tecavüz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tecavüz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ekim 2010

Zulüm Bitti derken, Sıra Irak Polis'inde


Zulüm Bitti derken,
Sıra Irak Polis'inde

EvcioğluHaber- ABD askerlerinin terk ettiği Irak'ta vahşet bitmedi.. Irak'ta, halka zulüm yapma sırası polis de..
İnternet sitelerin de ve basında yer alan haberlerde yayınlanan video görüntülerinde dünyanın neresinde olursa olsun, halka uygulanan zulüm değişmiyor/bitmiyor..

Irak polisi, yolda durdurdukları otomobilin içinden dışarı çıkardıkları insanlara uyguladığı şiddet dünya komuoyunu şoke etti.. Haber kanallarının birinci sırasında yer alan polisin vatandaşına uyguladığı şiddet/ vahşet, Amerika'n askerlerinin işkencelerine rahmet okutuyor...
Vatandaş her yerde vatandaş..
Hangi ülkede olursa olsun..

Görüntülerden de anlaşılacağı gibi; sivillerin suçu yok..
Neden mi?
Onca zulüm uygulanarak denenmesinden sonra, polislerin psikopat ruh hallerini yansıtan durum, rahatlatıldıktan sonra (ki, bunlar Irak İslam Cumhuriyetinin polisleridir.) sivil vatandaşları arabalarını bindirip serbest bıraktılar..
Eğer bunlar şuçlu ise ki; değil.. Hukukun önüne çıkarın.! Hukuk cezasını verir..! Ellerinde zincirlerle vurarak, ağızlarına ayağındaki botlarla ve hırsını alamayarak, üzerlerine çeleşkof ile kurşun sıkarak.. Sokakta terbiye ediyorlar..!
Lan siz Allah'mısınız?
Alçak pezevenkler..
Aynı şiddet ve zulüm size veya yakınlarınıza yapılsa, kabul edermisiniz..? İşte; yapılan; Müslümanın Müslümana zulmüdür.. Önce Amerikalılar ve ingilizler uyguluyordu.. Vahşeti, zulümü, tecavüzü..
Şimdi de kendi ülkesinin asayişi düzenlemesi gereken polisler, kendi kardeşleri ki; gerçekten kardeş lermi? bilinmez ama; zulmün baş aktörleri polisler...!
Bu fotoğrafta toz duman birbirine karışmış görülmektedir..
Bu nedir ?
Değerli vatandaşlar biliyormusunuz..?
Bu durum polislerin, ne kadar tarif etsekte anlatamadığımız zulmün den sonra, polis kılığındaki; adam eti yiyen yamyamlar tarafından işkence ettikleri insanların ayaklarına ve yanlarına keleşinkof ile kurşun sıkıyorlar..
Toz duman huvaya kalkıyor.. Söylermisiniz?
Bu atılan kurşunların hesabını soran yokmu? Nereye sıktın lan sen bu kurşunu?
Yok tabi ,..
Sistem kendisini böyle var ediyor..
Milyonlarca halka zulüm ederek ve korku salarak.. Halkın suçlu olması gerekmez.. Onların işkence etmesi için..!
Halktan olması yeterlidir..!
Diyeceksinizki; neden?
Bu sömürü düzeninin dünyanın her ülkesinde var olabilmesi için..
Yer altı ve yer üste kaynaklar, emek daihldir buna... Devam edebilmesi için; halktan her kesime; Halk Amerikalı olabilir, Almanyalı olabilir, Rusyalı olabilir, İtalyalı olabilir, Türkiyeli olabilir.. Fark etmez.. Zulüm her yerde zulümdür... Çünkü; Uluslararası şirketler dünyayı yönetiyor.. Dün böyle idi, bu günde böyle oluyor.. Bu kahrolası düzen değişinceye kadar..

Şah ismail'in dediği gibi; " Dünyanın neresinde zulüm yaşanıyorsa? Gidip; onu yok etmek gerekir.."

Değerlendirme yorum sizin..! Değerli canlar..!

