devrimci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
devrimci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2010

Fidel Castro: Yanılmış olmayı o kadar isterdim ki


http://majimbokenya.com/home/wp-content/uploads/2009/04/fidelcastro.jpg
Fidel Castro: Yanılmış olmayı o kadar isterdim ki

Havana, 25 Haziran 2010 (Prensa Latina) Küba Devriminin önderi Fidel Castro'nun son yazısı olan "Yanılmış olmayı o kadar isterdim ki" adlı makaleyi okuyucularımızla paylaşmaktan gurur duyarız.

YANILMIŞ OLMAYI O KADAR İSTERDİM Kİ

Yazdığım bu satırlar yarın yani 26 Haziran Cumartesi günü Granma'da yayınlandığından sadece 32 gün sonra imparatorluğa gösterdiğimiz onurlu direniş olan 26 Temmuz gününü kutlayacağız.

İnsanlığın düşmanları her adımlarını ölçüp biçerek atıyorlar. Özellikle aklında sadece kâr hırsı ve hammadde olan, insanlığın ortak değerlerini gözardı eden ABD emperyalizmi.

16 Haziran günkü yazımda şunları yazmışım: "Bu cehennem habercisi gibi gelişmeler Dünya Kupası maçları arasında unutulup gidiyor, kimsenin umurunda olmaksızın."

Bu önemli spor olayı en çekişmeli aşamasına giriyor. 14 gün boyunca 32 ülkeden futbolcular ilk 16'ya girebilmek için çaba gösterdiler. Şimdi ise çeyrek finale, yarı finale ve finale kalabilmek için mücadele edecekler.

Futbol fanatizmi giderek artmakta, dünya üzerinde milyonlarca insanı etkisine almaya başladı bile.

Artık şunu sorabiliriz; kaçımız şu sıralarda ABD donanmasının en büyük uçak gemilerinden Harry S. Truman'ın beraberinde nükleer denizaltılarla birlikte Süveyş Kanalından geçerek İran Körfezine doğru yol almakta olduğunu biliyoruz?

ABD donanmasına eşlik eden gemiler arasında benzer ateş gücüne sahip İsrail savaş gemilerinin de olduğu bilinmekte. Bu donanma İran'a uygulanan abluka uyarınca ülkeye giriş çıkış yapan ticari gemileri arama yetkisine sahip olacak.

Hatırlanacağı gibi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, ABD'nin önerisi ve İngiltere, Fransa ile Almanya'nın desteğiyle çok ağır koşulları olan bir yaptırım kararı almıştı.

Diğer bir ağır yaptırım kararı da ABD Senatosundan çıkmıştı.

Üçüncü ve en ağır yaptırım kararı ise Avrupa Birliği tarafından alındı. Bütün bu gelişmeler 20 Haziran gününden önce oldu. O dönemde Fransa Cumhurbaşkanı acil bir ziyaretle Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Dmitri Medvedev ile görüşmüş, Rusya'nın İran ile görüşerek durumun daha kötüye gitmesine engel olması istenmişti.

Şimdi zaten İran açıklarında bulunan ABD donanmasına, ABD ve İsrail savaş uçaklarını taşıyan uçak gemisinin varması bekleniyor.

İşin en düşündürücü yanı ise ABD'nin Ortadoğudaki jandarması İsrail'in elinde son derece gelişmiş nükleer silahlar ve bunları kullanabilecek modern savaş uçaklarının bulunuyor olması.

İran Şahı 1979 yılında tek bir silah atılmadan Ayetullah Humeyni tarafından devrilmişti. ABD, İran'a karşı savaş açan Irak'ı desteklemiş ve Irak tarafından İran ordusuna ve Devrim Muhafızlarına karşı kullanılan kimyasal silahları tedarik etmişti. O dönemler Bağlantısızlar Hareketinin lideri konumunda olan Küba bu konuyla ilgili bilgiye sahipti. Savaşın etkilerine maruz kalan sivillerin durumunu da çok iyi biliyorduk. Bugün İran Cumhurbaşkanı olan Mahmut Ahmedinejad o dönemde Devrim Muhafızları 6. Ordu komutanı olarak İran - Irak Savaşının en sıcak çatışmalarının yaşandığı batı cephesindeydi.

Bugün 2010 yılında 31 yıldan sonra ABD ve İsrail devletleri, İran silahlı kuvvetlerininin milyonlarca askerini, hava, deniz ve kara kuvvetlerini ve Devrim Muhafızlarını hafife alıyor.

Bu saydıklarıma 12-60 yaş arasındaki 20 milyon erkek ve kadın ile toplam 70 milyon nüfusa sahip, düzenli şekilde milis eğitimi alan bir toplumu ekleyin.

ABD hükümeti bir plan uygulama çabasında. Buna göre kapitalist tüketime sahip çıkan bir siyasi muhalefet hareketi yaratılacak, İran halkı bölünecek ve İran'daki rejim devrilecek.

