak tanınan İmparator I.Konstantin, toprakları içersinde Hristiyanlık dışındaki tüm inanışları yasaklamış, diğer inançların mabetlerini, inanç merkezlerini yakıp yıkmıştır. Bu yasaklardan Anadolu’da yaşayan Aleviler de nasiplerini fazlasıyla almışlardır.

Balkanlar’da, Anadolu’da ve Mezopotamya boylarında hüküm süren Bizans İmparatorluğu yaklaşık 1000 yıllık tarih içersinde Bosna’da, Bulgaristan’da, Ege’de ve Anadolu’da yaşayan Aleviler üzerinde büyük baskı ve katliamlar gerçekleştirmişlerdir (**)

Diğer yandan, Anadolu Alevileri Bizans İmparatorluğunun baskı ve katliamlarından kurtulmak düşüncesiyle, 1071 yılında Anadolu’ya giren Selçuklu ordularıyla ittifak yapmışlardır. Bu ittifak sonucu Anadolu Alevileri ve Selçuklular, Doğu Roma ve Ortodoks Kilisesine karşı büyük bir zafer kazanmışlardır. (**)

Bu tarihten sonra, yani 1178 yılına kadar Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları Amasya, Niksar, Merzifon, Tokat, Sivas, Divriği ve Malatya bölgelerinde Danışmendli Beyliği hüküm sürmüştür.

Ancak yine tarihten öğrendiğimiz gibi, Anadolu’da 13.yüzyılın başından itibaren çok sayıda beylikler oluşmuştur. 13.yüzyılın ikinci yarısında bu değişik beyliklerde Anadolu’da Hace Bektaşı Veli, Mevlana, Yunus Emre, Şeyh Edebali gibi bilgeler Anadolu Aleviliği inancını yeniden inşa etmişlerdir.

Osmanlı Beyliğinin ilk üç padişahı Osman Bey, Orhan Bey ve I.Murat, Bizans ve Balkan Devletlerinin de içinde gizli olarak yaşayan Alevileri yanlarına alarak, dörtyüzyıllık çadırlık bir aşiretten bir imparatorluk temelleri attılar. (**)

Osmanlılarla Aleviler arasındaki ilk yol ayrımı 1402 yılına rastgelir.

Yıldırım Beyazıtın dört oğlu (Süleyman Ç, İsa Ç, Mehmet Ç ve Musa Çelebi ) arasındaki taht kavgaları sırasında Aleviler, Rumeliyi kuşatıp burada devletini kuran Musa Çelebinin yanında yer aldılar. Daha sonra Musa Çelebinin Bizanslı Manuel’e (Mehmet Ç ittifakı) yenilmesinden sonra, Mehmet Çelebi devlet içinde büyük bir Alevi tavsiyesi başlatır.

Ve bu durum sonucunda Osmanlıya karşı ilk Alevi isyanı gerçekleşir. İsyan çok kanlı bir şekilde bastırılır. İsyanın bastırılması sürecinde önce Şeyh Bedreddin’in müridi Torlak Kemal ve yandaşları Manisa’da imha edildi ve Şeyh Bedreddin de Serez’de esnaf çarşısında idam edildi.

Daha sonra Fatih Sultan Mehmet döneminde 1444 yılında Edirne’de birçok Alevi diri diri yakıldı. On beşinci yüzyılın sonlarında Balkan Alevileri, Batı Anadolu Alevileri ve Orta Anadolu Alevileri aynı devlet sınırları içinde kaldılar. Ve Balkanlarla, Batı Anadolu’dan Orta Anadolu’ya geri dönüşler başladı.

Selçukluların Anadolu’ya girmesine öncülük eden, yardım eden, Bizanslıları yenen Aleviler böylece kendileri aleyhine devam edecek baskı, yasaklama, katliam ve asimilasyona da öncülük etmiş oldular.

Osmanlı’nın baskıcı, yasakçı düzenine karşı sazıyla, sözüyle isyan bayrağını çeken, bu uğurda idam edilen Pir Sultan, ‘Enel Hak’ dediği için katledilen Hallac-ı Mansur, Şeyh Bedreddin gibi, Hace Bektaşı Veli gibi Yol önderlerini çıkarmış olan Anadolu Aleviliği üzerindeki baskı, yasak, katliam ve asimilasyon politikaları günümüzde de devam etmektedir.

Osmanlı döneminde yaşanan bazı katliamlara kısaca göz atacak olursak (**)

• Osmanlı padişahlarından II.Beyazıt, 1492 ‘de Otman Baba ve birçok müritini katletmiştir.
• Yavuz Sultan selim 40 ile 80 bin Rafizi / Kızılbaşın katledilmiştir.
• Kanuni döneminde, Sünniliğe aykırı görüşleri savunan Oğlan Şeyh İbrahim, Molla Kabız ve Hamzaviller idam edilmiş olup, birçok Kalender Çelebi Ayaklanması bu dönemde çıkmıştır.
• II.Selim dönemindeki kıyım ve katliamlar olanca hızıyla devam etmiş, Yavuz dönemini aratmayacak boyutlara ulaşmıştır.
• III. Murat döneminde, IV.Murat döneminde de bu kıyım ve katliamlar tüm vahşetiyle devam etmiştir.
• Osmanlı bir yandan kıyımlar-kırımlar yapmış, diğer yandan da muhalif olan ve kendisi için tehlike olarak gördüğü kişileri sürgünlere yollamaktan geri kalmamıştır. Bu dönemlerde Karaman, İçel, Bozok, Manavgat yörelerine ve Kıbrıs’a, Şahkulu Ayaklanması’na katılan Tekke ve Hamid ayaklanmacıları Modon ve Koron’a sürgün edilmişlerdir.
• İç Anadolu’da Rafizi ve Kızılbaşlar Rumeli’ye, 1800 yılalrda birçok Bektaşi babası müritleriyle birlikte Kayseri, Tire ve Güzelhisar’a sürgün edilmişlerdir.

