HAK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HAK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2010

BİR DAHA ASLA KATLİAM OLMASIN DİYE, GÜNAHLAR VE KARANLIKLARLA YÜZLEŞELİM.

BİR DAHA ASLA KATLİAM OLMASIN DİYE, GÜNAHLAR VE KARANLIKLARLA YÜZLEŞELİM....


Turan Eser


32 yıl sonra ilk kez katliamın gerçekleştiği Maraş’ta, Alevi Bektaşi Federasyonu ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu öncülüğünde 3 binin üzerinde Alevi ve demokrasi güçleri biraraya geldi. Katliamı lanetlemek, Maraş katliamı dosyasının açılması ve katliamlarla tarihsel bir yüzleşmenin başlatılması için hak ve adalet arayışını, yaşamını yitirenlerin anısı önünde saygıyla durarak dile getirdi.



Alevilerin tarafından bu mitinginde dile getirilen, katliamlarla yüzleşme ve Maraş dosyası açılsın talebi, sadece 32 yıl önce Maraş’ta gerçekleşen katliamla sınırlı değildir. Son bir asırdır, Türkiye’de demokrasi, laiklik, eşitlik, farklı kültürel kimliklerin biraradalığına karşı işlenmiş tüm siyasi cinayetler ve katliamlarla yüzleşme talebidir.

Çünkü Türkiye’nin tarihi etnik milliyetçiliğe ve din temelli geliştirilen katliamlarla doludur. Maraş katliamı bunlardan biridir. Dolaysıyla Alevilerin Maraş katliamının 32 yılında dile getirdiği, katliamlar yüzleşme talebi, tüm katliamlarla yüzleşmeninde çağrısı olarak ta okunmalıdır.

2010 YILINDA HAK KULLANIMINA TAHAMMÜL SİYASETİ YOK

Toplumun vicdanında hak ve adalet arayışına, Maraş katliamıyla birlikte insanlığa karşı işlenmiş tüm katliamlarla devletin yüzleşmesi
çağrısına karşı tahammülün olmadığını AKP hükümetinin yaklaşımlardan biliyoruz. Toplumun en geniş kesimleri Türkiye’de huzurun, barışın ve birarada eşit haklara sahip olarak yaşama istencine açıktan destek veriyor. Fakat AKP hükümeti bu talebi görmezden ve duymazdan geliyor.

Oysa Türkiye toplumunun yüzde 90’nı üzerinde bir çoğunluk barış istiyor. Huzur istiyor. Fakat bu istek ve toplumsal destek, siyasi iktidarın tutumu, etnik ve din temelinde ayrımcılığı destekleyen, hatta şiddet ve linç girişimleriyle besleyen aşırı uçların direnciyle engellenmektedir.
Bunun en somut örneğini 19 Aralık’ta Maraş’ta yaşadık. Alevilerin Maraş’ta gerçekleştirdiği mitingin medyaya yansımayan yüzünde önemli bir gerçek vardı. Bu gerçek ise Maraş halkının mitingi alkışlarıyla, pencereden verdikleri destek selamlarıyla sahiplenmesiydi. Fakat medya kuruluşlarının objektif ve tarafsız haber yapma ilkesi yerine, haberi reting amaçlı dönüştürmesi sonucu, halkın bu mitingte açığa çıkan talebi sahiplendiğini göstermek yerine, bu mitinge neden itiraz ettiğinin bilgisi ve bilincenden yoksun, yaşları 16 ile 25 yaşlarında olan 200 civarında olan ve abileri tarafından kışkırtılmış bir grubu öne çıkardı.

EĞER KATLİAMLARLA YÜZLEŞMİŞ OLSAYDIK, GENÇLER ELİNDE SOPA DEĞİL, KARANFİL TAŞIRDI.

Yaşları 16 ile 25 arasında olan bu gençleri ayrımcı ve ırkçı fikirlere inandırarak kışkırmak, gençlerin sopalarla Maraş’ın sokaklarına sürüklenmesi, başta AKP hükümetini ve tüm siyasi partileri ciddi bir şekilde düşündürmelidir. Beyinleri ayrımcı ideolojilerle teslim alınmış, psikolojileri şiddetle beslenmiş, düşünce sistemleri abilerince işgal edilmiş ve ellerine kalem ya da karanfil yerine, sopa ya da silah tutturulmuş bu gençler hangi akıl ve hangi gerekçeyle, 32 yıl önce gerçekleşmiş, 111 insanın öldürüldüğü, bine yakın insan yaralandığı, evlerin ve dükkanların yakıldığı, vahşice gerçekleşmiş bu katliamdan yana eylem yapması istenir.
Hangi akıl ve hangi eğitim bu geçleri tanığı olmadığı ve yaşamadığı döneme ait bir vahşeti 2010 yılında savunabilir hale getirebilir. Aslında toplumsal huzur ve barışın önündeki en büyük engelin, devletin ve siyasi iktidarların dine ve etnik milliyetçileğe dayalı geliştirdiği çatışma dilidir. Bunu önlemek için bizim somut önerimiz, ilköğretimden başlayarak İnsan hakları dersi ile tüm katliamlar gerçek yönleriyle çocuklara, gençlere eğitim yoluyla aktarılmalıdır. Çocuklarımızın şiddet, katliamlar ve ayrımcılık karşısında duyarlı ve barışsever hale gelmesi, iyi bir insan hakları savunucusu olması hedeflenmelidir.

Çünkü tüm çağdaş ülkelerde ve ileri demokrasilerde, ırçılık, ayrımcılık ve farklı olana yönelik şiddet ve katliam uygulamaları insanlık suçu olarak belirlenmiştir. Türkiye’nin ileri demokrasiye taşımanın yolu ise, Türkiye’nin kendi katliamlarıyla yüzleşmesinden geçer.

SOSYAL BASKI MEKANİZMASINI VE NEFRET SÖYLEMİNİ İKTİDAR ÜRETİYOR

Eli sopalı gençlerin, Alevilere ve adalet arayışı mitingine karşı, gerici, ayrımcı, ırkçı dil ve şiddetle beslenmiş nefret söylemine sığınarak saldırmasının nedenleriyle AKP hükümeti yüzleşmek zorundadır. Çünkü katliamları besleyen dil bu dildir. Bu ayrımcı, gerici, ırkçı dili besleyen, nefret söylemini destekleyen iktidarın siyaset dili de o kadar tehlikeli ve suçludur. Referandum sürecinde bizzat Recep Tayyip Erdoğan’ın Alevilere yönelik geliştirdiği ayrımcı siyaset dili, Maraş’taki gençleri cesaretlendirmiştir. Bu nedenle başta AKP hükümeti üyeleri olmak üzere, tüm siyasetçilerin, toplumu kutuplaştıran ve gerilime sürükleyen ayrımcı ve şiddet üreten siyaset dilinden uzaklaşmaları gerekir.

Birilerin iddia ettiği gibi Aleviler “yaraları kaşımak” katliamlarla yüzleşme ve tarihsel hesaplaşma çağrısı yapmıyor.
Aksine yaraları iyileştirmek içindir. Çünkü tedavisi mümkün olan, yaralarla yaşamanın acı verdiğini bilen Aleviler, kendi acılarıyla birlikte bu topraklardaki tüm yaraların iyileştirilmesinin mümkün olduğunu düşünmektedir. Toplumun yüreğindeki acı izleri silmek için güçlü bir siyasi iradeye ihtiyaç vardır. Katliamı gerçekleştirenler, kendi karanlık geçmişlerinden ders çıkarmazsa, kendi çocuklarının ve siyasi takipçilerinin Türkiye’nin karanlık tarihiyle yüzleşmesine ve bundan ders çıkarmasını engel olmaya devam edeceklerdir.

YARA KAŞIYANLARI ALEVİLERİN İÇİNDE ARAMAYIN

Maraş’ta, Alevilerin buluşmasına karşı, saldırganca tepki gösteren ve sayıları 200’ü geçmeyen gençleri kışkırtan karanlık ele devletin ulaşması gerekir. Bu tertibin arkasındaki gücü ve tezgahı açığa çıkarmakla yükümlüdür. Ökkeş Şendiller gibi Maraş katliamın bir numaralı sanığı konumunda olan bir kişinin, Alevilerin katliamı lanetlemek ve yarayı iyileştirmek için katliamla yüzleşme talebini dile getirdiği bu önemli gününde, adeta provakasyona zemin hazırlamaya hizmet edecek bir “Ökkeş Şendiller İrtibat Bürosu” diye tabela asılması ve bu büroda boy gösterisi yapması nasıl yorumlanmalıdır?

32 yıl önce Maraş şehrine, katliamla kara bir iz bırakanların, 32 yıl sonra “Ökkeş Şendiller İrtibat Bürosu” tabelası asmasına itiraz etmeyenler, Alevilerin “Maraş dosyasının açılması” ve “Katliamlarla yüzleşme” talebine itiraz etmesininin nedenini, Ökkeş Şendiller’i Alevi çalıştaylarına davet ederek onure etmesinden çıkarabiliriz. Yani AKP hükümeti Maraş katliamı karşısında sessizliğini koruyarak, bu ülkedeki katliamlar karşısındaki duyarsızlıklarını itiraf etmiştir.

SONUÇ OLARAK

Aleviler kendilerine yönelik katliamlara ve ayrımcılığa karşı iyi niyetle kendi demokratik çözümünü önermek için sokaklarda sesini yükseltiyor.
Çünkü Aleviler, kendi karanlık tarihiyle ve katliamlarıyla yüzleşmeden Türkiye’nin demokratikleşmesini başaramayacağının bilincindedir. Farklı kültürel kimlikerin kanayan yaralarını sarmadan, acıyı dindirilemez. Şiddetten, ayrımcılıktan ve nefret söyleminden arındırılmış çözüm diline sığınma zamanıdır. Alevi-Bektaşi öğretisi gereği kin ve şiddetten uzaktır. Bizim sığındığımz dil, 72 milletin huzuruna ve barışına hizmet eden bir çözüm dilidir. Bu dile karşı beslenen şiddet, katliam, inkar ve ayrımcı dille iletişim kurulmamalıdır.

Turan Eser

Ankara/ Türkei



EvcioğluHaber- 22.12.2010-

4 Ağustos 2010

"Aleviler ve Ayrımıcılık" Araştırmasının Sonuçları Açıklandı


EvcioğluHaber-
"Aleviler ve Ayrımıcılık" Araştırmasının Sonuçları Açıklandı. (AHA) Alevi Haber Ajansı.com sitesinde yayımlanan habere göre; Alevi'lerin ayrımcılığa tabi tutulduğu (ODTÜ) Üniversitesi Sosyoloji Bölümü ve Alevi örgütlerinin de katkısıyla; İnsanların ayrımcılığa nasıl tabi tutulduğunun belgelendiği araştırmada, Türkiyede Alevi olmak nasıl birşeydir...

