27 Ekim 2010
Zulüm Bitti derken, Sıra Irak Polis'inde
12 Ekim 2010
Türban Fesadı
Bu yazıdan bazı başlıklar :
Özdemir İNCE
TÜRBAN bir fesadın (komplo, conspiration) simgesidir. İsteyen ne yaparsa yapsın, CHP ne derse desin, bu saptamamdan bir milim geri adım atmam. İmam hatiplerle birlikte Türkiye’yi bölen paylardan biridir. Üç bilinenli denklemin bir bilineni!
Türbancılar, kendilerine yakıştığı için taktıklarını söyleseler ağzımı açıp konuşmam. Bireysel tercihtir. Siyasal tercihin simgesi olarak sunsalar, o zaman tartışma başka boyut kazanır. Aslına bakarsanız, yakışma gerekçesini ileri sürseler de inandırıcı olmaz. Tek tip başlığın, kefen benzeri tek tip beden sargısının yakışması mı olur? Zevkler elbette tartışılmaz(!).
ENAYİ YERİNE KOYUYORLAR
Ama işe dini inançlarını, Kuran’ı, inanç özgürlüğünü, insan haklarını karıştırıyorlar. Ve AKP iktidarı ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nı arkalarına alıp insanı enayi yerine koyuyorlar. Türbanın Kuran’a dayalı hiçbir dayanağı bulunmadığı tarafımdan onlarca kez kanıtlanmıştır. Önümüzdeki günlerde kanıtlamaya devam edeceğim.
Kuran başlarını örtsünler demiyor; cinsel organlarını (farj, furuj) saklasınlar, göğüslerini (yakalarını, memelerini) örtsünler, diyor. Başlarını, saçlarını örtsünler demiyor. Harama bakacak gözler, boyalı dudaklar, pembeleştirilmiş yanaklar açıkta, ama saçlar kapalı. Saçlar mı cinsel, yüzler mi cinsel? İnsan aklına hakaret edilmesin lütfen.
Kuran’a göre göğüslerini ne ile örtecek dikkatsız mümine (inanan)? Hımar (çoğulu: Humur) ile örtecek. Hımarın İslam’la herhangi bir ilişkisi var mı? Yok! İslam öncesi dönemde Arapların ve Yahudilerin güneşten sakınmak için başlarını örttükleri bir giysi parçası.
Buyursunlar, imamlar, hacılar, hocalar, imam hatipliler, ilahiyatçılar yazdıklarımın tersini kanıtlasınlar. Benim için işin dini yönü demir kapı ile kapanmış ve mühürlenmiştir.
SÜNNİ OLMAYANLARA BASKIDIR
Buyursun siyaset bilimciler, tartışalım: Türban simgesi insan hakları, özgürlükler bağlamında tartışılabilir mi? Tartışılamaz!
Bakın neden?
Türban, kamusal alanda bir dinsel simge olarak Sünni İslam anlayışının, Müslüman olmayan azınlıklar ve Sünni olmayan Müslümanlar üzerinde bir baskı aracıdır.
İnsan haklarına aykırı bir durum. Laik bir toplumda, kamusal alanın din ve inanç özgürlüğü bağlamında nötr olması gerekir. Oysa türban, bu nötr alana yapılan saldırıdır (tecavüz, ihlal, violation). Ve laiklik saldıranı değil saldırılanı korur. Laiklik, zaten bireyi ve toplumları dinlerin saldırısına karşı korumak için ortaya çıkmıştır.
Gelelim modern mahremcilerin abrakadabrasına: Onların sosyolojik saptamalarına göre, mutaassıp, muhafazakâr ailelerin kızları türban sayesinde evden dışarı çıkıp kamusal alanda boy gösterebiliyor ve üniversiteye gidebiliyormuş. Yoksa evden dışarı adım atamazlarmış!
Şecaat arz ediyorlar: Hani türban kızların özgür tercihleri idi?
Çoğu Cumhuriyet karşıtı ailelerin 18 yaşından büyük vatandaşlara yaptıkları baskının özgürlük ve insan hakları ile neresi örtüşmekte, tepeden tırnağa ihlal değil mi? Anayasa Mahkemesi ve Danıştay, AİHM kararlarına gönderme bile yapmadım. Buyurun sofraya!
Daha iyi anlaşılması için yazıyorum: Türban, kahverengi faşist gömleği gibi, gamalı haç gibi bir simgedir. Daha önce de arz etmiş idim!
(Yarın devam edeceğim!)