Cumhuriyetin kurulmasından sonra da Aleviler üzerindeki baskı ve katliamlar olanca hızıyla devam etmiştir.

• 1921 yılında Koçgiri ve 1938’de Dersim İsyanından sonra birçok Alevi–Kürt aile batı Anadolu’nun çeşitli şehirlerine sürgün edilmişlerdir.

• 70’li yıllarda Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta, 90’lı yıllarda Gazi’de, Ümraniye’de ve Madımak’ta katledilen Aleviler, sadece fiziki katliam ve saldırılara değil; siyasal, ekonomik, psikolojik saldırılarla da karşı karşıya kalmışlardır.

Cumhuriyetin kurulmasından sonra, 1924 yılında çıkarılan bir kanun ile köye camii yapma zorunlu hale getirilmiştir. 1925 yılında da Tekke ve Zayiyelerin kapatılması kanunu çıkarılmıştır Oysa uygulamaya baktığımızda, Alevi Bektaş tekkeleri dışındaki inanç kurumlarının kapatılmadığı, Alevi Bektaşi inancı dışındaki inançların yaşamlarını serbestçe sürdürdükleri görülmektedir.

60 yıllarda Anadolu’da köylerde kapalı bir toplum şeklinde yaşamaya mahkum edilen, inançlarını yaşamaları değişik yöntemlerle yasaklanan, baskı altına alınan, Sünni islama entegre edilmeye çalışılan Aleviler, özellikle şehirlerde çok büyük psikolojik ve sosyolojik baskılara maruz bırakılmışlardır.

1960’lardan 1980 darbesinden öncesine kadar sol siyasetler içersinde, devrimci örgütlenmelerle birlikte hareket eden Aleviler, özellikle 80 darbesinden sonra uygulanan koyu ve faşist depolitizasyon sonucu, ayrı bir örgütlenme içersine girdiler.

Depolitizasyon, baskı ve asimilasyon politikaları karşısında kendisini ve inanç değerlerini koruma refleksiyle, önceleri saklanan, inkar edilen Alevi kimliği, artan bir biçimde ve hergeçen gün daha cesurca ifade edilmeye başlanmıştır.

Bu sürede onlarca dernek, vakıf vb kurulmuş ve Anadolu Aleviliği örgütlenme açısından da büyük bir ivme kazanmıştır.

12 Eylül askeri faşist darbesinden sonra, ülkede hüküm süren faşist yasalar nedeniyle tüm emek cephesinin karşı karşıya kaldığı, sosyal, ekonomik ve siyasal haksızlıklar ve baskılardan Aleviler de etkilenmişlerdir. Ve üstelik Aleviler üzerinde ayrıca inanç anlamında da, “Bu ülkenin yüzde 99’u Müslümandır”, iddiasını kanıtlamak için, öncelikle okullarda din dersleri zorunlu hale getirilmiştir.

86 bin camisi ve 100 binden fazla din görevlisi ve 5 bakanlığın bütçesinden daha fazla bütçesi olan Diyanet İşleri Başkanlığıyla asimilasyon politikaları sistemli bir şekilde hayata geçirilmeye çalışılmıştır.

Alevilerden alınan vergilerle, bu Diyanet İşleri Başkanlığı finanse edilmiş, Alevi çocuklarına zorla Sünni İslam öğretilmeye çalışılmıştır.

Evlerde, okullarda, işyerlerinde Alevi inancına sahip insanlar her türlü sindirme ve baskı politikalarıyla karşı karşıya bırakılmıştır.

Alevi köylerine zorla Camiler inşa edilmiştir.

Sözümona Demokratikleşmeye çalışan ve Avrupa Birliğine girmeye can atan, bu uğurda memleketi emperyalistlere peşkeş çekenler, “Alevi” isminin bile kullanılmasına tahammül gösterememişlerdir. Alevi ismi derneklerimizde mahkeme kararları sonucu kullanılmaya başlamıştır.

Alevi vatandaşların, çocuklarına zorla başka bir inancın öğretilmesini istemedikleri için yaptıkları başvurular ve açtıkları davalar reddedilmiştir ve reddedilmektedir. AİHM devam eden davalar bulunmaktadır.

Bugün Alevilik çok büyük bir kuşatma altındadır. Bu kuşatma çok çeşitli şekilde hayat bulmaya çalışmaktadır. Bir yandan Anadolu’da oluşan Işıklar, Babailik ve Kızılbaşlılığı hiçe sayan, bu inanç ve rütüelleri sisteme yamamak isteyen, islamın içine çekmeye çalışan, “Biz islamın özüyüz”, “Biz İslamız” diyen iç düşmanları vardır Anadolu Aleviliğinin. Bu kesimlerin büyük kısmı sistemden ve kompradorlardan beslenmektedir. Bu kesimler, demokratik bir içeriği olan, ülkede sürdürülen demokrasi ve insan hakları mücadelesinin hep bir parçası olmaya çalışan, emek cephesiyle omuz omuza alanlarda olan Anadolu Aleviliğini asimile etme vizyonu ve misyonuna sahiptirler.

Bir yandan Demokratik Alevi Hareketini asimile etme misyonu ile görevlendirilmiş çeşitli kişi, kurum ve çevreler, Anadolu Aleviliğini sadece islamla değil, emperyalist politikalarla da entegre etmeye çalışmaktadırlar.