Ancak artık bu plan geçersizdir. Ülkelerine saldıran ABD ve İsrail savaş uçakları karşısında hiçbir İranlının ABD'den yana olacağı iddia edilemez.

Son gelişmeleri tahlil ettiğimde şöyle bir sonuca varmıştım; çatışma Kore yarımadasında başlayacak, burada çıkartılacak ikinci Kore Savaşından sonra ABD'nin İran'a ikinci müdahalesi başlatılacak.

Bugünden baktığımda ise çatışmaların sırasının değiştiğini görüyorum; silahlı saldırı önce İran'a karşı düzenlenecek.

Artık ABD özel harekat kuvvetleri ve istihbaratı tarafından batırıldığı bilinen Güney Kore savaş gemisi Cheonan'ı batırmakla suçlanan Kuzey Kore yönetimi ise İran'a saldırıldıktan sonra sırada kendilerinin olduğunu çok iyi biliyor.

Gamsız futbolseverler Dünya Kupası maçlarının tadını çıkarmaya baksın. Kahraman halkımıza, hayat ve umut dolu Küba gençliğine, o muhteşem çocuklarımıza ve daima iyi geleceklerini aklımızdan çıkartmadığımız insanlığa şunları söylemeyi görev addediyorum; bu gelişmeler bizi hiçbir şekilde şaşırtmıyor.

Sadece, bir kaç bin yıl içinde insanoğlu tarafından gerçekleştirilen sayısız hayallere ve geliştirilen uygarlığa acıyorum.

Devrimci hayallerimiz gerçekleşmeye ve anavatanımız ayakları üzerinde doğrulmaya başlamışken, "yanılmış olmayı o kadar isterdim ki!"

Fidel Castro Ruz
24 Haziran 2010
21:34


PLT-OE-26062010

http://www.plturkce.org/

-----------------------

"

21 Haziran 2010

İlhan SELÇUK Yaşama veda etti


İlhan SELÇUK Yaşama veda etti


Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi ve Başyazarı İlhan Selçuk'u kaybettik. Bir süredir Vehbi Koç Vakfı Amerikan Hastanesi'nde tedavi gören Selçuk'un saat 13.30'da yaşamını yitirdi.

21.06.2010
.......................................................


Selçuk ölümüyle ilgili açıklama Vehbi Koç Vakfı Amerikan Hastanesi'nde yapılacak. 1925 doğumlu olan İlhan Selçuk, 11 Mart'ta 85. yaş gününü yoğun bakımda geçirmişti.

Selçuk’un ölümü Cumhuriyet ailesini yasa boğdu. Cumhuriyet çalışanları gruplar halinde Vehbi Koç Vakfı Amerikan Hastanesi’ne gittiler. Yarım asırdır Cumhuriyet’te köşe yazarlığını sürdüren Selçuk, aynı zamanda gazetenin Yayın Kurulu Başkanı'ydı. Berin Nadi'nin 2001 yılında ölümünün ardından Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz sahipliği görevini üstlenmiş, gazetesinin yaşatılabilmesi için yıllarca mücadele vermişti.

Cumhuriyet okuru ona "Aydınlanmanın Bilgesi" adını takmıştı. İlhan Selçuk Atatürk ilkelerinin savunucusu bir devrimci ve yurtseverdi. Adı Cumhuriyet Gazetesi'yle özdeşleşen İlhan Selçuk Cumhuriyet okurunun her sabah bir pusula gibi doğru yönü gösterdiği inancıyla izlediği bir yazardı.

İlhan Selçuk 11 Mart 1925'te İzmir'de doğdu (Nüfusunda Aydın yazılı). Babası subaydı. Bu nedenle Aydın'da başlayan, Yıldızeli ve Keskin’de süren, Şişli 43. İlkokul’da tamamlanan ilköğreniminin ardından, ortaokul ve liseyi İstanbul Taksim, Silifke ve Adana’da okudu.

1950'de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Kısa bir süre avukatlık yaptı. Ardından ağabeyi Turhan Selçuk’la birlikte 41 Buçuk ve Dolmuş mizah dergilerini yayımladı. İlk yazıları bu dergilerde yayımlandı. 1958’de Karikatür, 1959’da Taş_Karikatür dergilerinin yayıncıları arasına katıldı. Semih Balcıoğlu ile birlikte Ulus’un mizah sayfasını düzenledi.

1961’de Akşam Gazetesi’nde yazarlığa başladı. Aynı yıl Tanin’e oradan da Vatan’a geçti. 1962’de Doğan Avıoğlu, Mümtaz Soysal, İlhami Soysal ve Cemal Reşit Eyüboğlu’yla birlikte Yön’ün kurucuları arasında yer aldı ve burada da yazılar yazdı.

1962’de Nadir Nadi’nin çağrısı üzerine Cumhuriyet’te köşe yazarlığına başladı.

12 Mart 1971 öncesinde Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı Devrim dergisinde de yazan İlhan Selçuk, bu tarihlerde, geniş bir kesimin büyük ilgi duyarak okuduğu bir yazardı.