EvcioğluHaber-27.10.2010

12 Ekim 2010

Türban Fesadı

Türban Fesadı

EvcioğluHaber- İktidar AKP ve Ana muhalefet partisi CHP'nin birlikte çözeceğiz diye yeniden alevlendirdiği ve yeniden ülke gündemini işgal eden Türban konusuda Hürriyet gazetesi yazarı Sn; Özdemir İNCE'nin köşesinde yazdığı "Türban Fesadı" başlıklı yazısında Kuran'dan örneklerde vererek bu konunun aslında ne olduğunu ve nasıl olması gerektiğini anlatmaktadır.. İnce, muhtemeldir Dini bilgisi yüksek bir insandır.. Çünkü; bu konu hem iyi bir dini bilgiyi gerektirir ve hemde aynı konu hakkında sosyolojik bir tanımlama ve değerlendirmeyi gerektirir.. Özdemir İnce'de tamda bu konuya ,herkesin dillendirmek istediği şeyi yüksek sesle dile getirmiştir....
Bu yazıdan bazı başlıklar :
12.10.2010

Türban fesadı

Özdemir İNCE

TÜRBAN bir fesadın (komplo, conspiration) simgesidir. İsteyen ne yaparsa yapsın, CHP ne derse desin, bu saptamamdan bir milim geri adım atmam. İmam hatiplerle birlikte Türkiye’yi bölen paylardan biridir. Üç bilinenli denklemin bir bilineni!
Türbancılar, kendilerine yakıştığı için taktıklarını söyleseler ağzımı açıp konuşmam. Bireysel tercihtir. Siyasal tercihin simgesi olarak sunsalar, o zaman tartışma başka boyut kazanır. Aslına bakarsanız, yakışma gerekçesini ileri sürseler de inandırıcı olmaz. Tek tip başlığın, kefen benzeri tek tip beden sargısının yakışması mı olur? Zevkler elbette tartışılmaz(!).

ENAYİ YERİNE KOYUYORLAR

Ama işe dini inançlarını, Kuran’ı, inanç özgürlüğünü, insan haklarını karıştırıyorlar. Ve AKP iktidarı ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nı arkalarına alıp insanı enayi yerine koyuyorlar. Türbanın Kuran’a dayalı hiçbir dayanağı bulunmadığı tarafımdan onlarca kez kanıtlanmıştır. Önümüzdeki günlerde kanıtlamaya devam edeceğim.

Kuran başlarını örtsünler demiyor; cinsel organlarını (farj, furuj) saklasınlar, göğüslerini (yakalarını, memelerini) örtsünler, diyor. Başlarını, saçlarını örtsünler demiyor. Harama bakacak gözler, boyalı dudaklar, pembeleştirilmiş yanaklar açıkta, ama saçlar kapalı. Saçlar mı cinsel, yüzler mi cinsel? İnsan aklına hakaret edilmesin lütfen.

Kuran’a göre göğüslerini ne ile örtecek dikkatsız mümine (inanan)? Hımar (çoğulu: Humur) ile örtecek. Hımarın İslam’la herhangi bir ilişkisi var mı? Yok! İslam öncesi dönemde Arapların ve Yahudilerin güneşten sakınmak için başlarını örttükleri bir giysi parçası.

Buyursunlar, imamlar, hacılar, hocalar, imam hatipliler, ilahiyatçılar yazdıklarımın tersini kanıtlasınlar. Benim için işin dini yönü demir kapı ile kapanmış ve mühürlenmiştir.

SÜNNİ OLMAYANLARA BASKIDIR


Buyursun siyaset bilimciler, tartışalım: Türban simgesi insan hakları, özgürlükler bağlamında tartışılabilir mi? Tartışılamaz!
Bakın neden?
Türban, kamusal alanda bir dinsel simge olarak Sünni İslam anlayışının, Müslüman olmayan azınlıklar ve Sünni olmayan Müslümanlar üzerinde bir baskı aracıdır.
İnsan haklarına aykırı bir durum. Laik bir toplumda, kamusal alanın din ve inanç özgürlüğü bağlamında nötr olması gerekir. Oysa türban, bu nötr alana yapılan saldırıdır (tecavüz, ihlal, violation). Ve laiklik saldıranı değil saldırılanı korur. Laiklik, zaten bireyi ve toplumları dinlerin saldırısına karşı korumak için ortaya çıkmıştır.