Diğer yandan emperyalistler ve onların işbirlikçileri, çıkarları doğrultusunda Irak’ta, Latin Amerika’da, Afrika’da ve Asya’da, hatta yanıbaşımızda katliamlarına devam ederlerken, ülkemizde ise demokrasi ve insan hakları savunuculuğuna soyunmuşlardır. Başını Amerikan emperyalistlerinin çektiği ve Avrupa Birliği emperyalistlerinin destek verdikleri, adına BOP denilen projeye de bir cümleyle vurgu yapmakta fayda görmekteyim. Kuzey Batı Afrika’dan, tüm Önasya ve Ortaoğu’yu içine alan ve nihai olarak Orta Asya’ya açılmak, oraları işgal etmek ve bu bölgelerin yeraltı-yerüstü zenginliklerini, dolayısıyla dünyayı yeniden paylaşmak isteyenlerdir ülkemizde demokrasi ve insan hakları savunuculuğuna soyunanlar.

Basra’da, Irak’ta, Liberya’da, Filistin’de ve Lübnan’da yıllardır binlerce insanı kadın-çocuk, genç- yaşlı ve sivil demeden katledenler, ülkemizde ikiyüzlü bir şekilde azınlık hakları savunuculuğu yapmaktadırlar.

Tam da bu noktada, 40 yıldır Avrupalı emperyalist blokun kurulması sürecinde kendisi de yer almak isteyen, ama bir türlü kapısından içeri girilemeyen Avrupa Birliği ve onun politikalarının da nasıl bir asimilasyon politikası olduğunu söylemekte fayda var.

Bilindiği gibi, 6 Ekim 2004 tarihinde Avrupa Birliği İlerleme Komisyonunun hazırladığı bir raporda ilk kez, “Alevi Azınlık” ve “Kürt Azınlık” deyimleri kullanıldı. Hem de ‘Alevi Azınlık’ ifadesiyle Aleviliği islamın içindeymiş gibi göstermeye çalıştılar.

Avrupa Birliği kaynaklı ve bugüne kadar aşağı yukarı tüm hükümetler zamanında aynı politik uygulamalarla devam eden asimilasyonu daha iyi algılayabilmek için bu bir iki şey daha söylenmesi zorunluluğu vardır. Bu konuyu iyi algılayabilirsek, sanırım yüzyıllardır Anadolu’da sürdürülen Asimilasyonun günümüzde aldığı en son şekli de gözler önüne sermiş olacağız.

Bu azınlık tanımlamaları karşısında Cumhurbaşkanından Başbakana ve Bakanlara, diğer tüm siyasi parti yöneticilerinden, demokrat geçinen ana muhalefet partisi başkanına ve diğerlerine kadar, istisnasız tümü “Alevi” ve “Kürt” sözcüklerine karşı tahammülsüzlüklerini ibret verici bir şekilde, bir kez daha gözler önüne serdiler. Dünyaya ve Avrupa’ya karşı demokrat görünen bu kişi ve kesimler, iş “Alevi” veya “Kürt” meselesine gelince derhal “muhafazakar” ve “asimilasyoncu” tavırlarını ortaya koymaktan kaçınmadılar.

Ayrıca Alevi-Bektaşi kitlesi tarafından itibar görmeyen, Anadolu Aleviliğini Sünni İslama yamamaya çalışan sözümona bazı Alevi kökenli yazar, çizer, bazı kişiler de, bu ifadelere karşı sağcı, gerici ve kafatasçılarla aynı paralellikte açıklamalarda bulundular. Yıllarca ülkede Alevilerin ve devrimci çevrelerin yaşadığı onlarca katliamı yapanlarla kol kola gelenleri ibretle görmekteyiz. Bunlar faşistlerin kurultaylarına katılmakta ve Aleviliğin asimilasyonu ve entegrasyonunu açıktan, pervasızca savunmaktadırlar.

AB İlerleme raporu karşısında Demokratik Alevi Hareketinin üst çatı örgütü olan Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) ve bileşenleri ile Avrupa’da 9 ayrı ülkede örgütlenmiş federasyonlardan oluşmuş olan Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonları 10 Ekim 2004 tarihinde bir basın açıklaması yaparak :

• Siyasi iktidarın ABF Alevi Birlikleri Federasyonu ile masaya oturmasını,
• Aleviliğin Anadolu’ya özgü bir inanç olduğunu, Cem’den Semah’a, Semah’tan Müsahip’liğe kadar yaşayan öğretisi ve uygulaması ile bir bütün olduğunu diğer inançlarla farklılığını koruduğunu,
• Alevilerin inanç merkezleri Cemevlerinın yasal bir statüye kavuşturulmasını,
• Alevi çocuklarına zorunlu din dersi uygulamasının sona erdirilmesini,
• Diyanetin lağvedilmesini
• Alevi köylerine yapılan camilerin Cemevlerine dönüştürülmesini
• Kimliklerden din hanesinin kaldırılmasını talep etmiştir.

Sonuç olarak binlerce yıldan bu yana öğretisiyle, felsefesiyle, ilkeleriyle ayrı bir inanç olan yaşamakta olan Alevilik ve özellikle de Anadolu Aleviliği, tüm baskı, yasak, katliam ve asimilasyonlara karşı dimdik ayakta durmuştur. Fakat bu karşı duruş her zaman haksızlıklara, baskılara karşı birlikte hareket etmekle sağlanmıştır.

Demokratik Alevi Hareketi, Alevilik sorununu ülkede sürdürülen demokrasi mücadelesinden, insan hakları mücadelesinden ve emek mücadelesinden ayrı görmez, göremez. Bundan sonra da, sorunlarını, ülkedeki diğer sınıf ve katmanlarla birlikte çözüme kavuşturabilir.