04.08.2010
İşte o araştırma;

"Aleviler ve Ayrımıcılık" Araştırmasının Sonuçları

"Aleviler ve Ayrımıcılık" Araştırmasının Sonuçları Açıklandı

Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Selahattin Özel, ''Eşit muamele hakkı, evrensel bir hak ve temel bir değerdir'' dedi.

Alevi Kültür Dernekleri ve Alevilik Araştırma Dokümantasyon ve Uygulama Enstitüsü liderliğinde, ODTÜ Sosyoloji Bölümü işbirliği ile Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı'nın katkılarıyla yürütülen ''Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik İçin Hareketlenme'' projesi kapsamında, Türkiye genelinde ''Alevilik ve Ayrımcılık'' araştırması yapıldı.

Proje kapsamında Gür Kent Otel'de düzenlenen basın toplantısında konuşan Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Özel, Türkiye'de yaşayan insanların bir kısmının ırk, etnik kökeni, din ve inancı, engelli oluşları, yaşları ve cinsel yönelimleri sebebiyle ayrımcılığa maruz kaldıklarını ileri sürerek, bu ayrımcılık sebebiyle de belli grupların ve bireylerin sosyal ve ekonomik gelişimlerinin engellendiğini savundu.

"Eşit muamele hakkı, evrensel bir hak ve temel bir değerdir'' diyen Özel, şunları söyledi:

"Türkiye, AB'ye aday bir ülke olarak ve kendi mevzuat ve uygulamalarını AB'ye uyum doğrultusunda müzakere sürecindedir. Bu süreçte hükümet, yeni eşitlik politikaları geliştirmek, ayrımcılığın her düzeyde önlenmesi için uygun yasal mevzuat oluşturmak ve bunları etkin bir şekilde uygulamak sorumluluğundadır. Ayrıca hükümet, eşitlik ve ayrımcı olmama ilkesinin etkili ve yeterli düzeyde uygulamasına dönük ırk, etnik köken, din veya inanç, engellik, yaş ve cinsel yönelim temelinde ayrımcılıkla ilgili ulusal bir veri toplama, derleme ve araştırma planı geliştirmelidir.''

Özel, projenin genel amacının, demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, insan hakları ve temel özgürlüklere olan saygının gelişmesine ve sağlamlaştırılmasına katkıda bulunmak olduğuna işaret ederek, araştırmadan elde edilen bulgular ve çarpıcı verilerin, ayrımcılık ve çözüm önerileri konusunda merak edilen güncel sorulara yanıt vereceğini bildirdi.

ODTÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Aykan Erdemir de projenin yaklaşık 18 aylık bir çalışmanın ürünü olduğunu söyledi.

Kalabalık ve titiz bir ekiple yapılan ''Aleviler ve Ayrımcılık'' araştırması kapsamında yürütülen çalışmaların sonuçları konusunda bilgi veren Erdemir, 5 alevi yurttaştan 4'ünün, sorunlarının mevcut hükümetin açılımları ile çözülemeyeceğini ifade ettiğini aktararak, alevi yurttaşların Türkiye'de inanç temelli ayrımcılığın çok veya oldukça yaygın olduğunu düşündüğünü belirtti.

Turktime.com - AA - 10 Temmuz 2010 Cumartesi


11 Temmuz 2010

DİRENME HAKKININ ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERDE VE ANAYASALARDA YERALMASI SÜRECİ

DİRENME HAKKININ ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERDE VE ANAYASALARDA YERALMASI SÜRECİ
Av. Ali Ersin GÜR


Herhangi bir yerde haksızlık yapılıyorsa; her yerde adalet tehlikede demektir.”
Martin Luther King

(Bermıngham Cezaevi’nden Mektup 1963)

Yazının önceki bölümlerinde kısaca özetlemeye çalıştığımız direnme hakkının ilk defa resmen kabul edilerek açıklanması, 4 temmuz 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ile gerçekleşmiştir.
Thomas Jefferson önderliğinde yazılmış olan bu bildiri, yukarıda direnme hakkı konusundaki düşüncelerini aktardığımız ünlü İngiliz filozof John Locke’nin
“Hükümet Üzerine İki Deneme” adlı kitabından esinlenerek hazırlandığı bilinmektedir.
Buna göre;

“Hükümetler, bireylerin yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişmek gibi doğal ve devredilmez haklarını sağlamak için kurulmuştur; eğer bir yönetim, bu kuruluş amacını yıkıcı bir yön tutacak olursa, halk onu değiştirmek ve devirmek hakkına sahiptir.”

Daha sonra aynı prensip, bağımsızlığını yeni elde eden konfederasyon üyesi Amerikan devletleri tarafından anayasalarına ve kuruluş bildirilerine konulmuştur.

Bununla birlikte direnme hakkının en geniş ve en net şekilde düzenlenmiş halini Fransız İhtilalinin metinlerinde görüyoruz. 1789 İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisi 2.maddesinde;

“Her siyasal topluluğun amacı, insanın tabii ve zamanaşımıyla kaybolmaz haklarının korunmasıdır. Bu haklar, hürriyet, güvenlik ve zulme karşı direnmedir.”

Diyerek, direnme hakkının tabii ve zamanaşımına uğramaz bir hak olduğunu savunmaktadır. Yine bu ihtilalın bir ürünü olan 1793 Haklar Bildirisi’nin dili çok daha açık ve net olduğu kadar, bir o kadar da keskindir. Bu bildiride;

“ Herhangi bir kimseye karşı, kanunun tespit ettiği durum ve şekiller haricinde ika edilen her türlü fiil, keyfi ve müstebitçe demektir. Kendisine karşı şiddet kullanılarak böyle bir fiil ika edilmek istenen kimsenin, bu fiili kuvvet kullanarak önlemeye hakkı vardır.” Denildikten sonra 35.maddede “Hükümet, halkın haklarını çiğnediği zaman, isyan etmek, halkın her sınıfı için hakların en kutsalı ve ödevlerin en gereklisidir.” Demektedir. 34.maddede; “Toplumun tek bir üyesine zülüm yapıldığı zaman, bütün topluma zülüm yapılmış demektir. Topluma zülüm yapıldığı zaman da, onun her üyesine zülüm yapılmış sayılır.” der. Ve 27. maddede ise müstebitlerin katlini emretmektedir. “Hükümranlığı gasp eden her fert, hür insanlar tarafından derhal öldürülmelidir.”

Denilebilir ki, direnme hakkını en açık ve en net şekilde formüle eden resmi metin bu bildiridir. Bundan sonra da pek çok bildiride ve anayasada yer alsa da konuya ilişkin düzenlemeler, çoğunlukla daha muğlak ve üstü kapalı bir üslup kullanılması yoluna gidilmiştir.

İkinci Dünya Savaşından sonra, dünyayı cehenneme çevirmiş olan faşizmin zulmüne karşı direnme hakkı yeniden güncellik kazanmış ve bir kısım anayasalarla uluslar arası sözleşmelerde bu hak savunulmuştur. 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirisi hazırlanırken, Küba delegasyonu tarafından verilen bir önergede, direnme hakkının insan hakları listesine eklenmesi savunulmuş ancak karşı görüşteki diğer delegeler tarafından bu görüşün kabulü engellenmiştir. Bunun üzerine direnme hakkı, bildirinin başlangıç metninde;

“İnsanın zülüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunması temel bir zorunluluk olduğuna göre...” şeklinde yer almıştır.

2.Dünya Savaşından sonra hazırlanan pek çok anayasada direnme hakkına yer verildiğini yukarıda belirtmiştik Bunlardan 19 Nisan 1946 tarihli Fransa Anayasa tasarısı , 1793 bildirisine paralel bir düzenleme getirmiş ise de yapılan referandumda halk tarafından reddedildiği için yürürlüğe girmemiştir. Halen yürürlükte olan 1958 Fransız Anayasası, temel haklar bakımında 1789 Bildirisine gönderme yaparak da olsa direnme hakkını kabul etmiştir.

1961 Anayasamızın başlangıç metninde de:

“ Anaysa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti...” diyerek bu hakkın varlığı kabul edilmiştir.

Direnme hakkını tanıyan anayasalardan biri de Meksika anayasasıdır. Bu anayasanın 39.maddesinde:

“Ulusal egemenlik, aslında ve temel olarak ulusundur. Tüm siyasi güç halktan kaynaklanmaktadır ve amacı halka hizmet etmektir. İnsanların, tüm zamanlar boyunca, hükümetlerini değiştirme veya değişiklik yapmak gibi vazgeçilmez hakları olmuştur. “

Meksika anayasasındaki bu düzenlemeye rağmen, ülke uzun süre askeri veya yarı askeri yönetimlerce idare edilmiş ve özellikle ülkedeki yerlilere pek de insan onuruna yaraşır bir yaşam biçimi sağlandığı söylenemez. Bu duruma başkaldıran yerli halkın Zabatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) önderliğinde başlattığı hareket günümüzde devam etmektedir. (10)

1946 tarihli Hesse Anayasasının 146 ve 147 maddeleri ile Alman Anayasasının 20. maddelerinde de direnme hakkı düzenlenmiş bulunmaktadır.

Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasası’nın 20. maddesi, devletin şekli ile birlikte direnme hakkını da düzenlemektedir. Buna göre;

(1).“Federal Almanya Cumhuriyeti demokratik ve sosyal bir federal devlettir

(2).Devletin dayandığı tüm güç halktır. Bu güç ise halk tarafından seçim ve oylamalarla ve yasanın belirli organları ile yürütme ve yargı tarafından belirlenir.

(3).Yasama anayasal düzene, yürütme ve yargı ise yasalara ve hukuka bağlıdır.

(4).Bu düzeni yıkmaya kalkışan herkese karşı, başka araçlar mümkün değilse, tüm Almanların direnme hakkı vardır.

Son şıkkın Seifert ve Hömig’e göre yorumu şöyle;

“...bu maddenin son şıkkı, üst şıklarda (1-3) belirlenmiş anayasal düzeni yıkmak teşebbüsünde bulunanalara karşı bir direniş hakkını veriyor ki eğer başka araçların kullanılması (veya onların yardımı), mümkün değilse bu düzenlemenin amacına ulaşacağı özellikle son yıllardaki devrimlere bakılırsa problemlidir. Bu direniş hakkı, 116. maddede atfedilen tüm Almanlara öngörülmüştür. Direniş hakkını kullanmak değil sadece vatandaşların, tüm kamu çalışanların ve memurların da hakkıdır. (Tartışmalı) Haklı olarak direnişe kalkmanın şartı anayasal düzeni bir bütün olarak yıkılması teşebbüsünün var olması, başka bir terimle gözle görülür bir darbenin başlamasıdır. Kamu düzeninin zarar görmesi sınırlı anayasal zedelemeler bunun için yeterli değildir. “Teşebbüsünde bulunma” terimi, darbeye başlamış olmayı beraberinde getiriyor. Buna karşın sadece hazırlık eylemleri direniş için yeterli değildir. Darbe gerek yukarıdan, devlet tarafından, gerekse toplumsal güçler tarafından olsun işbu 4. şık uygulanır. Direnme, bireysel veya kolektif olabileceği gibi aktif ve pasif olabilir. Ve kaba kuvvete baş vurarak da olabilir. Anayasa, işbu direniş hakkının kullanımına karşın herhangi bir sınırlama getirmemiş, ancak o aşırı olmamalı...”