Gelelim modern mahremcilerin abrakadabrasına: Onların sosyolojik saptamalarına göre, mutaassıp, muhafazakâr ailelerin kızları türban sayesinde evden dışarı çıkıp kamusal alanda boy gösterebiliyor ve üniversiteye gidebiliyormuş. Yoksa evden dışarı adım atamazlarmış!
Şecaat arz ediyorlar: Hani türban kızların özgür tercihleri idi?
Çoğu Cumhuriyet karşıtı ailelerin 18 yaşından büyük vatandaşlara yaptıkları baskının özgürlük ve insan hakları ile neresi örtüşmekte, tepeden tırnağa ihlal değil mi? Anayasa Mahkemesi ve Danıştay, AİHM kararlarına gönderme bile yapmadım. Buyurun sofraya!


Daha iyi anlaşılması için yazıyorum: Türban, kahverengi faşist gömleği gibi, gamalı haç gibi bir simgedir. Daha önce de arz etmiş idim!
(Yarın devam edeceğim!)

12 Ekim 2010

3 Ekim 2010

“Seslerin Gücü”

“Seslerin Gücü”

1982’den 1984’e kadar genç bir siyası mahkûm olarak Tahran’daki Evin Cezaevi’nde tutuldum. İşkence gördüm, tecavüze uğradım ve pek çok arkadaşımın acı çekmelerine ve ölümlerine tanık oldum.
Pek çok genç insanın hayatı ya mahvoldu ya da sona erdi. Fakat dünya hiçbir şey olmamış gibi dönmeye devam etti.
Kendimizi Evin’de terk edilmiş ve unutulmuş hissettik.



25 Mart 2010 tarihinde güneşli güzel bir günün sabahında Polonya’daki Auschwitz Toplama Kampında, dar yolun her iki tarafına dizilmiş kırmızı tuğla cepheli iki katlı binalara bakıyordum. Diğer kamplarda gördüğüm derme çatma ahşap kulübelerden farklı olarak bunlar iyi inşa edilmişlerdi ve oldukça sağlam görünüyorlardı. Park alanında çok sayıda tur otobüsü vardı ve etraf her yaştan ve milletten turistlerle doluydu. Simon Wiesenthal Soykırım Araştırmaları Merkezi Dostları’nın düzenlediği bir turdaydım. Soluk güneş ışığında kuşlar cıvıldıyor ve profesyonel ve bilgili genç tur rehberimiz Anna’nın berrak sesi kulaklığımdan yankılanıyordu ama ben dinlemiyordum.
Auschwitz’in kırmızı tuğlalarının rengi Evin’dekilerin neredeyse aynıydı. Elimi uzatıp dokununca gözyaşlarına boğuldum.

Auschwitz’in yüz binlerce kurbanına ait ayakkabı dağlarını görmüştük ve ben Evin’de gardiyanların kırmızı beyaz Puma spor ayakkabılarımı alıp yerine lastik terlikler verdiklerini hatırladım. Benim ve arkadaşlarımın ayakkabıları neredeydiler?

Onları imha mı etmişlerdi? Bir barakaya girdik ve kendimi ortasında ahşap bir masa ve etrafında birkaç sandalye bulunan aydınlık ve ortalama büyüklükte bir odanın içinde buldum. Anna bu odanın göstermelik mahkemeler için kullanıldığını ve burada yargılanan mahkûmlarının çoğunun idam cezasına çarptırıldığını ve binanın arkasındaki avluda idam edildiklerini söyledi. Evin cezaevinde Şeriat hâkimi beni büyük ihtimalle buna benzer bir odada ölüme mahkûm etmişti ve herhalde kararları okurken bir yandan da çayını yudumluyordu. Hayatta kalmam bir mucizeydi; ama herkes benim kadar şanslı değildi.