Demokratik Alevi Hareketinin ve Alevi Bektaşi Federasyonunun en önemli örgütlerinden olan ve ülkede 41 şubesi bulunan PSAKD kurulduğu tarihten bu yana ülkede sürdürülen demokrasi mücadelesinin önemli yapı taşlarından ve demokrasi mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olmuştur. İnsan hakları ihlallerine, demokratik hukuk normları ile tezat olan yargısız infazlara ve benzeri uygulamalara karşı olmuş ve bu karşıtlığını demokrasi güçleriyle birlikte alanlarda omuz omuza vererek pratik bir tavra da dönüştürmüştür.

PSAKD, tek başına Alevi meselesinin çözümlenmesi ile ülkemizdeki demokrasi meselesinin çözümlenmeyeceğini; ülkedeki demokrasi sorununun köklü bir şekilde çözümlenmesi ile etnik ya da dini azınlıklar sorunlarının ve diğer sorunların da birlikte çözümleneceğinin bilincindedir.

Son söylenecek şey, Demokratik Alevi Hareketinin ve Anadolu Aleviliğinin büyük bir kuşatma altında ve her türden saldırılarla karşı karşıya olduğu asimilasyon politikalarına bugüne kadar prim vermediği gibi bundan sonra da veremeyeceğidir.

Erdal YILDIRIM
PSAKD MYK Üyesi
İstanbul 10.09.2006


(*) Aleviliğin Gizli Tarihi, E. Çınar
(**) Aleviliğin Kayıp Bin Yılı, E. Çınar

http://www.pirsultan.net/kategori.asp?KID=15&ID=78&aID=201


30 Mart 2010

Aleviler : Anayasa paketi antidemokratik

Aleviler: Anayasa paketi antidemokratik

'AKP, bizi bir yıl oyaladı'

Aleviler : Anayasa paketi antidemokratikAlevi örgütleri, paketin uzlaşmadan uzak ve antidemokratik olduğunu açıkladı.

Alevi sivil toplum kuruluşları temsilcileri, AKP iktidarının Meclis’e getirmeye hazırlandığı anayasa taslağını antidemokratik olduğu, uzlaşma metni olmadığı ve çeşitli halk kesimlerinin gereksinimlerine yanıt vermediği için desteklemediklerini belirttiler.

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Ali Balkız, Alevi açılımı gibi anayasa değişikliğinin de içinin boş olduğunu ifade etti. Alevilerin, zorunlu din dersleri ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması taleplerinin yeni anayasa paketinde yer almadığına dikkat çeken Balkız, “AKP bir yıldır Alevileri oyaladı, istemlerimizi sulandırdı, bulandırdı, ipe un serdi. Bizler açılım sürecinin bu şekilde sonuçlanacağını öngörmüştük. Anayasa değişikliği paketini bu nedenle desteklemeyeceğiz. Olası bir referandum olması halinde de Alevi halkını bu anayasaya oy vermemeye davet edeceğiz” dedi.

Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Tekin Özdil, Türkiye’de değişik inanç gruplarının varlıklarının kabul edilmesini, tüm toplum kesimlerine sunulan hakların Alevilere de verilmesini istedi. Anayasa paketinde bu tür yaklaşımların olmadığına işaret eden Özdil, “Özgürlükçü, sivilleşmiş, demokratikleşmiş bir anayasa söz konusu değilse, bu ülkenin geleceği ile ilgili geçmişte yaşanan sıkıntılar tekrar yaşanacaksa biz bu anayasa taslağını desteklemiyoruz” diye konuştu.

Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, Türkiye’de herkesin mevcut anayasaya karşı olduğunu ancak AKP’nin kendi anayasasını dayattığını vurguladı. Geçmez, yazılı açıklamasında, “Beklentimiz anayasanın tüm yurttaşların beklentisine eşit durabilmesidir. Devlet dinden elini çeksin. Bir yandan insanlara ‘özgürlükçüyüm, eşitlikçiyim’ derken öbür taraftan müşteşarlık kurarak şeyhülislamlığa bir özenti var” ifadelerine yer verdi.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Fevzi Gümüş, yeni bir anayasaya gereksinim olduğunu, ancak AKP’nin “Ben yaptım oldu” anlayışıyla toplum kesimlerini dışladığını söyledi. AKP’nin anayasa değişiklik paketinin 12 Eylül darbesinin ruhunu yansıttığını vurgulayan Gümüş, şöyle devam etti: “Laikliğin tesisine ilişkin bu anayasa paketinde hiçbir düzenleme yok. Biz Aleviler olarak AKP’nin bu yanlıştan dönmesini, eğer gerçekten demokratik, özgürlükçü bir anayasa hazırlayacaksa toplumun değişik kesimlerinin beklentisini karşılayacak, Alevilerin istemlerini de içerecek bir anayasa taslağının hazırlanmasını istiyoruz.”

‘Desteklemeyeceğiz’

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Tokat Şube Başkanı Muharrem Erkan, AKP’nin hazırladığı anayasa taslağının, özgürlükçü ve demokratik bir ortam oluşturmaktan oldukça uzak olduğunu belirtti. Erkan, Alevilerin taleplerinin dikkate alınmadığını ifade ederek seçim barajını indirmeyen ve inanç özgürlüğünü sağlamayan bir anayasa paketini desteklemeyeceklerinin altını çizdi.

Dünya Ehl-i Beyt Vakfı Genel Başkanı Fermani Altun, anayasa değişikliği paketinin, yapılması gereken temel demokratik normların tamamını kapsamadığını savundu.