“...Direnme hakkının son şartı, başvurulacak başka imkanların olmayışı ve devlet güçlerinden anayasal düzeni bozmak isteyenlere karşı ciddi bir direnmenin beklenmesi. Direnme hakkı şartlarının objektif olarak var olması gerekiyor, onların sadece soyut olarak var olması yetmiyor. Direnme hakkı şartları objektif olarak mevcut ise kanunlara karşı olan savunma direnişi meşru olur. Direnme hakkı, temel haklar benzeri bir haktır...”(11)

Yukarıdaki iki paragraflık alıntı, Alman anayasasının 20. maddesindeki direnme hakkından ne anlaşılması gerektiği konusunu gayet açık bir şekilde ifade etmektedir. Elbette ki “zor oyunu bozar.” diye bir söz vardır. Pratik yaşam her zaman ve hatta çoğu zaman kitaplardaki yaşama denk düşmez. Fakat yine de böylesi bir düzenleme, anayasal düzen lehine, şer güçleri üzerinde ciddi bir önleyici etki yaratır.

Av.Ali Ersin GÜR

6 Temmuz 2010

DİRENME HAKKI ÜZERİNE (2)‏

DİRENME HAKKININ TARİHSEL GELİŞİMİ

Av. Ali Ersin GÜR

“…İnsanın istibdat ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için...” (İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, başlangıç, 10.12.1948)


Direnme hakkının pratikte kullanılması, yöneten ve yönetilen ayırımının doğuşu ile başlamış olmasına rağmen, bu hakkın teorik olarak dillendirilmesi pek de o kadar eski değildir.
Buna rağmen insanlık tarihi, zulme ve haksızlıklara karşı zengin direnme hareketleriyle doludur. Zamanla toplumsal ve bireysel bilincin gelişmesiyle birlikte, maddi yaşamın dayattığı direnme gerçeği, bir hak olarak tanımlanmış ve genel kabul görmüştür. Bugün ise bir hak olduğu kadar aynı zamanda bir görev olarak da kabul edilmektedir.

Direnme hakkı kavramının bilinen ilk kullanımı, Ortaçağ Hıristiyan felsefecileri tarafından gerçekleştirilmiştir. Bundan önce, Eski Yunan ve Roma dönemlerinde böyle bir tanımlamaya rastlanmaz. Ancak Ciceron, De Officiis isimli yapıtında zalimlerin öldürülmesine hak verir.
Direnme hakkının ortaya atılması ve savunulması, Ortaçağda Kilise ile Krallar arasındaki iktidar mücadelesinin başladığı döneme tekabül eder. Kilise bu dönemde kendisini meşrulaştırmak ve Krallarla tutuştuğu mücadelede güç kazanarak zaferle çıkmak için

“zalim hükümdara karşı direnme hakkını bir silah olarak kullanmıştır. İlk olarak İngiltere’de onikinci yüzyılda, John of Salisbury tarafından zalimlerin katlinin teorik anlamda tartışıldığı ve bunun meşruluğunun savunulduğu görülür. Daha sonraki yüzyıllarda ...Jean Petit, Boucher ve Mariana gibi katolik yazarlar tarafından da bu konu işlenmiştir.”(6)

Ancak bu dönemde direnme hakkından anlaşılan, zalimin öldürülmesinden başka bir şey değildir. Yine de direnme hakkının bugünkü anlamına ulaşmasında bu çabaların rolü önemlidir.

Modern anlamda direnme hakkı konusunda sistematik biçimde fikir geliştiren ve temelini atan kişi Thomas Aquinas’tır. Direnme hakkını kabul eden Thomas Aquinas, zalimlerin öldürülmesine karşıdır. Ancak, zorbalıkla iktidarı ele geçirenlere veya meşru yollarla iktidar olup daha sonra zulüm yoluna sapanlara karşı, halkın ayaklanarak onu devirme hakkı vardır.
23 ağustos 1572 tarihinde Fransa’daki Saint-Barthelemy kıyımında bir gecede binlerce protestanın boğazlanarak öldürülmesi üzerine, protestan yazar ve düşünürler zulme karşı her türlü araç ve yöntemle karşı çıkılmasını haklı gösteren kitaplar ve yazılar yayınlamışlardır.
Kilise ile Krallar arasındaki savaşın son bulmasıyla birlikte direnme hakkının savunulması da popülaritesini yitirmiş ve hatta bir kenarda unutulmuş olduğunu görüyoruz. Ta ki On yedinci yüzyılda mutlak hükümdarlarla halk arasındaki mücadele söz konusu oluncaya kadar. Yanı feodalizm ile burjuvazinin iktidar mücadelesi başlayıncaya kadar.
Tarihte hep böyle olmuştur. Ne zaman ki eskinin bağrında yeni güçler gelişip iktidara ortak olmak ve hatta tek başına onun yerine iktidar olmak istemişse, kendi meşruluğunu topluma kabul ettirebilmek ve kurulu düzeni alaşağı edebilmek için direnme hakkına sarılmışlardır. Yeni sınıfın temsilcileri, gerek halkı yanlarına çekerek güç biriktirmek ve gerekse mevcut iktidarı zayıf düşürmek için buna ihtiyaç duymuşlardır. Sorun bir biçimiyle meşruluk tartışmasını da içermektedir. Bir yandan kurulu olana karşı, yönetilenlerin tepkileri maddi bir harekete dönüştürülerek iktidarın el değiştirmesi sağlanırken, diğer yandan da iktidara talip olan yeni güçler, kendi iktidarlarının meşruluğunun yolunu açmış olurlar. Bunun içindir ki bir taraftan eski ile yeni arasında yaşamın her alanında çatışmalar sürerken, diğer yandan, yeninin ideologları da direnme hakkının teorisini oluşturup kuramsallaştırmışlardır.

Doğaldır ki iktidar mücadelesi veren her toplumsal güç, kendi doğrularını topluma kabul ettirebilmek için, kendi ideolojisini geliştirir. Zira iktidar olma kavgası, bugünden yarına başarıya ulaşacak bir çaba olmadığı gibi, sadece alt yapıdaki gelişmeler ve hakimiyet de tek başına yeterli olmaz. Bunun yanında üst yapı kurumlarında da hakimiyeti gerekli kılar. İşte tam da bu noktada yeni gücün, yeni bir ideolojik yaklaşıma ihtiyacı olacaktır. Gelişmekte olan yeni güç, hukuk sistemini, eğitimini, ibadet kurumlarını vs. kendi anlayışına uygun olarak yeniden düzenlemek zorundadır. Aslında bu işleri, hiçbir şekilde iktidarı ele geçirmeden sonraya bırakmaz. Aksine, eskinin bağrında ve eski kurumların yanı başında bu yeni alternatif kurumlar oluşturulur. Bu kurumlar, iktidarın ele geçirilmesinde büyük hizmetler gördüğü gibi, bir kez iktidar elde edildikten sonra da yeni iktidarın ayakta kalmasını ve devamını sağlar.

Burjuvazi ile feodalizm arasındaki iktidar mücadelesinde, direnme hakkını burjuvazi adına formüle edip savunan kişilerden biri de John Locke’dir. Locke, halkın direnme hakkını “Toplum Sözleşmesine” dayandırmaktadır. Locke’ye göre, siyasal iktidarın görevi:

“fertlerin tabiat halinde sahip oldukları ve sözleşme hükümlerine göre kendilerine alıkoydukları hakların ve hürriyetlerin korunmasıdır. Siyasal iktidarı kullanan (kral veya kanun koyucu) toplum sözleşmesinin bu temel hükmüne saygı göstermezse, kendisine tanınan yetki sınırlarını aşmış ve sözleşmeyi bozmuş olur. O zaman halkın da ona itaat etmek zorunluluğu ortadan kalkar. Bu duruma iktidar tarafından itaate zorlanmak istenirse, buna karşı direnmek halkın en tabii hakkıdır. (7)

Locke’den sonra da pek çok hukukçu ve sosyolog, direnme hakkını savunmakla beraber aralarında farklı yaklaşımlar da söz konusu olmuştur. Başta Duguit olmak üzere bir kısım hukukçu (François Geny, Georges Burdeau vs), direnme hakkını, hukukun ve adaletin teminatı olarak görürken, Jeze, Duez, Barthelemy, Waline ve benzeri hukukçular, genel anlamda bu hakkın varlığını kabul etmekle birlikte, direnme hakkının hukuki planda ele alınıp pozitif hukukta formüle edilemeyeceğini ve zulme karşı direnmenin hukuki değil siyasi bir olgu olduğunu savunmuşlardır.

Birinci gurupta yer alan “..Duguit’ye göre, idare edenlerin objektif hukuka aykırı olan karar ve emirlerine uymamakla, hatta gerekirse ayaklanarak baskı yoluna sapan iktidarı devirmekle fertler tamamen hukuka uygun ve meşru bir davranışta bulunmuş olur: zira bu davranış, meşruluğunu yitirmiş ve kaba kuvvet haline dönüşmüş bir iktidarı iş başından uzaklaştırmak ve hukuku yeniden üstün kılmak amacına yönelmiştir....
Geny de zulme karşı direnmenin makul bir surette anlaşılması ve amacına uygun, ölçülü olarak kullanılması halinde adaletin ve hukukun en büyük teminatını teşkil ettiğini söylemiştir...” (8)

Bu değerlendirmelere bakılırsa, her iki hukukçu da direnme hakkını bir anlamda toplumun zalimlere ve meşruluğunu yitirmiş olan iktidara karşı, bir nevi meşru müdafaası olarak kabul etmekte ve savunmaktadır. Ancak müdafaada bulunanların da amaca uygun ve ölçülü davranması gerektiğini savunmaktadırlar.