İran’da, Evin de dâhil olmak üzere, siyasi mahkûmların tutulduğu hapishaneler halen faal durumda.

İran’da her gün insanlar işkence görüyor ve idam ediliyor. Zulme karşı sessiz kalanlar ve kötülüğe karşı harekete geçmeyerek susmayı tercih edenler bu kötülüğe ortak olurlar. Gerçek değişimi hükümetlerden bekleme gibi bir lüksümüz yok. Ben bireyin gücüne inanıyorum. Her birimiz her defasında küçük bir adım atarak dünyayı daha iyi bir yer haline getirebiliriz. Hep beraber bir dalga etkisi yaratarak bu çabaları en sonunda bir tsunamiye dönüştürebiliriz.

Sakine Muhammedi Aştiyani İran’da ölüme mahkûm edildi. Tabut gibi hücrelerde çile çeken ve belki de acılar içinde ölmeyi bekleyen onun gibi çok sayıda tutuklu var. Onlar yalnız veya unutulmuş değiller. Hepsinin ismini bilmesek de kalplerimiz onlarla birlikte.

Ben şiddete değil tek tek seslerin bir araya gelerek tek bir güç olabileceklerine inanıyorum. Gelin sesimizi birlikte duyuralım.

Marina Nemat

“Tahran Mahkûmu” adlı kitabın yazarıdır. İkinci anı kitabı “Tahran’dan Sonra” bu yıl Eylül ayında yayımlanacaktır.


11 Eylül 2010

Katolik kilisesinin yavaş ölümü!


Katolik kilisesinin yavaş ölümü!


Son yıllarda birbiri ardında gelen skandallarla giderek zayıflayan Katolik Kilisesi, kendi içerisinde de çok ciddi bir erimeyi yaşıyor...
Papazların sayısında rekor bir düşüş yaşanıyor. Özellikle Fransa’da Katolik Kilisesi, kopuşun eşiğinde duruyor. Bunun temel nedenleri de kilisenin açılım yapmaması olarak görülüyor.

Katolik Kilisesi, tarihinin en zorlu dönemlerinden birini yaşıyor. Skandallar art arda patlak veriyor. Her yeni olay, Kiliseyi biraz daha zayıflatıyor. Vatikan özür dilese de, esas olarak giderek eriyen Katolik Kilisesi’nin bu durumu karşısında yeni bir açılıma ihtiyaç duyuluyor.

Taciz ve tecavüz olayları diğer bir çok dine mensup gruplar arasında da sık sık yaşanıyor ancak dinin kendisi tümüyle hedef haline gelmiyor. Hristiyan inancının, daha çok kurumsal yapısı ile öne çıkması, her olay ardından doğrudan hedef haline gelmesini de kolaylaştırıyor. Ancak bu sorunun sadece bir boyutunu ifade ediyor.

Kilisenin özellikle kendi içerisindeki yapısal sorunlarına değinmeden önce son aylarda yaşanan bazı skandallara göz atmak gerekiyor. Zira içerdeki durum “imaj” sorununu aşan, kökeni daha derinlere dayanan bir gerçeği gözler önüne seriyor.

SKANDALLAR

*Belçika'da polis, önde gelen din adamlarının çocuklara cinsel tacizde bulunduğuna yönelik iddialarla ilgili soruşturma kapsamında Katolik Kilisesi'nin merkezine 24 Haziran günü baskın düzenledi.

*Mart ayında Almanya’da Trier Başpiskoposluğuna bağlı 20 rahibin çocuklara ve gençlere tecavüz ettiği iddia edildi. Trier Başpiskoposluk sözcüsü Rainer Scherschel yaptığı açıklamada tecavüz olaylarının 1950 ile 1990 yılları arasında gerçekleştiğini belirtti.

*Mart ayında çocuklara yönelik taciz olaylarıyla sürekli gündeme gelen kilise papazları adına Roma Katolik Kilisesinin lideri Papa 16. Benediktus özür diledi. Papa, ABD, İrlanda ve Almanya gibi ülkelerde skandala neden olayların derin üzüntü yarattığı söyledi.