12 Mart sonrasında “Hoş Geldin Tanzimat Kafası” başlıklı yazısı nedeniyle Cumhuriyet kapatıldı. İlhan Selçuk tutuklandı. Açılan davada aklandı.

Ziverbey’de İşkence

Çok geçmeden sıkıyönetimce yeniden gözaltına alındı. “Ziverbey Köşkü”nde işkence gördü. “Madanoğlu Davası”ndan Sıkıyönetim mahkemesinde yargılandı ve aklandı. Yazdığı “Ziverbey Köşkü” kitabıyla, Ziverbey’deki işkence iddiaları ilk kez anlatılmış oldu. İlhan Selçuk, Ziverbey’de işkence altındayken verdiği ifadede akrostiş yöntemini kullanmıştı. İfadesinde, her tümcenin sondan ikinci sözcüğünün baş harfi yukarıdan aşağı sıralandığında “işkence altındayım” tümcesi çıkıyordu.

Demokrasi Ödülü

1991’de Nadir Nadi'nin ölümünden sonra gazetenin iflasa sürüklendiği, yazarlarının uzaklaşmak zorunda kaldıkları dönemde İlhan Selçuk, Berin Nadi ile birlikte Cumhuriyet yazarlarının bir arada tutulmasında önemli rol üstlendi. Ardından Berrin Nadi ile birlikte Cumhuriyet Gazetesi’nin bağımsızlığını koruyarak sürdürebilmesi için Cumhuriyet Vakfı’nı kurdu.

Türkiye İnsan Hakları Kurumu (TİHAK) kurucu üyesi olan İlhan Selçuk, “Türk basınında demokrasi için verdiği savaşımdan” ötürü 1997’de Sertel Demokrasi Ödülü’ne değer görüldü. 1989’da Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin “Onur Ödülü”ne, 1994’te Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin “Basın Özgürlüğü Ödülü”nü aldı.

Ergenekon’dan Gözaltı

21 Mart 2008 günü saat sabah 04:30 sıralarında Ergenekon davası operasyonları kapsamında gözaltına alınan Selçuk, iki gün sorgulandıktan sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

30 Mart akşamı, göğüs ağrısıyla Vehbi Koç Vakfı Amerikan Hastanesi’ne getirildi. 15 Nisan’da yaklaşık 6 saat süren bir by-pass ameliyatı geçirdi. Selçuk’un ameliyatını gerçekleştiren ekibin başı Doç. Dr. Atıf Akçevin, ameliyatın ardından basın mensuplarına yaptığı açıklamada, İlhan Selçuk’un 1978 ve 1984 yıllarında kalp krizi geçirdiği belirterek, hastalığın son seneye kadar tıbbi tedaviyle sabit seyrettiğini söylemişti. İlhan Selçuk’un doktorlarından Oryal Gökdemir ise gazetecilerin “İlhan Selçuk’un şu anki durumunda gözaltına alınmasının bir etkisi var mıdır?” sorusuna “Etkilememiş diyemeyiz, ama ‘tek neden budur’ demek de yanlış olur” karşılığını vermişti.

25 Mayıs’ta hastaneden taburcu olan Selçuk, 14 Ağustos 2009 günü yeniden rahatsızlanarak Vehbi Koç Vakfı Amerikan Hastanesi’nde yoğun bakıma alındı. Selçuk’a ilk müdahaleyi daha önce kalp rahatsızlığı sırasında da tedavisini yapan ekipteki doktorlar Doç. Dr. Atıf Akçevin, Dr. Genco Yücel ve Dr. Zekiye Kural yaptı. İncelemeler sonucunda, Selçuk’un beyninin sağ tarafına bir kan pıhtısı gittiği ve bunun damarlarda beslenme bozukluğuna neden olduğu saptandı.

İlhan Selçuk, hastanede kaldığı süreçte okurlarıyla bağını sürdürdü. Hikmet Çetinkaya, 26 Kasım’dan başlayarak her hafta “Pazar Sohbetleriyle” Selçuk’un görüşlerini Cumhuriyet okurlarına aktardı.

Selçuk’u Vehbi Koç Vakfı Amerikan Hastanesi’nde tedavi gördüğü süreçte kardeşi Ülfet Ertel hiç yanından ayrılmadı. Ağabeyi Turhan Selçuk ve Cumhuriyet çalışanlarının yanı sıra, aralarında politikacı, gazeteci, yazar, sanatçıların da olduğu pek çok kişi ve sivil toplum örgütü Selçuk’un ziyaretine geldi. Tarık Akan, Rutkay Aziz’in yanı sıra 14 Şubat’ta CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da Selçuk’u ziyaret edenler arasında yer aldı.