12 Ekim 2010
3 Ekim 2010
“Seslerin Gücü”
25 Mart 2010 tarihinde güneşli güzel bir günün sabahında Polonya’daki Auschwitz Toplama Kampında, dar yolun her iki tarafına dizilmiş kırmızı tuğla cepheli iki katlı binalara bakıyordum. Diğer kamplarda gördüğüm derme çatma ahşap kulübelerden farklı olarak bunlar iyi inşa edilmişlerdi ve oldukça sağlam görünüyorlardı. Park alanında çok sayıda tur otobüsü vardı ve etraf her yaştan ve milletten turistlerle doluydu. Simon Wiesenthal Soykırım Araştırmaları Merkezi Dostları’nın düzenlediği bir turdaydım. Soluk güneş ışığında kuşlar cıvıldıyor ve profesyonel ve bilgili genç tur rehberimiz Anna’nın berrak sesi kulaklığımdan yankılanıyordu ama ben dinlemiyordum. Onları imha mı etmişlerdi? Bir barakaya girdik ve kendimi ortasında ahşap bir masa ve etrafında birkaç sandalye bulunan aydınlık ve ortalama büyüklükte bir odanın içinde buldum. Anna bu odanın göstermelik mahkemeler için kullanıldığını ve burada yargılanan mahkûmlarının çoğunun idam cezasına çarptırıldığını ve binanın arkasındaki avluda idam edildiklerini söyledi. Evin cezaevinde Şeriat hâkimi beni büyük ihtimalle buna benzer bir odada ölüme mahkûm etmişti ve herhalde kararları okurken bir yandan da çayını yudumluyordu. Hayatta kalmam bir mucizeydi; ama herkes benim kadar şanslı değildi. İran’da, Evin de dâhil olmak üzere, siyasi mahkûmların tutulduğu hapishaneler halen faal durumda. İran’da her gün insanlar işkence görüyor ve idam ediliyor. Zulme karşı sessiz kalanlar ve kötülüğe karşı harekete geçmeyerek susmayı tercih edenler bu kötülüğe ortak olurlar. Gerçek değişimi hükümetlerden bekleme gibi bir lüksümüz yok. Ben bireyin gücüne inanıyorum. Her birimiz her defasında küçük bir adım atarak dünyayı daha iyi bir yer haline getirebiliriz. Hep beraber bir dalga etkisi yaratarak bu çabaları en sonunda bir tsunamiye dönüştürebiliriz. Sakine Muhammedi Aştiyani İran’da ölüme mahkûm edildi. Tabut gibi hücrelerde çile çeken ve belki de acılar içinde ölmeyi bekleyen onun gibi çok sayıda tutuklu var. Onlar yalnız veya unutulmuş değiller. Hepsinin ismini bilmesek de kalplerimiz onlarla birlikte. Ben şiddete değil tek tek seslerin bir araya gelerek tek bir güç olabileceklerine inanıyorum. Gelin sesimizi birlikte duyuralım. Marina Nemat “Tahran Mahkûmu” adlı kitabın yazarıdır. İkinci anı kitabı “Tahran’dan Sonra” bu yıl Eylül ayında yayımlanacaktır.“Seslerin Gücü”
Pek çok genç insanın hayatı ya mahvoldu ya da sona erdi. Fakat dünya hiçbir şey olmamış gibi dönmeye devam etti.
Kendimizi Evin’de terk edilmiş ve unutulmuş hissettik.
Auschwitz’in kırmızı tuğlalarının rengi Evin’dekilerin neredeyse aynıydı. Elimi uzatıp dokununca gözyaşlarına boğuldum.
Auschwitz’in yüz binlerce kurbanına ait ayakkabı dağlarını görmüştük ve ben Evin’de gardiyanların kırmızı beyaz Puma spor ayakkabılarımı alıp yerine lastik terlikler verdiklerini hatırladım. Benim ve arkadaşlarımın ayakkabıları neredeydiler?
11 Eylül 2010
Katolik kilisesinin yavaş ölümü!
Katolik kilisesinin yavaş ölümü!
Son yıllarda birbiri ardında gelen skandallarla giderek zayıflayan Katolik Kilisesi, kendi içerisinde de çok ciddi bir erimeyi yaşıyor...
Papazların sayısında rekor bir düşüş yaşanıyor. Özellikle Fransa’da Katolik Kilisesi, kopuşun eşiğinde duruyor. Bunun temel nedenleri de kilisenin açılım yapmaması olarak görülüyor.
Katolik Kilisesi, tarihinin en zorlu dönemlerinden birini yaşıyor. Skandallar art arda patlak veriyor. Her yeni olay, Kiliseyi biraz daha zayıflatıyor. Vatikan özür dilese de, esas olarak giderek eriyen Katolik Kilisesi’nin bu durumu karşısında yeni bir açılıma ihtiyaç duyuluyor.