İkinci gurupta yer alanlardan Gaston Jeze, Kamu Hukuku Devletlerarası Enstitüsü’nün 1928 tarihli oturumuna sunduğu “Ferdi Hürriyetler” başlıklı tebliğinde şu görüşlere yer vermektedir;

“...Şiddete müracaat keyfiyeti, bir anayasaya derc edilebilecek hukuki bir vasıta değildir. Bu tamamen siyasi bir iş, milli amme kuvvetiyle fertlerin hususi kuvveti arasında, harbin bütün ihtimal ve tehlikelerini arz eden bir iç savaş halidir. Bir iç savaşı ise tanzim etmemek lazımdır. Ferdi hürriyetleri vaki tecavüzlere kuvvet kullanarak mukavemet, mahz bir vakıa’dır. Eğer zulme mukavemet muvaffak olursa, bu bir ihtilal demektir. Şayet muvaffak olamazsa, bu, failleri hakkında şiddetli cezaları mucip bir ayaklanmadan ibaret kalır. Hiçe sayılan ferdi hürriyetlerin korunması için bir iç savaş yoluna müracaat eden fertlere karşı, anayasada veya diğer kanunlarda, bu hareketlerinin meşru olduğuna dair bir hüküm bulunmamalıdır. Bittabii bu sözlerimiz, fertlerin, elleri ayakları bağlı olarak amme iktidarının keyfine teslim edilmeleri gerekir, demek değildir. Sadece , şiddete ve ihtilale müracaatın, muvafık bir hukuki korunma vasıtası olmadığını söylüyoruz.(9)

Burada dikkat edilmesi gereken husus, yazar tarafından direnme hakkı reddedilmiyor. Savunulan şey sadece bu hakkın varlığının veya tanınmasının anayasalarda ve yasalarda yer almaması gerektiğidir. Zira bu hakkın yasal veya anayasal güvence altına alınması, iktidarın kendi kendisini reddetmesi anlamına gelir ki bu kabul edilemez. Hakkın kullanılıp kullanılmaması sorunu, tamamen siyasi bir sorundur. Elbette ki koşulları varsa, biz yasal olarak bu hakkı tanısak da tanımasak da toplum tarafından kullanılacaktır.

Aslında bu görüşün de kendisine göre doğru yanları vardır. Elbette ki bu hakkı kullanma koşullarının mevcudiyeti halinde, hiç kimse yasaların bu hakkı kendisine tanıyıp tanımadığına bakmaz. Anayasalarında bu hakkı vatandaşlarına tanıyan ülkeler bile koydukları ceza hükümleri ve diğer yasalarla hakkın kullanımını zaten yasaklamaktadırlar.

Ancak tüm bunlara rağmen, direnme hakkının anayasalarda yer alması, yöneten ve yönetilenler üzerinde yönetilenler lehine olumlu psikolojik etkiler yaratır ve iktidarın keyfi davranışlarını sınırlayıcı bir rol oynar.

Bugün de direnme hakkı, doktrinde genel kabul gören ve dünyanın her yerinde zulme ve haksızlıklara karşı başkaldıran tüm toplumsal sınıf ve tabakalarca teorik düzeyde savunulup, pratikte yaşama geçirilmeye çalışılan bir hak olarak gündemimizi işgal etmeye devam etmektedir. Ortadoğuda Filistin Halkının varolma mücadelesi, Meksika’da Zabatistalar bunun en bariz örnekleridir.

Av.Ali Ersin GÜR


DİRENME HAKKI ÜZERİNE-1

DİRENME HAKKINDAN NE ANLAMALIYIZ.

Av. Ali Ersin GÜR

Toplumda yöneten ve yönetilen ayrımının doğmasıyla birlikte, yönetenin veya yönetenlerin haksız ve adaletsiz uygulamalarına karşı ayaklanmalar ve genel anlamda karşı çıkışlar, direnişler ve protestolar geliştirilmiştir.

Henüz adı konulmamış olduğu dönemlerde bile bu hakkın kullanıldığına tanık olmaktayız. Zulme ve haksızlığa karşı direnme hakkının pratik olarak kullanılması, insanlık tarihi kadar eskidir.
Ancak bu hakkın yazılı metinlere girmesi ve tanımlanması çok sonraki bir iştir. Yanı bu hakkın tanımı ve formulasyonu hiçbir yasada veya kitapta yok iken de haksızlığa ve zulme uğrayanlar tarafından pratik olarak bu hak kullanılmıştır. Roma’daki Spartaküs isyanı ile Anadolu’daki Şeyh Bedrettin ayaklanması ve Fransa’daki Paris Komünü bunun en bariz örnekleridir.
Bu tespit kanaatımca çok önemlidir.

Zira günümüzdeki bir çok tartışmaya da ışık tutacak mahiyettedir. Yazının ileri bölümlerinde, anayasa ve yasalarında bu hakkı tanımayan ülkelerde “Direnme Hakkının” kullanılıp kullanılmayacağı konusu tartışılırken bu konu yeniden ve ayrıntılı olarak ele alınacaktır. Ancak; şimdiden şunu söylemek pek yanlış olmasa gerek: pozitif hukukta yer alsın almasın, direnme hakkı, tüm dünya halkları ve insanlık için vazgeçilmez ve devredilemez bir hak ve görev olarak kabul görmektedir.
Bir haktır, zira her bireyin insanlık onuruna yaraşır ortamda yaşamını sürdürme hakkı vardır.
Aynı zamanda bir görevdir, çünkü kişinin kendisine olduğu kadar, kendisi dışındakilerin haklarına da saygılı olma ve onlara imkanları dahilinde kullanılabilirlik kazandırma görevi vardır.
Oysa ki: susmak onaylamaktır.
Kendisine ve başkasına yapılan bir haksızlığa ve zulme karşı gelmeyen, suskun kalan ve başkaldırmayan kişi, zalime yardımcı olmuş, bu anlamda da insanlık görevini yerine getirmemiş demektir.
Kaldı ki, direnme hakkını kullanma sorumluluğu, sadece o ülkede yaşayan insanlara karşı duyulan bir sorumlulukla da sınırlı değildir. Zira dünyanın herhangi bir yerindeki olumsuz ve haksız uygulamalar, herkes için tehlikedir ve dünyanın başka yerlerinde de örnek alınabilir.
Özellikle dünya ölçeğindeki küreselleşmenin ulaştığı boyut, bu konudaki etkileşimleri daha hızlı ve güçlü kılmaktadır. Olumlu veya olumsuz pek çok uygulamanın, dünyanın her yerinde aynı tarihsel dilimde gerçekleştirilmesi veya gerçekleştirilmeye çalışılması tesadüf değildir. Elbette ki dünya ölçeğindeki bu etkileşim, sadece olumsuzluklar açısından değil, olumlu gelişmeler açısından da geçerlidir. Dünyanın herhangi bir noktasındaki insani kazanım, hızla tüm yeryüzünü az veya çok etkilemektedir. Ancak bu etkileşimin her ülkede, nesnel ve sübjektif koşullara göre farklılık göstereceği muhakkaktır.
Özetle diyebiliriz ki; “direnme hakkının” kullanılabilirliği, içeride iktidarı kullananların keyfi yönetimlerini sınırlarken, diğer yandan haksız yönetimi kendisine örnek alma hevesindeki başka güçleri de frenleme görevi görür.

Süreç içerisinde bu hakkın pratik kullanım biçimi ve kavramsal anlamı doğaldır ki ;değişime uğramıştır. Özellikle ilk dönemlerde bireysel başkaldırı ve bireye veya ona ait “şeylere” yönelme şeklinde kullanılan bu hak, zamanla daha kapsamlı ve kapsayıcı bir hal almıştır. Hakkı kullananlar, kişiler yerine, doğrudan haksız iktidarı veya haksız uygulamalara neden olan kurumları hedef almışlardır. Ayrıca hakkın kullanılmasında bireysel çıkışlar, yerini daha bilinçli ve kitlesel başkaldırıya bırakmıştır.

Bu hakkın kısa bir tanımını yapmak gerekirse; Direnme Hakkı, meşruluğunu yitirmiş iktidarlara karşı son çare olarak ve gerekirse zor kullanmak da dahil her türlü meşru vasıtalarla halkın direnerek o yönetimi değiştirme/devirme hakkı olarak tanımlanabilir. Burada “meşruluk yitimi” kavramının içeriği ve bir iktidarın meşruluğunu yitirdiğine kimin karar vereceği sorunu tabii ki tartışmaya açık ve farklı yorumlanabilecek ucu açık bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira birileri için meşru olmayan yönetimler, bir başkaları açısından farklı saiklerle meşru olarak kabul edilebilir.
Doğaldır ki en azından toplumun bir parçası olan yönetenler ve çevresindekiler ile yönetime yakın olmaları nedeniyle iktidarın bir takım nimmetlerinden yararlananlar için durum böyledir. Bu yüzdendir ki bu sorunun cevabı bağımsız bir bölüm olarak tartışılacak ve bazı kriterler ve kıstaslar ışığında değerlendirmeye tabi tutulacaktır.

Kimi kaynaklarda direnme hakkı,

“Anayasa ve hukuka aykırı tutum ve davranışlarıyla yasallığını yitiren bir iktidara karşı koyma hakkı” olarak (1)

tanımlanmaktadır ki bu noksan ve dar bir tanımlama olmanın ötesinde ciddi yanlışlar da içeren bir değerlendirmedir. Benzer bir değerlendirmenin, Direnme ve Devrim isimli çalışmasında Yavuz ABADAN tarafından da dillendirildiğini görüyoruz. Sayın Abadan’a Göre;

“...O halde çalışmalarımızın başından bu yana söylediklerimi bir yargı olarak Türkiye’ye uygularsak, anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarla meşruluk çizgisi dışına çıkan siyasal iktidarlara ve anayasamızın tam olarak uygulanması için direnme ve devrim yoluna başvurmak anayasamızın kendi gereklerindendir. Böyle bir direnme söz konusu olursa, bunun kuramsal yönü de, gene anayasanın ışığı altında, ekonomik ve toplumsal koşullar gereğince belirecektir...”(2)

İktidarlar, sadece Anayasa ve hukuka aykırılık” kavramlarıyla meşruluğunu yitirmezler. Hatta anayasa ve özellikle pozitif hukuk kurallarının kimi zaman anti-demokratik içerikte oldukları göz önünde bulundurulduğunda, konunun vahameti daha bir anlaşılır olmaktadır. Hatta böylesi durumlarda, yasa ve anayasaya uygun davranışların bizzat kendisi bile meşruluk yitimine neden olabilir. Doğru-dürüst bir yönetimin ilk görevi, anayasa ve yasalardaki anti- demokratik hükümleri ayıklamak ve bunların yerine insanlığın doğasına uygun, onun gelişiminin önünü açıcı yasalar yapmak olmalıdır.
Bu da yetmez, yapılan tüm yasaların, eşitsizlikleri önleyici olması ve özgürlükler lehine yorumlanarak uygulanması da şarttır. Bu nedenlerledir ki “iktidarın meşruluğu” kavramı pek çok etmene ve koşula bağlı bir nitelik arz eder. Ancak belirleyici özelliği ise iktidarın, insan haklarına saygılı çağdaş bir sosyal hukuk devleti olma anlayışını kendisine rehber edinerek halkın büyük çoğunluğunun rızasını almaktır. Bu kriterlere aykırı olarak doğan veya sonradan bu ilkelerden sapan her iktidarın meşruluğu tartışmalıdır. Yani iktidarı zorbalıkla ele geçirenler kadar, meşru yollarla iktidar olmuş ancak sonraki uygulamaları ile haktan ve “hukuktan” sapmış her iktidara karşı yönetilenlerin başkaldırı hakkı vardır. Munci Kapani de bu hakkı;