Selçuk hastanede kaldığı sürede sıkça gazeteye gelmek istediğini söylüyordu. Hikmet Çetinkaya ile sohbetinde, “Gazetedeki çocuklarımı çok özledim. Tümünün gözlerinden öperim... Türkiye’nin önünde başka bir dönem var. Demokrasi ve temel hak ve özgürlükler mücadelesi. Onun için Deniz Baykal’ı eleştirin ama vurmayın! Bu dönemde yol haritamız demokrasi, temel hak ve özgürlükler olacaktır. Atatürk milliyetçiliği de budur zaten.” diyordu.

Selçuk, son olarak 23 Mart Salı günü Cumhuriyet Gazetesi’ni ziyaret etti. Yedişer sekizer kişilik gruplar halinde Selçuk’un odasına gelen Cumhuriyet çalışanlarıyla sohbet etti, şakalaştı. Bu “Aydınlanma Bilgesi”nin Cumhuriyet’i son ziyareti oldu.

İlhan Selçuk KİMDİR?

1925 yılında Aydın'da doğan İlhan Selçuk, Cumhuriyet Gazetesi başyazarlığını yapıyordu. Pazartesi hariç, haftanın 6 günü yayımlanan Pencere köşesini yazan İlhan Selçuk, aynı zamanda gazetenin yayın kurulu başkanlığını yapıyordu.

1950'de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Avukatlık, matbaacılık, dergi ve gazetelerde yazı işleri müdürlüğü yaptı. İlk yazıları 1952 yılında 41 Buçuk isimli mizah dergisinde çıktı. 1963'den günümüze Cumhuriyet gazetesinde makale yazarlığını sürdürüyordu.

ESERLERİ

Uzak Komşu Rusya'dan Gezi Notları (1967) - Gezi notları

Mustafa Kemal'in Saati (1969) - Belgesel yazılar

Yüzbaşı Selahattin'in Romanı (2 cilt, 1973/1975) - Roman

Güzel Amerikalı (1976) - Gezi notları

Sovyetler, İran, Amerika İzlenimleri (1976) - Gezi notları

Yeni Kırallar, Yeni Soytarılar (1976) - Belgesel yazılar

Ağlamak ve Gülmek (1982) - Belgesel yazılar

Düşünüyorum Öyleyse Vurun (1984) - Belgesel yazılar

Görülmüştür (1986) - Belgesel yazılar

Ziverbey Köşkü (1987) - 12 Mart dönemi tutukluluğu anıları

Japon Gülü (1988) - Gezi notları

Enel Hakk'ın Hakkı - Cumhuriyet gazetesinde çıkmış, Alevi-Sünni konularında yazılmış çarpıcı yazıları içermektedir. Bazı Bektaşi Fıkraları ile okuyucu eğlenerek bilgilendiriliyor.

İskele Sancak Sol - Sağ - Şeriat

Düşünüyorum Öyleyse Vurun

http://www.haberakis.com



"Dünya; Kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiç birşey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir."

Albert Einstein


28 Mart 2010

ZENGİNE ANAYASO İŞÇİYE BABAYASO

ZENGİNE ANAYASO, İŞÇİYE BABAYASO

28.03.2010

Türkiye tarihinde Anayasa tartışmaları 1960’lı yıllarda başladı. Ondan önce pek Anayasa tartışması yaşanmamıştı. “Anayasayı değiştirmek” sözü daha çok sol hareketlere karşı bir kılıç görevi üstlendi.
Zamanla devlet katında Anayasa kutsallaştırıldı. Bunun sonucu bazı devrimci gençler bile idam edildi.

Bu nedenle solun şarkılarında-türkülerinde Anayasa hep yoksul halkı ezmenin aracı olarak görüldü.
İşte size, halkın şivesiyle yazılmış iki örnek şarkı-türkü…

ANAYASO

Gara dağlar gar altında galanda,
Ben gülmezem,
Dil bilmezem,
Şavata’dan Hakkari’ye yol bilmezem,
Gurban olam, çaresi ne hoy babov...

Bebek yaniir, bebek hasda, bebek ataş içinde,
Ben fakiro,
Ben hakiro,
Dogdor, ilaç, çarşi, bazar tam takiro,
Gurban olam, bu ne işdir, hoy babo...

Çocuğ ağliir, çocuğ öliir, geçüt vermiy Zap suyi,
Parasizo,
Çeresizo,
Ben halsizo, ben dilsizo, şeher uzak yolsizo,
Bu ne haldir, bu ne işdir hoy babov...

Gara dağda, gar altında ufağ ufağ mezerler,
Yeddi ceset hetim hetim Zap suyinde yüzerler,
Hökümata arzeylesem azarlar,
Ben ketumo,
Ben hetimo,
Bu ne biçim vatandaşım hoy babov..

Şavata’dan Angara’ya ses gitmiir,
Biz gitmeğe guvvatımız hiç yetmiir,
Malımız yoh,
Yolumuz yoh,
Angara’ya ses verecek dilimiz yoh,
Ganadımız, golumuz yoh,
Bu ne biçim memlekettir hoy babov...

Yerin, yurdun adresin bilmirem,
Angara’da Anayaso,
Ellerinden öpiy Hasso,
Yap bize de bir iltimasso,
Bu işin mumkini yoh mi hoy babov...