Mehmet MENEKŞE / Cumhuriyet - 29 Mart 2010

31 Aralık 2009

"Çarşı Muaviye'ye karşı"

"Çarşı Muaviye'ye karşı"

Necdet Saraç

"Çarşı Muaviye'ye karşı"


Ankara’da yapılan büyük Alevi mitingine katılmış biri olarak geçen hafta, 8 Kasım’da İstanbul Kadıköy Meydanı’na gelerek bir adım öne çıkacak olanlar, aynı zamanda 9 Kasım sabahı ‘ben de oradaydım’ diye gururla işine, okuluna, fabrikasına, mahallesine gidecek olanlardır diye yazmıştım.
Gerçekten de öyle oldu. Bir adım öne çıkma cesareti gösterenler bu haklı gururun da sahibi oldular. İstanbul mitingine katılamayan, televizyondan izleyenlere, gazete veya internet sayfalarındaki insan selini andıran fotoğrafları görenlere ise ne yazık ki “keşke ben de orada olsaydım” demek düştü.

ABF’nin düzenlediği “ayrımcılığa karşı eşit yurttaşlık hakkı” başlıklı mitinge, yansıyan görkemli, renkli ve coşkulu kalabalık, yaklaşık 20 yıllık Alevi örgütlenmesinin ve Alevilerin uzun yıllara yayılan özleminin dışa vurumuydu.

Çoşku o kadar büyüktü ki, yukarıdan çekilen fotoğraflarda bile tek kareye sığmayan kitle için, sahneden gelen sesi duyup duymamak, kimin ne söylediğini anlayıp anlamamak önemli değildi.

Çünkü coşkunun kaynağı, yıllardır yaşanan sindirilmişliğin, suskunluğun kırılması, korku duvarlarının yıkılmasıydı. Korku duvarı yıkılıp, özgüven, elini kolunu sallayarak meydana çıkınca, alana sığmayıp Haydarpaşa Tren İstasyonu önünde kalan da, Salı Pazarı’nda kalan da, yada meydan da kendine yer bulan da aynı heyecanı, aynı coşkuyu paylaşıyordu.
Heyecan ve çoşku yalnızca türkülere değil, Sultanbeyli gençlerin yazdığı gibi pankartlara da yansıyordu: “Boynumda Zülfikar, duvarımda saz, ben Aleviyim, bunu yüreğine yaz

"Çarşı Muaviye'ye karşı"

Her yaştan, her tipten, her kesimden insan Kadıköy’deydi. Yaratıcılıklarıyla ve cesaretleriyle, neredeyse bütün solcuları kıskandıran Beşiktaş’ın taraftar grubu Çarşı’da oradaydı.
Çarşı,açtığı pankartla yüzbinlerin duygusunu üç kelimeye sığdırmıştı: Çarşı Muaviye’ye karşı”.

30 Aralık 2007’de Köln’de, 2 Temmuz 2008’de Madımak önünde, 9 Kasım 2008’de Ankara’da yapılan görkemli ve coşkulu mitinglere katılan biri olarak, Kadıköy mitingi diğerlerine göre daha da geniş bir bileşimi yansıtıyordu.
Miting ÇARŞI’dan KAOS’a, CHP’den DTP’ye, ÖDP’den ADD’ye, TDH’dan TKP’ye kadar çok geniş bir siyasi yelpazeyi kucaklıyordu. Hacıbektaş’tan Diyarbakır’a, Ordu’dan, Datça’ya, Metz’den Berlin’e, Türkiye’nin ve Avrupa’nın dört bir yanından Aleviler Kadıköy’deydi. Kars federasyonu da, İmranlı dernekleri de. Elinde Atatürk ve Türk bayrağı taşıyan yüzlerce kişi, Ferhat Tunç’un Kürtçe parçasıyla halay çekiyordu. Seval Şam ile Sabahat Akkiraz aynı sahnede deyişleri seslendiriyordu. Hacı Bektaş ile Pir Sultan, Deniz Gezmiş ile Hüseyin İnan, Seyit Rıza ile Muhlis Akarsu aynı alanda semaha durabiliyor, deyiş söyleyebiliyordu.

Bu resim Türkiye’ydi ve olması gerekendi.

Alevi hareketi, asla yan yana gelemeyecek gibi duranları, yada böyle gösterilenleri yan yana getirerek, bunun mümkün olabileceğini, laik, demokratik ve özgür bir Türkiye için yeniden hayal kurulabileceğini gösteriyordu. Nitekim, Alevi kimlikleriyle alanı dolduran yüz binler, kimliklerinden utanmadan, mezheptir, dindir, değildir tartışmasına takılmadan, pankartlarıyla, sloganlarıyla, türküleriyle, demokrasiye dair ne varsa, sola dönük yüzlerinden yansıyan bir ışık olarak Kadıköy’den yükselerek Türkiye’nin ve Avrupa’nın dört bir yana yansıdılar. Kadıköy’den yükselen ışığın gücünün, karamsar ve umutsuz yürekleri aydınlatmasına, “evet değişim mümkündür” dedirtmesine yazılı ve görsel “büyük” basının sansürleme çabası ile yetmedi. Alevi ışığı sansür engelini de delip geçti…

"Çarşı Muaviye'ye karşı"

Yeni ve modern tarzdaki örgütlenmesiyle, marabalığı, sürekli yönetilmeyi, üçüncü, dördüncü, beşinci adam olmayı reddeden Aleviler, yan yana geldiklerinde dağları devirebileceklerini de gördükleri için, kendi ezberleri dahil, bütün ezberleri bozarak sorunlarının çözümünün siyasal iktidardan ve demokratikleşmeden geçtiğini de açıkça ilan ettiler.
Nitekim mitingte, ABF bileşenleri adına yapılan bütün konuşmalarda bu vurgu açıkça öne çıktı. Üstelik, konuşmalardaki vurgular yalnızca durum tespiti yapmakla da sınırlı kalmadı; Alevilerin sorunlarının çözümünün kendi ellerinde olduğunun da altı kalınca çizildi.