“...Doktrin çoğunlukla, fertlere baskı ve zulüm karşısında hürriyetlerini korumak için son çare olarak direnme-ki bu gerektiğinde zor ve kuvvet kullanmayı da içine alır-yoluna başvurma hakkını tanımaktadır...” (3)

diyerek bizim yukarıdaki tanımlamamıza paralel bir açıklık getirmektedir. Buradaki yönetim kavramı geniş anlamda kullanılmakta olup, söz konusu olan ulusal yönetim olabileceği gibi, işgalci bir yönetim de olabilir.
Güney Afrika Cumhuriyetindeki “Beyaz Azınlık” hükümetince yürütülen Apartheid politikalarına karşı siyah çoğunluğun Mandella liderliğindeki karşı çıkışı veya Latin Amerike Diktatörlüklerine karşı halkın on yıllarca süren direniş mücadeleleri, birinci guruba örnek olarak verilebilir.
Öte yandan Anadolu halkının 1900’lü yılların başında, işgalci güçlere karşı, Cezayir Halkının Fransızlara, Vietnamlıların keza Fransa ve ABD’ye, Filistinlilerin ise işgalci İsrail Siyonizmine karşı yürüttükleri direniş savaşları aslında bu hakkın işgalci güçlere karşı kullanılmasına birkaç tipik örnektir. Ancak hiçbir koşulda bu hak, insanlara birileri tarafından verilmez. Kişinin, doğuştan insan olarak sahip olduğu bir hak olup, bunu kullanmak isteyip istememesi ise kişinin kendisine bağlıdır.

Ülkemizde, direnme hakkı konusunu inceleyenlerden biri de Doç. Dr. Muammer AKSOY’dır. Sayın Aksoy “”Milletlerin “İsyan ve İhtilal Hakkı”na Dair””başlıklı makalesinde şu düşünceleri dile getirmektedir.

“...Yazımıza son vermeden önce bir gereği daha belirtmek isteriz: Milletleri isyan ve ihtilallere sürükleyen, hukuk ve sosyoloji kitaplarında fikir adamlarının mukavemet (direnme) hakkı hususunda müsbet hükme varmış olmaları değil, muayyen bir cemiyetteki fert guruplarının ve kitlelerin, - mevcut şartlar altında – kendilerini, “bizzat kendi hak duyguları”na göre kuvvete baş vurmağa haklı görmeleridir. Yüz yıllardan beri, hele zamanımızda milletler, artık iktidarda bulunanları, keyfi harekete dahi mezun “kadiri mutlak efendiler” değil, fertlerin hak ve hürriyetlerini kurumak ve menfaatlerini savunmakla vazifeli “hizmetkarlar” telakki etmektedirler. Hakikat ta bundan ibarettir. Eğer milletin sadece kahyası mevkiinde olup meşruiyet ve yetkileri şarta bağlı bulunan iktidarlar, vazife ve mevkilerini unutup, milletin efendisi ve kadiri mutlak olmak hevesine kapılırlarsa, (milletin hakimiyet hakkını ve fertlerin siyasi hürriyetlerini hiçe sayarak, onları adım adım köleleştirmeğe kalkışırlarsa) er geç yuvarlanmağa mahkumdurlar. İktidarların değişmelerinin normal yolu olan hakiki bir seçim ve – hukuk dışı hareketleri önleyecek – hukuk devleti müesseseleri de yok edildiyse, millet iki kötü yoldan birini seçmeye zorlanmış demektir. Ya iç barış adına, ne zaman sona ereceği kestirilmeyen bir kölelik durumuna katlanıp, bir derviş sabır tevekkülü ile her şeyi “zamanınmucizevi şifa kudreti”ne terketmek: yahut “sonu gelmeyen bir dehşet içinde yaşamaktansa, müthiş bir son”u ehveni şer sayıp, - boyunduruğu kıracak bir baş kaldırmanın acılarına katlanarak – hürriyet ve hukuka tekrar kavuşmak!

Onun içindir ki, isyan ve ihtilallerin, toplumun ve bizzat iktidardakilerin bedeninde derin, yaralar açmasına engel olmanın biricik emin çaresi, ”hürriyet ve hukuk yolu”ndan şaşmamaktadır. Ne garip bir tecellidir ki müstebitler tarihten ders çıkaramamakta ve hatta bizzat kendi başlarına gelen yumrukları bile, faydalı surette değerlendirememektedirler: Hürriyetsizlik ve müsamahasızlıktan bunalan aydınlar, ilgisizlikten hayat sıkıntısı içinde kıvranan halk tabakaları, kalplerinin ve midelerinin dayanılmaz sesine uyarak en tabii bazı davranışlarda bulundukça, müstebitler biraz daha haşinleşmek, biraz daha insafsızlaşmak gibi feci bir gaflet yoluna sapmaktadırlar

Böyle bir ters tutumun sonunda nereye götüreceği hususunda ise şüphe edilemez: Bir küheylanın sırtındaki süvari, dizginleri durmadan çeker ve ona serbestçe baş oynatma imkanı bırakmazsa, asil bir atın yapacağı, dizginleri zorlamaktır. Süvari o gafil süvari, buna karşı dizginleri durmadan biraz daha ve biraz daha çekmeye devam ederse atın şaha kalkıp sırtındakini baş aşağı yuvarlaması mukadderdir. Müstebitlerde, çok kere aynen böyle hareket ederek, halkın ve aydınların haklı tepkisi karşısında hak ve hürriyet yoluna dönecek yerde, tarafsızları ve muhalefeti susturmak, gazetecileri hapishanelerde çürütmek, gazeteleri kapatmak, kendi partisi içinde bile tenkidi boğmak gibi felaket tohumlarına baş vurmaktadırlar...” (4)

Sayın AKSOY’dan yapmış olduğumuz bu uzun alıntı konuyu çok açık bir şekilde özetlemektedir. Aslolan bu hakkın kullanılmasını gerektirecek koşullara sebep olmamaktır. Yanı iktidarın, kendi kendisini sınırlayarak yönetilenlere karşı zülüm ve haksızlık yoluna başvurmaması gerekir. Aynı zamanda, toplumsal muhalefetin ve aydınların yada farklı düşünenlerin sesine de kulak kapatmamak gerekir. Sürekli şiddet ve teröre başvurarak iktidarda kalmak mümkün değildir. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Demek ki bir ülkede yönetilenlerin iktidara karşı ayaklanmasını önleyecek asıl faktör, iktidarın zor ve baskı kullanması değil, onun adil, demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi bir anlayışla ülkeyi yönetmesidir. Yasaları ve anayasalarını bu mantıkla hazırlayıp, uygulamaları da bu yönden geliştirmeleri gerekir. Yanı hem hukuk sistemi demokratik ve insan haklarına saygılı bir içerikte olmalı, hem de konulmuş olan bu kurallara yönetimin mutlaka uyması gerekir. Kendi kendisini sınırlamayan ve koymuş olduğu kurala kendisi uymayan yönetimin, başkasından bu kurallara uymasını beklemesi ham hayal olur.

İsviçre Ansiklopedisinde yer alan ve ünlü kamu hukukçusu Werner Kaegi tarafından kaleme alınmış olan demokrasi konusundaki makalede direnme hakkı konusunda şu görüşlere yer verilmiştir.

“Ana hak ve hürriyetlerin olmadığı yerde demokrasi yoktur. Hürriyet hakları teminat altına alınmış serbest bir muhalefetin bulunmadığı yerde, demokrasinin dejenere olup mutlakiyete inkılap etmesi tehlikesi daima mevcuttur. Demokrasi, ancak anayasaya riayet edilen ve hukuk devleti prensiplerinin gerçekleştirildiği bir yerde devamlı olarak emniyet altında bulunabilir. Hukuka aykırı, zalim bir iktidara karşı mukavemet hakkı, demokrasinin temellerinden birini teşkil eder.” (5)

Burada direnme hakkının, demokrasinin bir güvencesi olarak değerlendirilmesi bizce de doğru bir değerlendirmedir. Ancak hukuk devleti kavramının içeriğinin iyi doldurulması ve doğru tanımlanması gerektiği inancındayız. Bize göre, hukuk da diğer tüm toplumsal müesseseler gibi insanlığa hizmet ettiği oranda değer kazanır. Bu yüzdendir ki konulan her kurala uymak, bir iktidarı ve yönetimi hukuk devleti olarak tanımlamaya yetmez. Yönetenlerin, konulmuş olan kurallara uyması önemlidir ancak bu kuralların, insan haklarına saygılı, temel hak ve özgürlükleri koruyan ve emekten yana bir öze sahip olması da oldukça önemlidir. İşte ancak bu iki koşulun birlikte varlığı halinde bir ülkede hukuk devletinden bahsedebiliriz. Böylesi bir sistemi geliştirmek ise o ülkede yaşayan tüm kesimlerin görevidir. Böylesine büyük ve önemli bir görevi ne tek başına yönetimin ve ne de yönetilenlerin yerine getirmesi mümkün değildir.
Toplumu oluşturan bireyler ne kadar bilinçli olur, temel hak ve özgürlüklere sahip çıkarsa, yöneten ve yönetilenler arasındaki karşılıklı etkileşim ve birlikte iş yapma kabiliyeti ne kadar güçlü olursa bu hususta ideala yaklaşmaları da o kadar güçlü olur.

Bununla birlikte yine de , bir ülkede huzur, refah ve düzenin sağlanmasında asıl görev iktidara düşmektedir. Bu durum elbette ki yönetilenleri bir takım sorumluluk ve yükümlülüklerden kurtarmaz. İktidarın, yönetilenlere karşı kendi kendisini sınırlayarak adil, demokratik, insan haklarına saygılı ve eşitlikçi davranmasına karşılık, yönetilenlerin de mevcut iktidarı sürekli denetleyerek ve tespit ettiği yanlış, sapma ve haksızlıklara karşı onu uyarma görev ve sorumluluğu vardır. Yönetilenler bu görevlerini değişik araç ve yöntemlerle değişik biçimlerde yerine getirebilir. Demokratik toplumlarda bu durum karşılıklı diyalog ve toplumsal yaşama demokratik katılım yolu ile sağlanmaktadır.