(Şemsi Belli)

ZENGİNE ANAYASO, İŞÇİYE BABAYASO

Bu ne biçim memlekettir gardaşım,
Biz isterik anayaso,
Onlar verir babayaso,
Anası bize bakmiy,
Biz isterik gardaş ablayaso.

Dağlar başı duman hep babo, hey babo,
Köylü halin yaman hep babo, hey babo,
Demirel sana kurban, kurban, kurban,
Demirel sana heyran, heyran, heyran,
Zengine anayaso, işçiye babayaso.
Patrona anayaso işçiye babayaso.

Vekil koltuk davası, hep babo hey gardaş,
Ağasının sevdası hey babo hep babo,
İşçi köylü davası hey babo hep gardaş,
Zengine anayaso, işçiye babayaso.
Patrona anayaso işçiye babayaso.

Kuru soğanla ekmek, hepbabo hep babo,
Boşa gitti hep emek, hey babo, hey babo,
Bu mu yaşamak demek hep babo, hey gardaş,
Zengine anayaso, işçiye babayaso.
Patrona anayaso işçiye babayaso.

Çoluk çocuk aç yatiğ hey babo hey babo,
Ağa tasmayı takiy hey babo hey gardaş,
Köylü yollara bakiy hey babo hey babo,
Ağaya anayaso köylüye babayaso.
Zengine anayaso işçiye babayaso.

(Ali Avaz)

*******************************************
Soner Yalçın

Odatv.com


21 Eylül 2008

BES. MERKEZ TEMSİLCİLER KURULU'NA SUNUM.



BÜRO EMEKÇİLERİ SENDİKASI 4.DÖNEM 1. MERKEZ TEMSİLCİLER KURULU TOPLANTISINA


Merhaba,

Değerli MTK üyeleri, saygı değer mücadele arkadaşlarım.


Sendikamızın, örgütlü mücadele sürecine önemli katkıda bulunacağına ve örgütlenme sorunumuzun önündeki engelleri yeniden değerlendirilip; yöntem ve araçlarının gözden geçirileceği ve doğru çözümler üretileceğine inandığım bu kurlun başarılı geçmesini diliyor ve hepinizi saygı ile selamlıyorum.

Arkadaşlar!


İçinde yaşadığımız şu günler dünya ekonomisindeki yaşanan kriz, batan bankalar, dünya ölçekli sigorta şirketleri ve ülkemizde de uygulamaya konulan morgeç (konut kredisi) sistemi ABD.de bir bir çökmeye başladı.

Bu yaşanan kriz kapitalist sistemin artık böyle gitmeyeceğinin bir göstergesidir. Dünya Emekçi halkları açısından yaşamın daha da çekilmez hale geleceği ve bedelinide ağır bir şekilde emekçilere ödettirileceği açıktır.


Genelde dünya emekçilerinin ama özelde Türkiye emekçilerinin bu kaos ortamından en az zararla çıkabilmek için, örgütlü bir biçimde karşı tutum alabileceği ve kendine bir çıkış yolu yaratacağıdır. Aslında kapitalist sistemin bugünkü krizi sol ve sosyalistler için çok önemli fırsatlarıda beraberinde getirmektedir. Önemli olan bu fırsatları doğru okuyup, yerinde ve zamanında teşhis ve çözümünü geliştirmeyi becerebilecekmiyiz..

Kaynakların ele geçirilmesi için yaşanan bu emperyalist savaş ve şiddet ortamı Ortadoğu ve Kafkaslara yayılmakta, gittikçe özellikle ülkemizin etrafını sarmaktadır. Yaratılan bu kaos ortamı özelde ülkemiz, genelde ise dünyanın birçok bölgesinde emekçi halklar açısından çok zorlu koşulların dayatıldığı gelişmeler yaşanmaktadır. Bu gelişmeler, Emekçi halkların kazanımlarının ortadan kaldırılması noktasında ve üretimden alacağı paylarının daha da azalacağı, gıda fiyatlarındaki artışla birlikte temel biyolojik ihtiyaçlarımızı dahi karşılayamaz hale gelecek olup; savaş, Ortadoğu ve Kafkaslarda yeraltı ve yerüstü enerji kaynaklarının kimler tarafından kontrol edilmesine yönelik olmakla birlikte, emekçi halkların ürettiği artı değerlerin paylaşılım savaşıdır.

Dünya üzerinde yürütülmekte olan emperyalist paylaşımcı savaştan ve yaşanan ekonomik kaostan en çok zarar görecek olan yine emekçiler, bölge halkları, başta kadınlar, çocuklar olacaktır. Yaratılan kaos ortamından nemalanan ırkçılık/milliyetçilik, gericilik yükselen değer olmaya devam ediyor. Peki; başta emek örgütleri olmak üzere sol ve sosyalistlere tamda bu noktada büyük iş düşmektedir. Dünyanın bir çok ülkesinde, ırkçılık hortlatılmakta ve o milliyetçi anlayışlar karşısında kim varsa bütün muhalif kesimler yok sayılmakta, cezaevlerinde ve sokakta terörist ilan edilerek linç edilmektedir. Yani ya hakim sınıfların tarif ettiği şekilde, yaşamayı kabul edeceksin veya ölüm senin için bir elzemdir. Yaşamaksa senin isteğin gibi savaşsız ve sömürüsüz bir hayat yoktur, denilmektedir.