*2009 yılının son aylarında İrlanda’da yayınlanan resmi soruşturma raporuna göre de başkent Dublin bölgesindeki rahiplerin yüzlerce çocuğa yönelik onlarca yıl süren cinsel istismarı Katolik Kilisesi tarafından gizli tutuldu. Hükümet ve Dublin Başpiskoposu yaşananlardan dolayı özür diledi. Dublin Başpiskoposluğu’nun 1975 ile 2004 arasındaki Katolik hiyerarşisinin tavrının incelendiği 700 sayfalık raporun sonucu din adamları açısından korkunç gerçekleri gözler önüne seriyordu. Buna göre papazlar sınıfı Kilise’nin çıkarlarını sistematik olarak çocukların üzerinde tutarak korumuştu.

PAPAZ TAYİNİNDE REKOR DÜŞÜŞ

Kilise daha çok skandallarla gündeme gelse de içerde derin sorunlarla yüzyüze bulunuyor. İçerdeki sorunun kaynağı ise, çocuklara yönelik taciz ve tecavüz olaylarından çok daha eskilere dayanıyor. Sadece Fransa’da bu yıl içinde sadece 83 papazın düzenlemesi yapıldı.
Oysa papaz sınıfında 1960’lı yılların başında 41 bin papaz yer alıyordu.
Bugün ise yarısı 75 yaşın üzerinde olmak üzere sadece 15 bin papaz var.
2009 yılında 90 papaz,
2008’de 98 ve
2007’de 101 papaz resmileşti.
1990 ve 2000 yılı arasında yıllık atanan papaz sayısı hep 100’ün üzerindeydi.
Katolik Kilisesi Fransa’da kopuşun eşiğine gelmiş bulunuyor.

KÖKENİ ESKİLERE DAYANAN BİR SORUN

Bu düşüşün nedeni Fransa ve diğer ülkelerdeki kiliselerin imajın yaralayan sübyancılık skandallarıyla ilgili değil. Zira Kilise içerisinde yaşanan bu eğilimin kökeni daha eskilere dayanıyor ve daha ağır bir sorun olarak yer ediniyor.1950’li yıllarda, her yıl bir yeni papaz görevlendiriliyordu. 1960’da bu sayı 600’ün altına düşerken, 1970’de 285’e, 1975’te ise 161’e geriledi. Papa II. Jean-Paul (1978-2005) döneminde bu sayı 110 dolaylarında sabitlendi ancak daha sonra yeniden düştü. Papaz okulu öğrencilerinin sayısında da benzer bir düşüş gözleniyor. 2000 yılında ilk kez bu öğrencilerin sayısı bin sınırının altına düştü, oysa 1960’ların başında 5 bini aşıyordu. Fransız seminaristlerinin (papaz okulu öğrencileri) sayısı bugün sadece 700 dolayında.

FELAKET SENARYOSU GERÇEKLEŞİYOR

Yıllardır ifade edilen felaket senaryoları Fransa’da gerçekleşmek üzere. Fransa bugüne kadar hiç bu düzeyde seminarist ve papaz kıtlığı yaşamamıştı. Her yıl düzenlenen bir papaza karşılık 8’i ölüyor. Ruhban sınıfı kansızlık yaşıyor, yeni ve düzenli kana ihtiyaç duyuyor. Papaz sınıfına ilişkin rakamlar sıralandığında durumun vehameti daha iyi anlaşılıyor: 1960’ların başında 41 bin, 1975’de 36 bin, 20’0'de 20 bin 400 ve bugün 15 bin.