Aslında burada iktidar kısmen de olsa paylaşılarak yaygınlaşmaktadır. Dilekçe hakkının engelsiz kullanılması ve talebin reddi halinde uyamazlığın yargı organları önüne götürülmesi şeklindeki kontrol ve uyarılar da önemli ve yaygın bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca halkın sesine kulak vermek, zaman zaman önemli konularda referandum ve halk oylaması yapmak genel eğilimin belirlenmesi ve demokratik tartışma ile demokratik katılım açısından önemlidir. Bunun sağlanamadığı noktada ise demokratik tepkisel eylemler gündeme gelir. Miting, basın açıklaması, radyo ve televizyon programları, panel, form, boykut, ilan, vb. Ve bütün bu yollardan sonuç alınmadığı taktirde, tabiiki direnme hakkının kullanılması veya devrimci itaatsizlik ülkenin gündeminde ilk sırayı işgal edecektir.

İktidarın, farklı seslere kulak vermesi, onları da karar alma sürecine katması ve kararın alınmasında onların düşüncelerinin de karara yedirilmesi anlamına gelir. Yoksa herkesi dinleyip sonuçta bildiğini okuyan bir iktidarın, samimiyetsizliği, toplumun gözünden kaçmayacaktır. Böylesi bir durum, yönetime karşı toplumda güvensizlik yaratacağından, hem ilişkilerin yozlaşarak bozulmasına ve hem de eğer varsa diyalog yolunun kapanmasına neden olur. Bu durum ise kolayca çözülebilecek pek çok sorunun büyümesine ve çözümün güçleşmesine yol açar.

Demokratik katılım, elbette ki taraflara sorumluluklar da yükler. En önemlisi de ortak kararın hayata geçirilmesindeki sorumluluktur. Böylece yük sadece yönetenlerin omuzlarına binmez, tüm toplumsal güçler tarafından paylaşılmış olur. Demek ki karar alma sürecindeki ortaklık, kararın yaşama geçirilmesi aşamasında da devam eder. Nasıl ki tabana danışılmadan, tepede alınan kararları topluma mal etmek zor ve yanlış bir yöntem ise, karar alma sürecine katılan tabanın, uygulama aşamasında kenara çekilerek yönetimi yalnız bırakması da bir o kadar yanlıştır.

Demokratik katılım ve diyalog yolu ile sorunların çözümü, toplumsal enerjinin ülkedeki olumlu gelişim ve dönüşüm için seferber edileceği için hem toplumsal refahın, adaletin, eşitliğin ve özgürlüğün gelişimine katkı sunar hem de toplumsal enerjinin birikerek patlamalara yol açmasının ve toplumsal alt-üst oluşların önüne geçilmiş olur. Zira böylesi bir yönetim anlayışı ile idare edilen ülkelerde, yöneten-yönetilen ayırımı da hızla aşınmaya uğrayacaktır ki bu oldukça olumlu ve önemli bir gelişmedir. Yanı tam da istenilen sonuçtur. Toplumsal adaletsizliklerin ve eşitsizliklerin varolmadığı toplumlarda, direnme hakkının ve devrimci itaatsizliğin kullanılmasının objektif koşulları da olmayacaktır. Böylesi bir durumda, olsa olsa sivil itaatsizlik eylemlerine rastlanabilir, hepsi o kadar. Ancak ne yazık ki günümüz dünyasında, bizim anladığımız ve savunduğumuz anlamda bir demokratik katılım örneği sunan ülke henüz yoktur.
Olsa olsa ilk nüvelerine rastlanabilir.

Av. Ali Ersin GÜR


24 Mayıs 2010

Derneğimizin Kuruluş Nedenleri İle Karşılaştığımız Zorluklar

Derneğimizin Kuruluş Nedenleri İle Karşılaştığımız Zorluklar


Derneğimiz, Anadolu Aleviliğine (Bektaşiliğe) özgü bir yaşama tarzıyla, birbirleriyle dayanışma içerisinde yaşamaya alışkın insanların, köylerinden büyük şehirlere göçünce oradaki yalnızlığının, güçsüzlüğünün verdiği sıkıntıları aşabilmek için, bir araya gelme, dayanışma içine girme arzusundan doğmuştur.

Tarihsel bir olguyu iyice anlamak, bazı ayrıntılarını birbirlerine karıştırmamak için, incelenen olgunun hangi toplumsal zorlamaların sonucu olarak doğduğuna, ortaya çıktıktan sonra toplumu nasıl etkilediğine, en yüksek aşamasına ne zaman geldiğine, ne zaman durgunlaşıp sönümlenmeye başladığına kısaca bakmak gerekir derler; bizde öyle yapalım.

Anadolu Aleviliğinin temelinde olgun insan ( “insanı kamil- ehli kamil insan) anlayışı yatar. Onlara göre her şeyin temeli insandır; bu yüzden aranacak her şey insanda aranmalıdır. Bu anlayışı Hacı Bektaşi Veli “hararet nardadır, sacda değildir; Keramet baştadır, taç da değildir; Her ne arar isen insanda ara, Kudüs’te, Mekke’de, Hacda değildir” diye ifade etmiştir. Bir çok alevi şairi gibi bu sözleri şiirlerinde işleyen, Yunus Emre, bir deyişinde “Her ne arar isen, kendinde ara; Kudüs’te Mekke’de Hacda değildir; Kabul et Yunusun ergen sözünü, tezcek gelir başa, geç de değildir” der .

Onlara göre
“insan, okunacak en büyük kitaptır”. Hz. Ali bir sözünde: Bir kur’an-ı sâmit, bir de kur’an-ı Natık vardır ( bir cansız konuşmayan kuran, birde canlı, konuşan kuran vardır) dediği gibi; onlar insanı “kuran’ı natık: canlı kuran” olarak görürler. Onlara göre her şeyin yapıp, yaratıcısı olan insandır; bu anlayıştan dolayı bir alevi şairimiz: “Kainatın aynasıyım, madem ki ben bir insanım/ Hakkın varlık deryasıyım mademki ben bir insanım / Tevrat’ı yazabilirim, İncili dizebilirim, Kuranı sezebilirim, mademki ben bir insanım / İnsan Hakta Hak insanda, arıyorsan bak insanda çok keramet var insanda, mademki ben bir insanım / Daimiyim harap benim, ayaklara turap benim, aşk ehline şarap benim, mademki ben bir insanım”.der.

Anadolu Alevileri insanı, tanrının özünden, Onun ruhundan yaratılmış yüce bir değer, yüce bir varlık olarak görürler. Onlara göre tanrı insanda, insanın özünde, gönlünde, kalbinde, kalbinin içindedir. Ehli Kamil olan insan kendini tüm olumsuzluklardan arındırarak, özündeki bu cevherle birleşen, onunla hem hal olup ikiliği aradan kaldırıp o özle yek vücut olan yetkin insandır. Bu varlığa (İnsana), kötülük etmek şöyle dursun, Anadolu Alevi anlayışına göre insanın kalbini kırmak bile, tanrının evini – gönül Kabe’sini - yıkmakla özdeştir. Anadolu Aleviliğinin en temel düşüncelerinden biri olan bu anlayış, yine en güzel ifadelerini, bu anlayışın temellerini atan, bir nevi Hacı Bektaşi Velinin bu günlere kadar gürleyerek gelen sesi, sedası olan Yunus Emre’nin şiirlerinde en olgun ifadelerini bulur; yeri gelmişken burada bu şiirlerden birkaç dizeyi analım:

Çalış kazan ye yedir, bir gönül ele getir
Bin Kabe’den yeğrektir, bir gönül ziyareti.
Eğer bir müminin kalbin kırarsan
Hakka eylediğin secde değildir.
Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi, elin yüzün yumaz değil.
Yunus Emre der hoca: gerekse bin var Hacca
Hepsinden iyice bir gönüle girmektir.

Bu düşünce alevi ozanlarının şiirlerinde sürekli işlenen bir oya gibidir; Sümmani: “kimi Sevap için Kabeye Varır / Kabe kapınızda bilmez misiniz” derken, Katibi: “Gönül Kabe’sini tavaf ederiz / Günde yüz bin kere hacımız bizim” diyor; bir başka şairimizse: “Gönül bir Kabe’dir yap da ol Hacı / Davut Sulari’de nişan eylesin” diye bu düşünceyi daha da somutlu yor. ... “Benim Kabem insandır” deyip, ibadetlerini yaparken halka şeklinde oturup, birbirlerine yüzlerini dönmeleri, birbirleriyle yüz yüze gelmeleri bu anlayışın sonucudur.

Elbette burada yüceltilip, korunan insan, bütün insanlık alemidir. Kulluktan insanlığa yüceltilen bu varlığı, her hangi nedenle olursa olsun, bir birlerinden ayrı görmek; birilerini diğerlerinden üstün yada aşağı görmek, hem suçtur hem de en büyük günahtır. Pir Sultan “Gelin canlar bir olalım” diye çağırırken, bu birlik çağrısını dili, dini, ırkı, vatanı,cinsiyeti ne olursa olsun bütün insanlığa yapar.
“Bizim Yunus ...,” bu konuyu işlediği dizelerinde, bize şöyle seslenir:

“yetmiş iki millete bir nazarla bakmayan ,
Halka müderris ise de hakikatte asidir.

“Sen sana ne sanırsan, Ayruğa da onu san
Dört kitabın manası budur, eğer var ise.

“Hakkı gerçek sevenlere,
Cümle alem kardeş gelir.

“Biz kimsenin dinine kötü demezük,
Muhabbet doğarsa din tamam olur” diyor.

İnsana zarar vermek şöyle dursun, insanın kalbini kırmayı (“gönül Kabesini yıkmayı”) bile suç sayan, günah bilen, Anadolu Alevileri, bu anlayışlarını günlük hayatlarına sindirerek, yüz yıllardır süren hayatları içerisinde buna özgü bir yaşam biçimi kurup, bunu gelenekselleştirmişlerdir.
Bu yüzden Alevi köylerinde bütün işler, halkın gönüllü katılımına dayanarak, imece usulüyle ortaklaşa yapılır; Köyün yolu suyu, seteni, “ayin-i cemi” köylülerin gönüllü katılımıyla, elbirliği içerisinde yapıldığı gibi, köyde yapılacak düğünde, ölümde köylünün ortak sorunu, elbirliğiyle yapacağı işlerdir. Alevi köyünde doğup büyüyen bir insan, doğal olarak bu işlerin her yerde de böyle yapıldığını sanır; bu yüzden bu yaşam biçiminin önemini de, değerini de anlayamaz bile; ne zamanki köyünden çıkar, farklı anlayışlardaki yaşam biçimlerini görür işte o zaman kendi yaşamlarının değerlerini, farkını fark eder; işte o noktadan sonrada, o değerleri anlamaya, kendi kendine bilinçlenmeye başlar. Buda kendi gibi olanları arayıp bulmasının, bu değerleri yaşayıp, yaymak için toplanıp örgütlenme içine girmesinin temel dinamiğidir. Derneğimiz bu dinamiklerin sonucu oluşmuş var olan koşulların özgül biçimidir.