Taciz ve tecavüz olayları diğer bir çok dine mensup gruplar arasında da sık sık yaşanıyor ancak dinin kendisi tümüyle hedef haline gelmiyor. Hristiyan inancının, daha çok kurumsal yapısı ile öne çıkması, her olay ardından doğrudan hedef haline gelmesini de kolaylaştırıyor. Ancak bu sorunun sadece bir boyutunu ifade ediyor.
Kilisenin özellikle kendi içerisindeki yapısal sorunlarına değinmeden önce son aylarda yaşanan bazı skandallara göz atmak gerekiyor. Zira içerdeki durum “imaj” sorununu aşan, kökeni daha derinlere dayanan bir gerçeği gözler önüne seriyor.
SKANDALLAR
*Belçika'da polis, önde gelen din adamlarının çocuklara cinsel tacizde bulunduğuna yönelik iddialarla ilgili soruşturma kapsamında Katolik Kilisesi'nin merkezine 24 Haziran günü baskın düzenledi.
*Mart ayında Almanya’da Trier Başpiskoposluğuna bağlı 20 rahibin çocuklara ve gençlere tecavüz ettiği iddia edildi. Trier Başpiskoposluk sözcüsü Rainer Scherschel yaptığı açıklamada tecavüz olaylarının 1950 ile 1990 yılları arasında gerçekleştiğini belirtti.
*Mart ayında çocuklara yönelik taciz olaylarıyla sürekli gündeme gelen kilise papazları adına Roma Katolik Kilisesinin lideri Papa 16. Benediktus özür diledi. Papa, ABD, İrlanda ve Almanya gibi ülkelerde skandala neden olayların derin üzüntü yarattığı söyledi.
*2009 yılının son aylarında İrlanda’da yayınlanan resmi soruşturma raporuna göre de başkent Dublin bölgesindeki rahiplerin yüzlerce çocuğa yönelik onlarca yıl süren cinsel istismarı Katolik Kilisesi tarafından gizli tutuldu. Hükümet ve Dublin Başpiskoposu yaşananlardan dolayı özür diledi. Dublin Başpiskoposluğu’nun 1975 ile 2004 arasındaki Katolik hiyerarşisinin tavrının incelendiği 700 sayfalık raporun sonucu din adamları açısından korkunç gerçekleri gözler önüne seriyordu. Buna göre papazlar sınıfı Kilise’nin çıkarlarını sistematik olarak çocukların üzerinde tutarak korumuştu.
PAPAZ TAYİNİNDE REKOR DÜŞÜŞ
Kilise daha çok skandallarla gündeme gelse de içerde derin sorunlarla yüzyüze bulunuyor. İçerdeki sorunun kaynağı ise, çocuklara yönelik taciz ve tecavüz olaylarından çok daha eskilere dayanıyor. Sadece Fransa’da bu yıl içinde sadece 83 papazın düzenlemesi yapıldı.
Oysa papaz sınıfında 1960’lı yılların başında 41 bin papaz yer alıyordu.
Bugün ise yarısı 75 yaşın üzerinde olmak üzere sadece 15 bin papaz var.
2009 yılında 90 papaz,
2008’de 98 ve
2007’de 101 papaz resmileşti.
1990 ve 2000 yılı arasında yıllık atanan papaz sayısı hep 100’ün üzerindeydi.
Katolik Kilisesi Fransa’da kopuşun eşiğine gelmiş bulunuyor.
KÖKENİ ESKİLERE DAYANAN BİR SORUN
Bu düşüşün nedeni Fransa ve diğer ülkelerdeki kiliselerin imajın yaralayan sübyancılık skandallarıyla ilgili değil. Zira Kilise içerisinde yaşanan bu eğilimin kökeni daha eskilere dayanıyor ve daha ağır bir sorun olarak yer ediniyor.1950’li yıllarda, her yıl bir yeni papaz görevlendiriliyordu. 1960’da bu sayı 600’ün altına düşerken, 1970’de 285’e, 1975’te ise 161’e geriledi. Papa II. Jean-Paul (1978-2005) döneminde bu sayı 110 dolaylarında sabitlendi ancak daha sonra yeniden düştü. Papaz okulu öğrencilerinin sayısında da benzer bir düşüş gözleniyor. 2000 yılında ilk kez bu öğrencilerin sayısı bin sınırının altına düştü, oysa 1960’ların başında 5 bini aşıyordu. Fransız seminaristlerinin (papaz okulu öğrencileri) sayısı bugün sadece 700 dolayında.