SOSYAL ÖLÜM

Papaz sınıfı giderek daha yaşlı ve yorgun durumda. Fransız papazların yarısı 75 yaşın üzerinde. Uzmanlar bu durumu “sosyal ölüm” olarak ifade ederken, bunun örneklerinin Fransa’da çok az olduğuna dikkat çekiyorlar. Peki bu duruma nasıl gelindi? Yarım yüzyıl boyunca hiç duraksamayan Kilise faaliyetlerinde bu kaymayı nasıl ifade etmek gerekiyor? Sadakat, hayarseverlik, kendini verme gibi öne çıkan eğitsel değerlerin taşınmasında bir kopuş mu yaşandı yoksa gençlerin kalıcı olarak kendini Kilise yaşamına adamasındaki korkusu mu belirleyici rol oynuyor?
Çok çocuklu ailelerin sona ermesi de belki bu nedenler arasına eklenebilir? Nedenleri içerde mi yoksa dışarıda mı aramalı? Sorunun nereden kaynaklandığına ilişkin sorular çoğaltılabilir. Ancak papaz sınıfı ve seminaristler arasında yaşanan düşüşün nedeni eskilere dayandığı için, yanıtı son dönemlerdeki sübyancılık skandallarında aramak doğru sonuçlar vermeyebilir.

NEDEN BU HALE GELDİ?

Seminaristlerin yüzde 80’i üç-dört çocuklu Katolik ailelerden geliyor. Çok laikleşen bir toplumda, sürekli bekar kalmak gençlerin başlıca endişesini oluşturuyor ve kuşkusuz bunlara sübyancılık olaylarının yol açtığı etkileri de eklemek gerekiyor. Uzmanlara göre Kilisenin yaşaması için radikal yeniliklere ihtiyacı var. Bugüne kadar alınan tedbirler yaşanan krizi durdurmadı. Rakamlar bunun en açık ifadesi. Öyle görünüyor ki ruhsal ve kutsal ihtiyaçlar üzerine kurulan çabalar yeterli olmuyor. Ayrıca papazsız dinsel kurullar ve papazlar değil laikler tarafından yönetilen cenaze törenleri giderek yayılıyor. Afrika ya da Polonyalı rahiplerin bu yönlü çağrıları palyatif olmaktan öteye gidemiyor. Zira bugün güç getirilemeyen sorunun başta bekarlık kuralı olmak üzere caydırıcı bir disiplinden kaynaklı olduğu ifade ediliyor. Katoliklerde sadece erkekler papaz olabiliyor. Bunlar evlenemezler ve cinsel ilişkide bulunamazlar.

Ajanslar

KİLİSE'DE ÇOCUK İSTİSMARI "SKANDAL" oku



EvcioğluHaber

20 Mayıs 2010

Bu sapıklık değil, kadınlara karşı ortak bir tutum




Bu sapıklık değil, kadınlara karşı ortak bir tutum

http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/262405.jpg

11 Mayıs 2010

Tecavüz vakalarının organize olması, uzun yıllar sürmesi, tecavüz kurbanlarının planlı bir şekilde öldürülmesi gibi ayrıntılar gösteriyor ki; ortada kadınlara karşı ortak bir tutum söz konusu.

OZANSER UĞURLU (Arşivi)

Türkiye’nin dört bir yanında gelen tecavüz haberlerinin ardından söyleyecek söz bulmak, insanın insanlığından utandığı böylesi anlarda sakin kalabilmek çok zor.

Kızıyor insanlar, kahroluyorlar, içlerinden “asmak kesmek” geçiyor biliyorum; ama insan kötülüğü kötülükle yenemez. Yaşananları anlamak anlamlandırmak çoğumuz için zor hatta imkansız; ancak toplumlar sorunlarını düşünerek ve harekete geçerek çözebilirler; o nedenle işi etraflıca incelemeli ve bu tip davranışların altında yatan dinamikleri iyi tespit etmeliyiz; ki neyi nasıl düzelteceğimize karar verebilelim.
Her şeyden önce yaşananların sapıklık ya da patolojik bir sorunla ilgili olmadığının altını çizmek gerekiyor. Eğer bu işin failleri bir ya da iki kişi olsalardı ve yaşananlar birkaç kez olup bitseydi neyse. Ancak tecavüz vakalarının organize olması, uzun yıllar sürmesi, tecavüz kurbanlarının planlı bir şekilde öldürülmesi gibi ayrıntılar gösteriyor ki; ortada kadınlara karşı ortak bir tutum söz konusu.
Özellikle olayların ortaya çıkışının ardından yapılan “yaşananlar bir oyundur” gibi bazı açıklamalar gösteriyor ki; kadına karşı takınılan ortak tavır kadına sadece bir oyuncak ya da bir nesneden öteye geçmeyen bir rol biçmektedir. Hal böyle olunca kadının değersiz, alınıp satılabilecek, zorla sahip olunup gerekirse öldürülebilecek bir varlık olarak algılandığı bir ortamda müdahaleyi doğru noktalara yapmak ve kadının neden bu şekilde algılandığını anlayarak işe başlamak gerekir.