Bu miting, sorunların çözülmemesinin, çözülüyor gibi yapılarak, demokratikleşmenin sürekli ertelenmesinin mevcut siyasal iktidara yeni fırsatlar sunmayacağı gibi tersine siyasal iktidarın hareket alanının iyice daralacağını göstermiştir. Hem siyasal iktidara, hem de kendi kaderine “yeter artık” diyen bu miting aynı zamanda, sorunlar çözülmediği taktirde, Kadıköy mitingine katılamayıp “keşke ben de orada olsaydım” diyenlere, yeni ve daha da kitlesel mitinglere katılmak için yeni fırsatlar sunulacağını da işaret etmiştir.

Kaynak : Alevihaberajansi.com - 12 Kasım 2009

http://www.alevihaberajansi.com


8 Kasım 2009

Alevilerden Kadıköy çıkarması

"Alevilerden Kadıköy çıkarması

08.11.2009-Pazar

Alevi Bektaşi Federasyonu öncülüğünde Kadıköy'de "Ayrımcılığa Karşı Eşit Yurttaşlık Hakkı" mitingi düzenlendi.

"Alevilerden Kadıköy çıkarması



Yüz bin Alevi: Hükümeti 'dara' çekeceğiz



200 Bini Aşkın Kişi Alevilere Eşitlik İçin Kadıköy'deydi



Yüzbinlerce Alevi Kadıköy'de buluştu





Aleviler "artık yeter" dedi







Alevi mitinginde "Diyanet kaldırılsın" pankartları

Alevi mitinginde "Diyanet kaldırılsın" pankartları

Alevi Bektaşi Federasyonu, Pir Sultan Abdal Derneği ve çeşitli Alevi örgütleri üyelerinin katıldığı ''Ayrımcılığa Karşı Eşit Yurttaşlık Hakkı'' mitingi Kadıköy’de yapıldı. Mitingte açılan 'Diyanet kaldırılsın' pankartı dikkat çekti.

alevi

ALEVİ

200 Bini Aşkın Kişi Alevilere Eşitlik İçin Kadıköy'deydi200 Bini Aşkın Kişi Alevilere Eşitlik İçin Kadıköy'deydi

AYRIMCILIĞA KARŞI EŞİT YURTTAŞLIK MİTİNGİ

Hükümetin Alevi hakları konusunda attığı adımları samimiyetsiz olarak niteleyen üç Alevi örgütünün başkanı eşitlik ve insan hakları çerçevesinde adımlar atılmasını istediler. Alevileri bu samimiyetsizlik karşısında birlikte hareket etmeye çağırdılar.

Aleviler zorunlu din dersinin kaldırılmasını, Diyanet İşleri'nin lağvedilmesini ve 33 kişinin yanarak öldüğü Sivas'taki Madımak Oteli'nin müze olmasını ve cemevlerinin ibadethane sayılmasını istiyorlar; "Alevi köylerine cami yapılmasını ve imam gönderilmesin" diyorlar.

Bu taleplerle bugün Alevi örgütlerinin çağrısıyla toplanan 200 bini aşkın kişi ayrımcılığa karşı eşit yurttaşlık istediler. Hükümeti Alevilerin hakları konusunda samimi olmaya çağırdılar.

Aleviler üç koldan Kadıköy'e geldi

Saat 11.00'de Tepe Natilius, Salı Pazarı ve Numune Hastanesi'nin önünde toplanan kitleler üç ayrı koldan Kadıköy'deki otobüs durakların bulunduğu bölgede kurulan sahnenin etrafında toplandılar.

Alevi örgütlerinin yanı sıra siyasi partiler ve örgütlerin de destek verdiği eyleme çok sayıda milletvekili ve sendikacı da katıldı. Onlardan bazıları şöyle:

Tunceli Bağımsız Milletvekili Kamer Genç, Demokratik Toplum Partili (DTP) milletvekilleri Ayla Akad ve Şerafettin Halis, İstanbul Bağımsız Milletvekili Ufuk Uras, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Genel Başkanı Sami Evren, Eğitim-Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekilleri Mehmet Sevigen, Mustafa Özyürek ve Mehmet Ali Özpolat ile İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin, Ercan Karakaş, Hakan Tahmaz, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Sekreteri Tayfun Görgün, Emek Partisi (EMEP) Genel Başkanı Levent Tüzel, Eşber Yağmurdereli, Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) Genel Başkanı Alper Taş, Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Başkanı Erkan Baş ve Halkevleri Genel Başkanı İlknur Birol.

Ezilenlerin Sosyalist Partisi Girişimi (ESP), Emekçi Hareket Partisi (EHP), Yeşiller, Özgürlükçü Sol Hareket, Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP), Demokratik Sol Parti ve çok sayıda sivil toplum örgütü de mitinge destek verdi.

Hükümete samimi ol çağrısı

Kitlenin alana gelmesiyle başlayan mitingde önce 2 Temmuz 1993'te Madımak Oteli'nde çıkan yangında hayatını kaybedenler için bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu.

Sık sık "Sivas'ın hesabı sorulacak", "Diyanet işleri kaldırılsın", "Kahrolsun AKP" sloganlarının atıldığı miting semah gösterisi ve müzik dinletisiyle devam etti.

Hacı Bektaşi Veli Dernekleri Genel Başkanı Tekin Özdil, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Fevzi Gümüş ve Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Başkanı Ali Balkız konuşma yaptılar.

Üçü de halkların kardeşliğinden ve bir arada yaşamanın öneminden bahsettiler. Hükümetin "Alevi açılımını" ve Alevi Çalıştayı'nı eleştirdiler. "AKP'nin kendi Alevisini yaratmaya çalıştığını, buna tüm Alevilerin birlikte karşı çıkması gerektiğini" söylediler.