Kapalı köy hayatı içerisinde, birbirleriyle dayanışma içerisinde yaşayan, bunu bir yaşam biçimi haline getiren Aleviler, büyük şehirlere göçüp oralarda yaşamaya başlayınca, yeni hayatlarının her sıkıntılı anlarında, birbirlerinin yardımına koşup, birbirleriyle dayanışma içerisine girerler. Özellikle bir hastaları olduğunda, yada bir ölüm olduğunda, köylüler- hemşehriler birbirlerinin yardımına koşar, toplanan insanlar gerekli bütün işleri ortaklaşa yaparlar. Özellikle cenazelerin defnedilmesi, cenazenin köyüne götürülmesi için para toplanmaya başlanır. Toplanan bu paralar bazı anlar artar, bunu bir yerde biriktirip, başka bir zamanda gerekli olunca o fondan kullanmaya başlarlar. Zaman içerisinde bunun kolaylıkları, yararları anlaşıldıkça, iyi günlerinde de bu fona para vermeye, buraya para toplamaya başlanır. Böyle başlayan bir sürecin içerisinde, büyük şehirlerde (Ankara’da) yaşayan alevi köylerinden insanların oluşturduğu “ölü gömme sandıkları” oluşur. Bu sandıkların bir araya getirdiği insanlar zaman içerisinde bu sandıklara hukuki bir biçim vermek için, o alevi köyünün adıyla anılan köy dayanışma derneklerini kurmaya başlarlar. İşte bizim derneğimizde bu sürecin sonucu doğan, alevi köy derneklerinden biridir.
Derneğimiz, Banaz Köyü Pir Sultan Abdal Turizm ve Dayanışma Derneği” adıyla, 8 Ağustos 1988 yılında, Ankara’da kurulur . Adından da anlaşıldığı gibi bir yöre derneği (bir köy derneği) olarak doğan derneğimiz, 26 Kasım 1990’da yapılan 1. Olağan Kongresinde hem tüzüğünde hem de adında değişiklikler yaparak bu günkü haline gelir.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, bu iç değişiminden sonra, bu yaşam biçimini içine sindirmiş, böyle yaşayıp kendileriyle dayanışma içerisinde olacak, bütün dostlarını, yeni komşularını da içlerine alarak, gelişip, büyüyerek bu günkü – Çağdaş Demokratik Kitle örgütü – haline gelir. Derneğimizin bu niteliğinden dolayı, derneğimizin bütün kademelerinde, geçmiş aidiyeti, inançları ne olursa olsun bu yaşam biçimini içine sindiren, bütün insanlara açık olmuştur. Derneğimizde, din, dil, ırk, milliyet, cinsiyet vb. ayrımlar asla yapılmaz. Bu olgu dernek tüzüğümüzün amaçlar bölümünde şöyle belirtilir: “ Derneğin Amacı : Pir Sultan Abdal’ın yaşamı ve felsefesi doğrultusunda sosyal, kültürel çalışmalar yapmak, başta Anadolu Alevi kültürü olmak üzere tüm kültürleri yaşatmak, geliştirmek ve yaymanın yanı sıra Demokrasi, Laiklik ve insan hakları gibi değerlere sahip çıkmaktır.” Derneğin yapacağı işler bölümünde ise: Dernek, “Çalışmalarını ırk, dil, inanç, cinsiyet ve siyasal görüş ayrımı gözetmeden sürdürür.” denmektedir.
2 Temmuz Katliamından sonra ülkemizin birçok yerinde derneğin şubeleri açılmaya başlanır; Adana Pir Sultan Abdal Kültür Derneği de bu süreçte 21.12.1993’de kurulur.
Karşılaştığımız zorluklara gelince, bunları da şöyle bir sırayla anlatmamız uygun olur:
Derneğimizin kuruluşuna nasıl geçmişten süzülerek bugünlere gelen olumlu değerlerimiz neden olduysa, yine en büyük ayak bağımız da kökleri çok derinlerde olan yanlış inanışlarla geleneklerimizdir; Bizler gördük ki, bu günde bize güç veren, değişip dönüşerek çağdaş değerlerle kaynaşacak geleneklerimizde var, bu gün ki çağdaş yaşamda, bizlere ayak bağı olacak, onlardan acilen kurtulmamız gereken anlayışlarımızda var.
Asırlardır Anadolu Aleviliği “Halk Mezhepler” içerisinde görülmeyip, hep “Beşinci Mezhep” olarak görülerek dışlanmış, Aleviler hakkında çok kötü iftiralar uydurulmuş; Aleviliğin yok edilmesi için “onların kanı katli helaldir” diye fetvalar verdirilerek, bu günlere gelinmiş. Bu tarihsel birikimlerin sonucu olacak ki, 1993 yılının, 2 Temmuzunda Sivas’ta saz çalıp, semah dönerek Pir Sultanı anmakta olan canlarımızın kaldığı Madımak Oteli, Cuma namazı için camilerde bulunan insanların kışkırtılması sonucu ateşe verilip, yakılmıştır. Bu, nereden bakılırsa bakılsın, acı bir olaydır; bizce bu olayın düşünülmesi gereken önemli bir yanı da, bunu yapanların sıradan, her hangi bir yerden değil de, ibadet için camilerde toplanmış insanlardan oluşlarıdır. İbadet için camilere toplanan bir kitlenin bu hale nasıl geldiği, yada nasıl olup ta bu hale getirildiği, gelecek güzel günler için araştırılıp, gerekli önlemler alınmalıdır. Ne yazık ki, bu güne kadar ne üniversitelerimizden, ne devlet kuruluşlarımızdan, nede demokratik kitle örgütlerimizden bu işe soyun olmamıştır. Bizce buda üzerinde düşünülmesi gereken acı bir sonuçtur.
Bize her yıl, lisede, hatta üniversitede okuyan gençlerimizden gelip, “Aleviler mum söndürür mü, horoz çırpındırma işi nedir, Aleviler niye yıkanmazlar ...vs” diye çeşitli sorular soranlarımız olur. Bu çağda, bu türlü sorulara muhatap olup, uzun uzun açıklamalar yapmak zorunda kaldığımız için üzülürüz. Milli Eğitimimizin ders programları demokratikleştirilip, -örneğin felsefe dersinde – Alevilik felsefesi ile Alevilik düşüncesi incelenemez mi, tarih dersinde, tarihi bu olaylar, objektif bir gözle okutulup, eleştiri süzgecinden geçirilemez mi? İnsanlarımızın birbirlerini sevip kaynaşması için, geçmişlerini bilmesini, birbirleriyle uzlaşmasını kim yada kimler sağlayacak, bu iş bu gün değilse ne zaman yapılacak, bizler yapmayacaksak kimler yapacak?...
Alevi insanlarımızın önemli bir çoğunluğu da, gelişmeleri iyice anlamadan, çağa kendilerini uyduracakları yerde, geçmişte kalması gereken bazı anlayışları bu günde olduğu gibi yaşamak istemekteler. Örneğin, ayin-i cem dışında semah dönülmesine karşı çıkılması; Alevi kökeninden gelmeyen gençlerle çocuklarının evlenmelerinde problemler çıkarılması; koltuklara oturarak değil de, dededen babadan görüldüğü gibi yerlere oturarak “Ayin-i cem” yapılması; bütün mahkemelerin jüri sistemine geçip, daha adil, demokratik bir yargılama sistemine geçilmesi için çalışmak varken hala bu işin cemlerde görmeyi düşlemek; bazı geleneklerin, bazı anlayışların bilimsel eleştirileri karşısında tutuculaşmak vb. sayıla bilinir.
İnançlarımızın gereği bazı gelişmelere tavrımızdan dolayı da çeşitli baskılara uğruyoruz. Örneğin Alevi inancı insan canına kastetmeyi dıştalar, insanı öldürmeyi reddeder; Alevi cemlerinin en büyük cezası, suçluyu “düşkün” ilan edip, düşkün olan kişiyle her türlü ilişkiyi keserek, onu her şeyden mahrum etmek, onunla selamı sabahı kesmektir. Bu ceza suçlunun topluma geri kazanılması olanağını da ortadan kaldırmaz. Bu temel inancımızdan dolayı, 2 Temmuz Sivas Katliamı sanıklarının suçlu bulunup, idam cezasına çarptırıldığında, bizler “evet bunlar suçludurlar, ama bizler idama karşıyız bunlara başka bir ceza verilsin” diye bir tavır aldığımızda, üyelerimizden bazı arkadaşlarımızı da yanlarına alan bir gurubun baskısına uğradık; dönem değişti, bu defa, Abdullah Öcalan’ın idam edilmesine aynı anlayışımız nedeniyle karşı çıktığımızda da bu defada başka güçlerin baskısına uğradık. Bizler doğru bulduğumuz bir ilkemizi, kişisel durumlara göre değiştiremeyiz ki.
Ülkemizde oldum olası, özgürce siyasal çalışmalar yapmanın önünde birçok engeller, yasaklar bulunduğundan dolayı, yasaklı siyasal hareketler çalışmalarını bir kuruluşun altında kendilerini kamufle ederek, oralarda gizlenerek yapa gelmişlerdir; Bu o kuruluşta, genleriyle oynandığından tadı, kokusu, görüntüsü değişen bitkilerdeki gibi, acayip değişikliklere yol açar. Adana’da bizim derneğimiz kurulduğunda, bazı sol, sosyalist düşüncelerden insanlar geldiler, tabi ki gelirken kendileriyle beraber alışkanlıklarını, huylarını, suylarını da beraberlerine getirdiler. Bunun çok çeşitli sıkıntıların çektik, zorluklarını gördük.
Bu süreçte bir şeyi de gördük ki, çoğu zaman bir fikir, onu ortaya atanlardan da bağımsız olarak, bütün mantıki sonuçlarına çabukça ulaşıyor.
Örneğin kendilerine “milliyetçi sosyalist – ulusal sol” diyen bir siyasal hareket, bir siyasi parti, derneğin yolunu, izini bilmeyen üyelerini derneğe üye ederek, kongrede derneği ele geçirip, derneği partilerinin yan bir kuruluşu gibi kullanmaya başladı. Nehirlerin yollarını alırken içine giren yabancı nesneleri dışarı atıp, kendi kendini arındırdığı gibi, dernek kitlemizde derneği terk edip onları yalnız bıraktı. Bu süreç sonunda dernek işlevsizleşerek kapandı. Derneğimizi yeniden açıp, canlandırmaya başladığımızda, bu yüzden, çok büyük zorluklarla, sıkıntılarla karşılaştık.
Devletin güvenlik birimlerinin bizim gibi derneklere bakışı, çalışmalarını gözlemleyişi genellikle olumsuz; bundan dolayı her zaman çeşitli zorluk çıkarılıyor. Derneğin bir etkinliği için izin alacağımızda, dosyayı önce Valilikten onaylatıp, sonra Emniyet Müdürlüğü, Dernekler Masasına götürülüyor. Burada kumar kulüplerine, bir takım ticaret yapan kuruluşlara bakan bir birim, bizim gibi kültür kuruluşlarına da aynı hassasiyetle bakıp, bir takım zorluklar çıkarıyorlar.