İyi kızlar cennete, kötü kızlar her yere....
Erkeklerin sık kullandıkları bir cümle vardır; “ana bir bacı iki gerisine salla ...” derler. Bu mantığın altında yatan dinamik erkekler için kadınların namuslarına doğrudan bağlı olanlar ile olmayanlar şeklinde ikiye ayrıldığı gerçeğidir. Evdeki kadınlar kutsalken dışarıdaki kadınlar eğer açıktaysalar rahatlıkla üzerine atlanabilecek hedefler olarak görülür. Kendileri için kutsal olanları bir kenara ayırıp geri kalana saldırmak bu yüzden bazı erkekler için mübahdır. Çünkü o erkekler için kadın ancak kendilerine namus üzerinden bağlı olduğunda değerlenir, öteki türlü kadının adı da yoktur değeri de.
Kadının Türkiye toplumunda yeri hangi erkeğe nasıl ve ne şekilde bağlı olduğu üzerinden belirlenmektedir. Bu nedenle de; kadın için öngörülen yaşam bir erkeğin koruması altına girmesi gerektiği aksi taktirde diğer erkeklerin kurbanı olmaktan kurtulamayacağı yönündedir. İşin ilginç olan yanı ise; bu inanışın sadece belirli bir kesime özgü olmayışıdır. Kadınlar hakkında muhafazakarlar da, dindarlar da, laikler de, demokratlar da aynı şekilde düşünmekte ve aynı tutumları sergileyebilmektedirler.
Bu açıdan bakıldığında iyi kız, kötü kız ayrımı kadının ülkemizdeki varoluş açmazına çok iyi bir örnektir: İyi kadın evinde oturur, erkeğinin gölgesinin dibinden ayrılmazken, kötü kadınlar ise her yere giderler. Böylece kadın başına sokaklara düşen, erkeğinin gölgesinden ayrılan kadın kurda kuşa yem olabilecek potansiyel bir “mal” gibi görülür. İşte değiştirilmesi gereken anlayış bu anlayıştır; ki kadınlar yaşadıkları zulümden kurtulabilsin ve toplumda yer ve söz sahibi birer birey haline dönüşebilsinler.