Özdil, Gümüş ve Balkız da "Cemevlerinin ibadet hane sayılması talebi bölücülüktür" diyen Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, Tunceli ziyaretinde ayakkabıların çıkartarak cemevine giren Abdullah Gül'ü, Recep Tayyip Erdoğan'ı ve Madımak'ı otel yapmayan Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ı eleştirdiler.
Alevi hakları konusunda samimiyetsiz buldukları yetkilileri eşitlik zemininde düzenlemeler yapmaya ve Alevilerin kazandıkları mahkeme kararlarını uygulamaya çağırdılar.

Miting, yapılan konuşmaların ardından Emre Saltık, Sabahat Akkiraz, Şevval Sam, Ferhat Tunç, Edip Akbayram ve Suavi'nin şarkıları ve çekilen halaylarla sona erdi.(BÇ)

Bawer ÇAKIR - bawer@bianet.org
İstanbul - BİA Haber Merkezi - 08 Kasım 2009, Pazar

http://www.alevihaberajansi.com----------------------------------------------

*Alevilerden Kadıköy çıkarması

*PSAKD Genel Başkanı Fevzi Gümüş'ün Miting Konuşması

*ABF Genel Başkanı Ali Balkız'ın Miting Konuşması
---------------------------------------

Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

15 Haziran 2008

Aşk Ola (Alevilik)

AŞK OLA (ALEVİLİK)

Ahmet Yesevi’den - Hacı Bektaş’a, Nesimi’den- Şah İsmail’e, Şah Kulu’ndan – Karaca Ahmet’e, Pir Sultan Abdal’dan – Ateşe Semah dönenlere. (Madımakta Nara Yananlara) zulme direnmek var olma nedenidir.
Zulmün, katliamların ve vahşetin var olduğu kadar biz, Aleviler varız. Çünkü; biz varız. Katliamlar var ve vahşet devam etmektedir..

Tarihten bu yana, bütün inançların en güzel yanlarını almışız. Bizde ölüm olmaz.
Biz hep hakka yürümüşüz.
Hakka yürüyen bütün canlara selam olsun…

Selam olsun, Kaygusuz Abdal’a.. Ne söylemişti; bir dörtlüğünde..
Ey yüce Tanrı,
Kıldan köprüler yaptırmışsın,
Kullarım gelsin, geçsin diye,
Kulların şöyle dura, dursun..
Yiğit isen, sen geç Tanrı..”

Tanrısını sorgulamaktadır.!
Tanrısıyla pazarlık yapmaktadır..!
Neden.?
Çünkü bizim Tanrımız adildir.
Zulüm etmez.
Bizim Tanrı anlayışımızda; Tanrı bizim bedenimizde tecelli etmiştir.
Tanrı evi bizim gönlümüzdedir.
Bizim Tanrı anlayışımızda tapınma yoktur.. Adil olmadığını düşündüğümüz her türden yönetime (Tanrımız olsa bile) soru sorma ve direnme hakkımız vardır.
Onun içindir ki; Kaygusuz Abdal Tanrısına, böyle bir köprünün adil olup, olmadığını sorgulamaktadır.

Selam olsun Pir Sultan Abdal’a.. O direncin sembolü yüce pirimiz Azrail ’e ne demişti;
“..................
Sen kulların canın alırsın,
Peki, senin canın, kim alacak”

Yine burada, Tanrının kendi adına işlerini yürütmek üzere seçtiği melekleri sorgularken; yine Tanrıya gönderme yapar ve sorgular. Onun canını kim alacak…!

İşte; hiçbir inanç sisteminde olmayan bir yanı vardır. Aleviliğin.! Sorgulama, soru sorma.?

Yüce pirimiz, Hacı Bektaş Veli’nin de dediği gibi, "Bilimden gitmeyen yolun sonu karanlıktır" derken; inancımızın bilimsel olduğunu vurgulamaktadır..
Ancak; Aleviliği anlayabilmek bununla da mümkün değildir…

Kendi inanç anlayışıyla, herhangi bir inanç mensubu; incelemeye tabi tutarsa tutsun, şablon uymayacaktır...
Şablon uymaz, Çünkü; Alevilikte; saz vardır, sazla ibadet, Semah vardır, dünyanın kendi etrafında döndüğü gibi.

Alevilikte hak vardır.
Musaip kardeşlik gibi, Kirvelik vardır.
Rızalık almak vardır.
Merkezinde insan vardır, sevgi vardır inancında..

Bunun içindir ki; 72 inanca bir gönül gözü ile bakar. Bundandır, "incinsen de incitme"…!
Bu nedenledir ki; hoşgörü inancının temelidir.

Koca pirimiz, "eline, diline, beline sahip ol" derkende üstün insan olma erdemine sahip, haktan ve adaletten yana olan bir inancın öğretisi olduğunu vurgulamıştır..

Ağır hakaretlere maruz kalmış, kimsenin inancına, hakaret etmemiş. Tarih boyunca katliamlara uğramış, Nice zalimce vahşetler yaşatılmış olmasına rağmen, zulüm etmemiş…
işte; Sevgi bizim dinimizdir, Kabemizde insandır. Biz başka dine inanmayız.. derken kendi inanç sistemini tarif etmiştir, Alevilik…
Bu gün ülkemizde, barışın ve kardeşliğin temel unsurudur Aleviler.. Bizi tanımıyor, olsalar bile..

Aşk ola derken Alevilik, halk dini ve halkın inancı olduğunu aşk ile yoğrulduğunu anlatmıştır..
Halk inancıdır. Çünkü; ne yönetenin çıkarı söz konusudur, ne müftünün.. Nede, zulüm kudretine sahip, zalim kadı’nın çıkarı söz konusu değildir. İnancında..