Yok öyle bir şey; elbette var diyorsanız, böyle bir dünya? Ki: var. Başka bir dünya mümkün... Öyle ise; Sorumluluk sahibi olmak hem de o sorumluluğun gereğini yerine getirmekle mümkündür.

Değerli arkadaşlar !

Örgütlü bir mücadeleden bahsedecek olursak, ilk önce o mücadelenin amacını doğru tesbit edeceğiz. Ayaklarının nerelere bastığını ve beslenme kanallarını doğru tarif etmekten geçmektedir.

Yaşadığımız ülke Anayasa’sının, demokratik özgürlükçü bir anayasa olması gerektiği ve bu konuda, yaşadığımız gündelik hayatımızın demokratik, hak ve özgürlüklerimizin sınırsızca kullandırılmasını istiyor ve bu alanı da genişletmeye çalışıyorsak; ilk önce kendi örgütümüz içinde, demokrasiyi en geniş şekli ile içselleştirerek yaşama geçirilmesi yönünde, kendi demokrasimizi kendimiz, yaşamsal anlamda hayata geçirmeliyiz. Farklı seslere ve yeni önerilere açık, muhalif sözlere de tahammül göstermeliyiz.

Bütün doğruları biz biliriz .! Başka söze ne gerek var demeden...!

Neden?

Çünkü; Bu yapıların taze kana ihtiyacı vardır. Asıl olan, Alttan yeni kuşakların bu yapılara katılımının sağlanması bu nedenle zorunludur. Örgütümüzün buna ihtiyacı vardır. Yenilenmeyen yapı, yaşamın her alanında dayatılan zorlu sorunlara, her zaman doğru teshiş ve doğru çözümler üretemeyeceği açıktır. Ortaya koyduğu örgütlenmeye yönelik çalışma ve pratikler, bu günün sorunlarına cevap verebilecek nitelikli düzeyi yitirmek üzeredir..

Değerli arkadaşlar; sizlerinde bu konu üzerine tesbitleriniz olduğuna inanıyorum...

Kendi içimizde kastlar oluşmuş ve bu kastlar içinde de ayrıca kişilere bağlı gruplar oluşmaktadır. Bu hizipleşmeler sendikal ve siyasal mücadele içinde birbirlerine karşı bir çalışmaya dönüşmektedir. Bu gruplaşmalar, emek, demokrasi ve özgürlük mücadelemizin önünü açacağını düşündüğümüzde elbette çok önemli yararlar sağlayacaktır. Ortaya koydukları program ve projeleri ile her zaman ufuk açıcı ve sürece ayak uydurabilen toplumsal değişim ve dönüşümleri sağlayabilen çalışmalar olduğu şekli ile.

Ancak; Bu böyle olmamıştır. Değerli arkadaşlar. 25 yıllık sürece baktığımızda yapılan ittifaklarda, ilkeler üzerinden bir proje ve program ittifakı olmaktan çok kişiler ve sayılar üzerinden yönetimleri hangi grubun kaç kişi ile temsil edileceğine ilişkin olmaktadır. Bu durumda sendikal mücadelenin önünü açacağı düşünülürken, bunun yerine daha çok süreci tıkma yönünde bir işlevi yerine getirmektedir. Bu güne baktığımızda geldiğimiz noktada, bunun böyle olduğunu hep birlikte tespit edebiliriz. Değerli arkadaşlar.

Hepimizin de bildiği gibi, bu gruplar içinde yer almayan hiçbir arkadaşımızın neyi ne kadar doğru tespit ve doğru teshişde bulunursa bulunsun, mücadele sürecine ne kadar katkı sunarsa sunsun; sendikal sürecin işleyişinde yer alması en fazla iş yeri temsilciliği düzeyindedir. İşyeri temsilciliği hem zahmetli bir iş olduğu gibi, kimsenin de olmak istememesinden kaynaklı, sayı doldurulabilmek içindir…

Demokratik toplumlarda bir kişiye yapılan bir haksızlık bütün topluma yapılmış sayılır. Bu bilinç yerleştirilmedikçe haksızlıkların ve adaletsizlerin önüne geçebilme olanağı yoktur. Bencillik ve bireycilik felsefesi, toplumun bütün katmanlarını sarar. Herkes kendi küçük dünyasının kabukları içinde yaşamayı marifet sayar. Bu durumdan derhal kurtulmak zorundayız. Aksi durumda büyümemiz ve güçlenmemizin olanağı bulunmadığı gibi dışımızda gelişen farklı olaylara yönelik doğru, tespit ve farklı mücadele şekillerini örgütleyebilmek ve altını doldurabilmemizinde olanağı kalmayacaktır. Bizler enerjilerimizi içimizde birbirimize karşı tüketmeye devam ettiğimiz müddetçe...