Öncelik Erkek Egemen Yapıda

Bugün manşetlere düşen vahşetin ülkenin dindar ve muhafazakar kesimlerinden yükselmiş olması kadınlara karşı tutumların değiştirilmesi için önceliğin muhafazakarlık ve dindarlık sorunsalında olduğuna dair yanlış bir anlayışı işaret etmiştir. Çünkü kadına karşı tutumların değişmesi için en başta erkek egemen yapının kırılması, kadının erkekle eşit konuma yükselmesi gerekir. Çünkü erkek egemen yapı sosyolojik ve psikolojik olarak değiştirilmeye en uygun olgudur. Öteki türlü meseleyi temele inerek çözmeye kalkışıp muhafazakarlık ve dini inançların üzerine yürümek işi yokuşa sürmekten başka bir anlama gelmeyecektir. Çünkü kadına karşı olumsuz tutumlar pek çok farklı sebepten ötürü ortaya çıkar; sorunu sadece muhafazakarlığın yarattığı kapalılık ve dini baskı unsurlarının yarattığı cahillik olarak algılamak tavuk mu yumurtadan çıkmıştır, yumurta mı tavuktan sorunsalından bile daha çözümsüz bir sürece girmemize yol açacaktır.
Türkiye’de kadının toplumsal yerini ve değerini arttırmadan, kadının erkek egemen güç odakları karşısında toplumsal pozisyonunu güçlendirmeden bu yaşananları ve kadına karşı zulmü durduramayız. Hele hele kadınları daha çok saklayıp, cinselliğe dair her tür ipucunu ortadan kaldırarak kadınların tecavüze, tacize kurban gitmelerini engellemek mümkün olmayacaktır. Çünkü insanlar kafalarında kadını kategorileştirmeyi bırakmadıkları ve kadını erkeğin altına koymaktan vazgeçmedikleri sürece kadını bir nesne olmaktan kurtarmanın ve kadının bir isim sahibi olmasını sağlamanın imkanı olmayacaktır.
O nedenle; erkek egemen yapıyı deşifre etmek, erkekliğin kutusunu açmak ve içindekileri ortaya dökmek; erkek egemenliğin toplumdaki her zihnin içerisine sinmiş izlerini tespit etmek ve onları değiştirmek gerekiyor. O yüzden; bugünün Türkiye’sinde üzerinde çalışılması gereken asıl sorun erkek egemen yapı ve bu yapının kadının önüne çektiği engellerdir. Çünkü ancak erkek egemen yapı kırılırsa kadın özgürleşecek ve toplumda hakkettiği yeri birilerinin anası, bacısı, kardeşi, eşi ya da kızı olduğu için değil kendisi olduğu için elde edebilecektir.
Yaşananlar bir daha yaşanmasın istiyorsak; toplum olarak kadına karşı tutumlarımızı değiştirmek zorundayız. Çünkü biliyoruz ki; Cumhuriyetin ilanından bu yana Türkiye’de kadınların yaşamında gerçekleşen değişim bir yerden sonra tıkanmıştır. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı vermek, onları çarşafın esaretinden kurtarmak, başlarını açmak, dört kadın bir adama eş olmasın diye kanunları değiştirmek kadının bir noktaya kadar ilerleme sağlamasına yaramıştır. İş sonunda gelip erkek egemenliğin kapılarına dayandığında ne yazık ki Cumhuriyetin kızları; Anadolu’nun kadınlar için yazılmış makus talihin kurbanı olmaya devam etmişlerdir. Sorunu çözmek için kadının Cumhuriyetle başlayan özgürleşme sürecini devam ettirmemiz gerekiyor. Yoksa kadınlarımız sadece analarımız, bacılarımız olarak kalacak ve pek çoğu erkeklerin elinin kiri olmaktan kurtulamayacaklar.

Dr. Ozanser Uğurlu: Psikolog


http://www.radikal.com.tr/

21 Nisan 2010

Diktatör lidere hapis cezası

Diktatör lidere hapis cezası " Arjantin"



21 Nisan 2010 Çarşamba


Arjantin'de askeri diktatörlük döneminin son lideri Reynaldo Bignone, insan haklarını ihlalden suçlu bulunarak 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Mahkeme, Bignone'ın 1976-1978 yılları arasında Campo Mayo askeri üssünün ikinci komutanlığını yaptığını, bu dönemde yapılan işkence, soygun ve meskene tecavüz ile yasa dışı tutuklama gibi 56 olayda sorumluluğu bulunduğuna karar verdi.

Arjantin'de 1976-1983 yılları arasındaki askeri yönetim sırasında Campo Mayor üssü en büyük işkence merkezi olarak tanınıyordu. Bugün 82 yaşında olan Bignone, diktatörlüğün son döneminde, 1982-1983 yıllarında askeri yönetimin başında bulunuyordu.

Boenos Aires'de Kasım 2009'da başlayan mahkeme sürecinde Bignone ile birlikte generallerden Omar Riveros ve Fernando Verpleatsen de benzeri suçlardan yargılanıyordu.

Arjantin'de diktatörlere yönelik af yasası 2003 yılında iptal edilmişti. Ülkede ''kirli savaş'' olarak da anılan diktatörlük döneminde resmi raporlara göre 11 bini aşkın kişi öldü veya kayboldu. İnsan hakları grupları ise bu rakamın 30 bin civarında olduğunu belirtiyor.


http://www.sonhaberler.com/haber/diktator-lidere-hapis-cezasi--46424.htm