Koca Yunus Emre derki; Tanrısına;
“Ey Tanrı, cehennem yaptırmışsın,
İçinde, kordan ateşler yanan.
Şeytanın kandırdığı kulların için.
Şeytanı yakacak ateşin yok mu? Senin.”

Buradan şunu anlayabiliriz..

Bir inanç daha yoktur ki; Müslümanlık, Yahudilik ve de Hıristiyanlık olsun.. Soramaz bu soruyu Tanrısına..
Hal böyle iken, biz Aleviler, herhangi bir dine, inanca bağlı olamayız ve bizim kendi inancımız vardır.. Var çünkü; bizim ne Camimiz, ne Kilisemiz ve de Havramız.. Bizim inancımız Alevi / Bektaşilik ve mağbetimiz, Evrendir. Onun için Evrene Semah döneriz..

Alevileri, kim; camiye benzer cem evine, sokmak isterse istesin; başı türbanla bağlanmış kızlara ilahilerle tef eşliğinde semah döndürürse döndürsün, bu oyun geri tepecektir, böyle biline.. Fettullah ile birlikte İzzettin Doğan kontrolünde.. Cami de bizim, kuranda bizim, oruçta bizim diyerek, haremlik selamlık ayrılmış insanlarımız.. Alevi canlarımızın, bu Hızır paşalara dikkat etmesi elzemdir, bizim için.. Tarihimiz, bu örneklerle doludur, bunlardan ders almasını bilebilirsek tabiki...!

Bizim inancımızda, olmaz böyle bir şey.. Kadın erkek ayrımı.. Kadınlarımız, kızlarımız türban içinde.

Tarih boyunca, orta asya’dan başlayan, Şamanlık, Hıristiyanlık, Yahudilik, İslamlık ve diğer binlerce inançlardan, yer,yer güzel olan yanlarından alınmışlıklar olsa bile biz onlardan değiliz.. Değiliz çünkü; bizim inancımız barış ister, kardeşlik inancıdır. Bu inanç; haksızlığa uğramış ve dünyanın neresinde bir haksızlık yaşanıyor ve yaşatılıyorsa orada olan bir inançtır. Bir örneği daha yoktur.. Hangi inanç vardır, söylermisiniz.? Güçsüzün yanında, zulmün karşısında olmuş ve olmaya devam eden. Yok böyle bir inanç daha bakın çevrenize lütfen inceleyin..!

Haçlı seferlerinde binlerce İslam’ın kanı döken Hıristiyanlık, İslam’ın bütün dünyaya yayılması için cihat yapan Müslümanlar döker yine insan kanı. Tarihte ve bu günde Filistin de dökülen kan… Var mı? Söyler misiniz.? Alevi inancında..!

Bizim inancımızda, savaş değil, barış ve kardeşlik elzemdir. Kimsenin dinine karışmayız..!

Tarih boyunca, Orta Asya’dan Rum’ eline, Türkü’ne Türkmen’ine, Boşnak’ına, Arnavut’una Balkanlara. Kimsenin ırkına, cinsiyetine ve mesebine bakmadan hepsine barışı ve kardeşliği öğretmişiz..

Eğer; savaş olacaksa.? Zalimin zulmüne karşı olsun. Yine savaşmak gerekse; savunma hakkımızdır bizim..! Silahımız sazımız, mermileri Türkülerimizdir bizim. Kimseyi öldürmez. Sakat bırakmaz, top/tüfek gibi, mayın gibi sinsice. Silahtan çıkan yağlı kurşun gibi..!

Bizim inancımızda ölüm yoktur, kendinden olsa bile.. Hakka yürümek vardır, görür her zaman bizi. Yedi kat yerin altında; ne cennet vardır, nede cehennem.. Bizim ulularımız, gökyüzüne süzülür.. Bu fani dünyadan göç etse de bedenimiz..

Bizim inancımız yaşatmaktan yanadır, yaşamdan yanadır.. Onca zulüm yaşanmış ve yaşanıyor olsada..


Aşk ola; bütün yüreği sevgi dolan gönüllere..!

Onun içindir ki; direncin sembolü; Pir Sultan, Şah Hatai ( Şah İsmail) türkülerinde Kul Himmet, Koca Yunus, Kaygusuz Abdal şiirlerinde ve Şeyh Bedrettin destanında, Nazım Hikmet. Bilimdir inancımızda semah,
Güneştir bizim Tanrımız.
Tanrımız; köylünün öküzüyle, ürettiği ürünüyle toprak ilişkisi, Ekmeğine alınteri karışmış işçinin emeğidir, inancımız. Emeğin var olduğu yerde aşk vardır. Aşk inancımızdır bizim..
Kavgayla işimiz olmaz..
Bu nedenledir ki; konuşan kuran insandır ve sazımızdır bizim..
Bizim inancımız, felsefedir. Hümanizmadır. Matematiktir, fiziktir. Akıldır, akıl.. Akla uygun düşmeyen ne varsa kaldırıp atılmalıdır.. Doğma kabul etmez, durmadan gelişir.

Aşık Veysel türkülerinde; toprak bir mezar değil sadık yardır yar.. Toprağın yetiştirdiği çiçek, "benden ala çiçek var mı" derken çiğdem..
Bizim inancımız, üretimden yana olduğu için sömürüye karşıdır. Paylaşımdan yana olduğu için eşitlikten yanadır. Zulme karış olduğu içindir ki; kardeşlikten yanadır..

İnancımız bizim; humanistir.
Çünkü; insandan yanadır.
İnsanı merkezine alır.
Aşk ola derken; insan olabilene aşk ola..

Çünkü; bizim inancımız aşktır, aşk…!

Haydar ATA
14.06.2008