Bu yaşananların böyle olduğu konusunda, sizlerle aynı fikri paylaştığıma inanıyorum arkadaşlar..!

Değerli arkadaşlar!

Sürece ilişkin birkaç tespitte daha bulunmak istiyorum.

Ülkemizde uygulanmakta olan neolibarel ekonomik programlar sonucu, sağlıktan eğitime, birden çok kalemi, sosyal devletin gereği, herkese eşit ve ücretsiz nitelikli ulaşılabilir bir kamu hizmeti olmaktan çıkartılıp; kar getir ve pahalı bir hizmet olup; bedelini ödeyebilenin yararlandığı bir özel hizmet sektörü haline getirildi. Halk açlık ve soksulluk sınırında yaşamaya mahkum edildi.

Oysa; bizler ne sağlıksız, ne çocuklarımızın eğitimsiz ve işsiz kalmasına razı olabiliriz. Kamu iktisadi kurumların bir yıllık karı karşılığına peşkeş çekildiği ve ülkemizde, adı konmamış yaşanan (terör) savaş gerekçe gösterilerek her türlü ekonomik ve demokratik taleplerimiz şiddetle en ağır bir şekilde bastırılarak İnsan hakları İhlalleri doruğa çıkmıştır.



En son 2008 1 Mayısında yaşananlar, hepimizin hafızasında henüz tazedir.

Demokratikleşmemizinde önünde en büyük engel teşkil eden, kürt sorunu üzerinden yürütülen bir savaş vardır. Bu savaş, başta ülke ekonomisini batırmakta olup; Milli Gelirin büyük bir bölümü savaş ekonomisine ayrılmaktadır. Ülkemiz adeta yangın yerine dönüşmüştür. Ölen asker-sivil, ülkemiz emekçi halklarının çocuklarıdır. Ayrıca yakılan ormanlar güvenlik gerekçesi ile söndürülmemekte ve söndürülememektedir.

Ülkemiz; insanı ve doğası ile çölleşmektedir.

Bu sürece bir şekilde müdahil olmak ve kesinlikle ilk başta barışı tesis edebilmenin bütün yollarını zorlamak durumundayız.

Gerçi, özelde sendikamız genelde kardeş demokratik kitle örgütlerinin bu konu üzerine çalışmalar yürüttüğünü biliyoruz ve kendi adıma taktirle karşılıyorum.

Ancak; ülkemizde yaşanan haksızlıklar bununla da sınırlı değildir. Hakim ideoloji, insanlara ekonomik sosyal ve siyasal alanda nasıl yaşayacağını neye inanacağını önceden belirlemiş durumdadır. Bu belirleme sağlıkta dönüşüm projesi ile sağlık hakkımızın elimizden alınmasıyla, zorunlu din dersi ile bilimsel eğitim hakkımızın engellenmesi ile, hiçbir ekonomik getirisi olmayan Diyanet işleri başkanılığına, bütçeden, 3 milyar dolar gibi çok büyük bir meblağ'anın ayrılması Milli Gelirin kimlere nasıl aktarıldığının, bir başka örneğidir.

Barış olacaksa eğer, bu ve benzeri birçok sorunun ortadan kaldırılması ile mümkündür. Ülkemizde yaşanan sorunların hiçbiri diğerinden bağımsızda değildir..

Sadece, Kürt sorunu çözümlenmiş olsa bile bu ülkeye barış gelir mi dersiniz.? Gelmez değerli arkadaşlar.

Çünkü; bu ülkede Kürt sorunun varlığı kadar, Alevi, devrimci ve demokrat insanların çocuklarına zorla din dersi okutulmaktadır. Zorla orta çağ karanlığına sürüklenmeye çalışılmaktadır. Asimilasyon 1400 yıldır devam etmektedir.

Bu sorunların varlığı diğer sorunlardan ayrı değildir.

Başta Sendikamız olmak üzere, tüm sosyalist partiler, devrimci- demokratlar ve sosyalist aydınlar, günümüz koşullarında sürdürülmekte olunan, Alevi çocuklarının sünnileştirilme politikasına ve ortaçağ karanlığına doğru sürüklenen geleceğimiz hemde devletin desteği ile yürütülen bu proğrama hiçbir şekilde bir yerinden engelleyici tutum ve davranış içinde değildirler. Sanki bunlar yaşanmıyormuş gibi görmezlikten gelinmektedir..

Alevilerle ilgili herhangi bir konuşma olduğu taktirde hemen cevap hazır; şoven yaklaşımlar bunlar..

Oysa; Sendikalarımız ve sosyalist partilerin ve solun tabanının büyük çoğunluğu bu insanlardan oluşmaktadır.. ( yoksa; kuran kurslarında yetişenler katılırmı dersiniz.)