Alevi kökenli dernekler ile vakıflar, 2002 yılında, bir üst birlik oluşturarak, kurdukları bir konfederasyon çatısı altında birleştiler.
Ankara’da ki bir yerel mahkeme, isminde Alevi sözcüğü bulunduğu gerekçesiyle bu konfederasyonu kapatma kararı aldı. Bu karar kamuoyuna “Alevi dernekleri kapatılıyor” gibi yansıtıldı yada böyle algılandı. Bu ise gerek üyelerimiz, gerekse de sevenlerimizin içinde endişelere yol açtı. Bunun üzerine, Adana’da çalışmalarını sürdüren üç Alevi derneği olarak, bu endişeleri giderip kamuoyunu bilgilendirmek için, derneğimizde, basınında çağrıldığı bir toplantı yaparak, durumu aydınlatacak açıklamalarda bulunduk; sohbet ettik. Bundan dolayı savcılık hakkımızda soruşturma açtı; ifadelerimizi almak için, bütün yönetim kurulu üyelerimizi Emniyet Müdürlüğünde toplatıp, verilen günde toplu halde savcılığa gelmemiz için bizlerden imza aldırdı; ilk iki gidişimizde savcı beyin olmadığından dolayı ifadelerimiz alınamadı; Nihayet üçüncü kez adliyeye getirilişimizde savcı bey tek tek ifadelerimizi almaya başladı. İfade vermek üzere savcının makamına çağrıldığımda, “size bir şey sorabilir miyim” diye izin alıp; “savcı bey bizim derneklerimizin adresleri, telefon numaraları belli, bir çağrı çıkartsanız, yada telefon ettirseniz bizler koşarak gelirdik, bizleri böyle polis nezaretinde getirmeniz bizlere reva mıdır?” diye sordum. Bunun üzerine savcı bey gayet serçe bana bakıp “burası neresi?” dedi, “Cumhuriyet savcılığı” dedim, “peki ben kimim?” dedi, “Cumhuriyet savcısınız” dedim, “nasıl yapacağımı sana mı danışacaktım, ukalalık etme çık dışarı” dedi. Çok kötü olmuştum, halkın “et kokarsa tuz atarsın, ya tuz kokarsa ne yaparsın” dediği gibi, tarifi imkansız bir çaresizlik içerisinde, koridora çömelmiş, kara kara düşünüyordum; bizim gurubun yaşlılarından biri yanıma gelip, beni teselli etmek için “üzülme, boş ver, Allah’a havale et” dedi. Bu durum aklıma bir düşünürün söylediği “Din vicdansız bir toplumun, vicdanıdır ...” sözünü getirdi; ne acıdır ki bizler hala yapılan haksızlıkların cezasını toplumsal olarak verip, kamu vicdanını rahatlatamadığımızdan, hala bunları “ilahi adalete” havale ederek rahatlıyoruz.

Eskiden derneğimize gelen bütün dergileri, isteyenler faydalansın diye kitaplığımıza koyardık, polis dernekte yaptığı kontrollerde, toplatılmış bazı dergiler bulmuş, bu yüzden yönetici arkadaşlarımıza büyük para cezaları verildi, bizde hiçbir dergiyi derneğe kabul etmemeye başladık; biz hangi derginin toplatılıp toplatılmadığını bilemeyiz ki.
Bütün bu zorlukların belki de en kötüsü, bir iki dönem dernek çalışmalarında görev alan arkadaşlarımızın bu zorluklardan bıkıp kendilerini geri çekmeleridir. Bizlere büyük katkıları olacak, çalışmalarımızı zenginleştirecek bir çok arkadaşımızı bu yüzden yanımızda bulamıyoruz.

Bu zorlukların başında, temelinde sayacağımız, sürekli hissettiğimiz zorluğumuzsa, toplumumuzun maddi zorlukları; fakirliğimizdir. Biz yoksul bir halk tabanına dayanıyoruz, bundan dolayı da kurum olarak her adımımızda halkımızın yoksulluğunu bizde sürekli hissediyoruz. Yapmayı düşündüğümüz birçok etkinliğimizi, parasızlıktan dolayı ya hiç yapmıyoruz yada istediğimiz şekilde yapamıyoruz; her işi mümkün olduğu kadar ucuza mal etmeye çalışıyoruz. Buda zaman zaman başımıza daha büyük dertler açıyor. Örneğin bu sene (18 Ağustos 2002) Hacı Bektaşi Veliyi Anma Etkinliklerinden gelirken başımıza gelen kazanın asıl sorumlusu, toplumumuzun bu yoksulluğudur.

Hacı Bektaşi Veli Derneği bu yıl ki Hacıbektaş’a gidiş, gelişi düzenlerken, yoksul kitlemizden daha çok insanın gidebilmesini düşünmüş olmalı ki, bu işi daha ucuza yapacak arabalar bulmuş. Kaza yapan arabanın sahibi de olan şoför, parasızlıktan olmalı ki, arabasının hiç bakımını yaptırmamış; arabanın fren balataları yıpranıp tamamen bitmiş, yağı eskiyip, bozulmuş, bunların üstüne üslük, şoför biraz daha az mazot yakayım diye vitesi boşa almış. Elbette bunlar toplumsal bir yoksulluğumuzu; şehirler arası yolcu taşıma ruhsatı olan bir aracın kamusal olarak neden denetlenmediği sorusunu sormamızı, bu toplumsal eksikliğimizi göz ardı etmemizi gerektirmez ama, eğer şu gözü kör olası yoksulluğumuz olmasaydı, o zaman bizlerde daha iyi arabalarla gitmeyi düşünürdük. Toplumsal denetim eksikliğiyle, yokluk, yoksulluk birleşince işte böyle felaketlere yol açıyor.
Bütün bunlar açıkça gösteriyor ki, toplumun durumu nasılsa, sizin durumunuzda öyle oluyor; ne yaparsanız yapın toplum sizi de kendi seviyesine çekiyor. Bunca olumsuzluklar içerisinde bulunan bir toplumda, siz ne yaparsanız yapın, bu zorluklarla karşılaşmadan bir hayat sürdüremiyorsunuz. Sonuç olarak; spor karşılaşmalarına bile, cenge gider gibi gidilen bir toplumda, siz bir şenlik düzenleyip, sazlar çalıp, semahlar dönerek, Pir Sultanı anmaya çalışırken, ibadet amacıyla, Cuma namazını kılmak için camilerde toplanan insanlar kışkırtılıp, gelip sizi, (saz çalıp semah dönen o topluluğu) yakabiliyor.
Bir ebem vardı da, böylesi durumlar için, “Arafat’ta kurban kessen, kelp düşer kurbanına” derdi; eğer bütün toplumunuzun durumu iyi değilse ne yaparsanız yapın erinde geçinde bela gelip, sizi de buluyor; başınız bir türlü dertten kurtulmuyor; bu tarihsel bilincimizden dolayı biz, yakınımızda yada uzağımızda, içimizde yada dışımızda osun, her sorunu toplumsal bir sorun olarak algılıyoruz.
Cevabımızı, derneğimize adımını atan herkesin, göreceği bir yere koyduğumuz o çağrımızı buraya da alarak bitirelim:

Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz
27 Kasım 2002

A. Rıza Aydın
Pir Sultan Abdal kültür Derneği
Adana Şube Sekreteri.

...........................................................
Bu yazı, Çukurova Ü. Eğ. Fak. Öğrencilerinin, “Sivil toplum örgütlerinin kuruluş nedenleri ile karşılaştıkları zorluklar” konulu araştırmaya-soruşturmaya yanıt olarak hazırlanmıştır.

Yunus Emre konumuzla ilgili bir şiirinde şöyle diyor:
Ka’be ve put iman benim /Çark uruban dönen benim
Bulut olup göğe ağan /Yağmur olup yağan benim
Yaz yaratıp yer donatan / Gönlümüz evi yöneten
Hoşnut atadan anadan / Kulluk kadri bilen benim
Yıldırım olup şakıyan / Kakıyıp nefsin dokuyan
Yer karasından börküyen / Şol ağulu yılan benim
Hamza’yı Kaf’dan aşıran / Elin ayağın şaşıran
Çokları tahtan düşüren / Hikmet ıssı sultan benim
(Et ü deri süngük çatan/ hükmeyleyip diri dutan
Kudret beşiğinde yatan / hikmet südin emen benem )
A. Gölpınarlı- nüshası.

Bir niceye verdim emir / Devlet bile sürdü ömür
Yanan kömür kızan demir / Örse çekiç salan benim
Kar yağdıran yer donduran / Hayvanların rızkın veren
Şöyle bilin yol gösteren / Ol rahim ü rahman benim
Gerçek âşık gelsin beri / Göstereyim doğru yeri
Makamlar gönüller şarı / Irılmayıp duran benim
Yere göğe bünyad uran / Irılmadan daim duran
Denizlere göl çağıran / Adım Yunus umman benim

Çok işlenen bu kavramla ilgili olarak, iki ozanımızın deyişi anmak istiyorum:
“... Tarikat abıyla cismimiz yuduk / Hak buyurdu müminin kalbi Beytullah.” Virani

“... İkilik perdesi kalktı gözümden /
Şükür hakkı birlemişim özümden / Evvel iki sandığıma ağlarım.”
Aşık Sefil Sadık

Bu günün egemen (ezen), toplumumuzun insanları bunu başkasına tanınan bir lütuf gibi görebilir ama o gün bunun anlamı farklıydı. Bütün ezilenler gibi, “Etrak-ı bi-idrak” diye horlanıp aşağılanan bu insanlarda buna bütün halklar eşittir, 72 alem birdir diye böyle tepki göstermişler.
Hacı Bektaş’ın “Anlamadığınız duaya amin demeyin” sözü de bu tepkinin bir sonucudur. Aslında herkesin eşitlendiği yerde, küçük görünen herkes gibi kendileri de böylece eşitlerin seviyesine yükseltilmiştir.

Merkezi Ankara’da olan derneğin kurucuları: Murtaza Demir (başkan), İlyas Budak, Özer Demir, Adıgüzel Türkan, Hüseyin Demir, Hasan Canik, İhsan Kılıç.
Aslında, Pir Sultan’ın adıyla anılan ilk dernek, Yıldızeli’nin Banaz köyünde, “Banaz Köyü Pir Sultan Abdal Turizm ve Tanıtma derneği” adıyla 1976 yılında kurulmuştur. Banaz’daki 8 metre boyundaki anıt 1978’de bu dernek tarafından yapılıp, anma etkinliklerinede ilk defa bu dönemde başlanmıştır. 12 Eylül’ün askeri yönetimince kapatılan bu derneğin süreci ayrı bir konu olduğu için burada sadece anıyoruz.


29.05.2008

http://www.pirsultan.net/