Tarih boyunca katliamlara ve zulme uğramış, her dönem ezilenlerden yana olmuş bir toplum olmasına rağmen kendi yoldaşlarınca bile yeteri derecede kabul görmemiştir.

Yakın tarihimizde Çorumda, K. Maraş’ta, Malatya’da, Sivas’ta ve G. Mahallesi olayları planlı ve hedefi belli bir program dahilinde ,Solcu ve Alevilerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde yapılmıştır. Yani; hakim ideolojinin yok saydığı ve asimle politikalarının devam ettiğini, kendilerine devrimci ve demokratım diyen herkesin bu yaşanan haksızlıkları bilmiyor olması mümkün değildir. Bunun bir haksızlık olmadığını normal bir olay olduğunu hele, hiç kimse söyleyemez. Biliyorsa neden bu olumsuzluklara karşı bir çalışma ve mücadele içine girilmemektedir? Yoksa, bu yaşanan haksızlıkları haksızlık olarak görmüyorlarda ondanmı?

“AİHM” ve Danıştay'ın iptal kararlarına rağmen çocuklarımızın,”Zorunlu din dersi” uygulamasıyla bilimsel ve çağdaş eğitim hakkından mahrum bırakılarak, gerici ve dinci olarak eğitilen çocuklarımız bizi ilgilendirmiyor mu?

Alevileri inkar ve imha politikalarını, Alevi köylerine zorla yapılan ve hiçbir şekilde Alevilerin ihtiyacı olmayan camilere birde misyoner imamların atanması ile hangi maksat ve amaca hizmet ettiğini, hangi asimilasyon politikasının ürünü olduğunu bilemiyor olamayız.

Bu ve benzeri konuları çoğaltabiliriz.

Ancak; Alevilerin taleplerini doğru anlamalıyız.. Felsefesinde insanı merkezine alan, hümanist bir dünya görüşü ve yaşam biçim olan bu inancı, gerici ve dinci inançlardan ayrı tutmayı bilmemiz gerekmektedir. Laik ve demokratik bir toplumun garantisi ve ülkemiz nüfusunun 3/1'i olan bu insanların çığlıklarına da kulak tıkamadan, Alevi örgütleriyle dayanışma içine girerek, ülkemizin gericileştirilmesine onlarla birlikte karşı çıkmak zorundayız.

Bu sorun sadece Alevilerin sorunu olmadığını bilmemiz gerekmektedir.

Özelde Sendikamız olmak üzere Kesk'in bu konu üzerine komisyonlar kurup çalışmalar yapmasını istiyor ve MTK. kurula da öneriyorum.

12 Eylül darbesinin sola karşı yapılmış bir darbe olduğunu hep söyledik ama bu darbenin kimden yana olduğunu pekte irdeleyip adını koymadık/koyamadık. Uygulamalara baktığımızda; Zorunlu din derslerinin Anayasaya konması, kuran kursları ve her Alevi köyüne bir cami dikilmesi ve darbeden sonra diyanet işleri Başkanlığına bütçeden ayrılan paranın artarak 8-10 bakanlığın bütçesini aşmasını ve resmi kurum binalarının her birinin altına mescit yapılmasını bir düşünün kimden yanadır.

Milli Güvenlik Belgelerinin her birinde sol, sosyalist, Kürtler ve Aleviler her zaman millet adına tehlikeli guruplar olarak görülmüşlerdir. Gereğinide ona göre yapmışlardır.

Dolayısı ile sizler Alevileri, dinsel/inançsal bir hareket olarak görerek onlarla bir dayanışma içine girmiyor olsanız bile, eğemenler sizin gibi düşünmüyor . Aleviler her zaman özgürlükten ve demokrasiden yana tutum almışlardır. Tarihsel süreç içinde baktığımızda Anadolu ayaklamaları vardır. Pir sultan direnci zulme başkaldırı, Hacı Bektaş Veli, 13. yüzyılda kadın erkek eşitliğini savunur ve mücadele dinsel karanlığa karşıdır. Baba İshak, Şah Kulu ve Karaca Ahmet gibi Osmanlının halk üzerindeki baskı ve zulmüne karşı bütün Anadolu'yu ayaklandırmışlardır. Yani henüz solcular devrimciler ve Marks ve Lelin yok iken bu coğrafyada, tam da bizim taleplerimizi içeren talepler dile getirilip mücadele ve bu yönde savaş verilmekte idi.

Bunları sizler bilmiyor olsanız bile.

Yukarıdaki gerekçelerle de; Soldan, emekten, demokrasiden ve özgürlükten yana olan herkesin, Alevilerin taleplerine sahip çıkalım, onlara destek verelim, mücadeleyi ortaklaştıralım.

Emekten, özgürlükten ve barıştan yana olanların, savaşmaktan başka seçeneklerinin olmadığına inanıyor...............



hepinizi saygıyla selamlıyorum.

19.09.2008



Haydar ATA



TOPLANTIYA İLİŞKİN FOTOĞRAFLAR