FELAKET SENARYOSU GERÇEKLEŞİYOR
Yıllardır ifade edilen felaket senaryoları Fransa’da gerçekleşmek üzere. Fransa bugüne kadar hiç bu düzeyde seminarist ve papaz kıtlığı yaşamamıştı. Her yıl düzenlenen bir papaza karşılık 8’i ölüyor. Ruhban sınıfı kansızlık yaşıyor, yeni ve düzenli kana ihtiyaç duyuyor. Papaz sınıfına ilişkin rakamlar sıralandığında durumun vehameti daha iyi anlaşılıyor: 1960’ların başında 41 bin, 1975’de 36 bin, 20’0'de 20 bin 400 ve bugün 15 bin.
SOSYAL ÖLÜM
Papaz sınıfı giderek daha yaşlı ve yorgun durumda. Fransız papazların yarısı 75 yaşın üzerinde. Uzmanlar bu durumu “sosyal ölüm” olarak ifade ederken, bunun örneklerinin Fransa’da çok az olduğuna dikkat çekiyorlar. Peki bu duruma nasıl gelindi? Yarım yüzyıl boyunca hiç duraksamayan Kilise faaliyetlerinde bu kaymayı nasıl ifade etmek gerekiyor? Sadakat, hayarseverlik, kendini verme gibi öne çıkan eğitsel değerlerin taşınmasında bir kopuş mu yaşandı yoksa gençlerin kalıcı olarak kendini Kilise yaşamına adamasındaki korkusu mu belirleyici rol oynuyor?
Çok çocuklu ailelerin sona ermesi de belki bu nedenler arasına eklenebilir? Nedenleri içerde mi yoksa dışarıda mı aramalı? Sorunun nereden kaynaklandığına ilişkin sorular çoğaltılabilir. Ancak papaz sınıfı ve seminaristler arasında yaşanan düşüşün nedeni eskilere dayandığı için, yanıtı son dönemlerdeki sübyancılık skandallarında aramak doğru sonuçlar vermeyebilir.
NEDEN BU HALE GELDİ?
Seminaristlerin yüzde 80’i üç-dört çocuklu Katolik ailelerden geliyor. Çok laikleşen bir toplumda, sürekli bekar kalmak gençlerin başlıca endişesini oluşturuyor ve kuşkusuz bunlara sübyancılık olaylarının yol açtığı etkileri de eklemek gerekiyor. Uzmanlara göre Kilisenin yaşaması için radikal yeniliklere ihtiyacı var. Bugüne kadar alınan tedbirler yaşanan krizi durdurmadı. Rakamlar bunun en açık ifadesi. Öyle görünüyor ki ruhsal ve kutsal ihtiyaçlar üzerine kurulan çabalar yeterli olmuyor. Ayrıca papazsız dinsel kurullar ve papazlar değil laikler tarafından yönetilen cenaze törenleri giderek yayılıyor. Afrika ya da Polonyalı rahiplerin bu yönlü çağrıları palyatif olmaktan öteye gidemiyor. Zira bugün güç getirilemeyen sorunun başta bekarlık kuralı olmak üzere caydırıcı bir disiplinden kaynaklı olduğu ifade ediliyor. Katoliklerde sadece erkekler papaz olabiliyor. Bunlar evlenemezler ve cinsel ilişkide bulunamazlar.
Ajanslar KİLİSE'DE ÇOCUK İSTİSMARI "SKANDAL" oku
EvcioğluHaber
20 Mayıs 2010
Bu sapıklık değil, kadınlara karşı ortak bir tutum
11 Mayıs 2010 Tecavüz vakalarının organize olması, uzun yıllar sürmesi, tecavüz kurbanlarının planlı bir şekilde öldürülmesi gibi ayrıntılar gösteriyor ki; ortada kadınlara karşı ortak bir tutum söz konusu. OZANSER UĞURLU (Arşivi) Türkiye’nin dört bir yanında gelen tecavüz haberlerinin ardından söyleyecek söz bulmak, insanın insanlığından utandığı böylesi anlarda sakin kalabilmek çok zor. http://www.radikal.com.tr/ | |||||||
21 Nisan 2010
Diktatör lidere hapis cezası
Diktatör lidere hapis cezası " Arjantin"
21 Nisan 2010 ÇarşambaArjantin'de askeri diktatörlük döneminin son lideri Reynaldo Bignone, insan haklarını ihlalden suçlu bulunarak 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı.Mahkeme, Bignone'ın 1976-1978 yılları arasında Campo Mayo askeri üssünün ikinci komutanlığını yaptığını, bu dönemde yapılan işkence, soygun ve meskene tecavüz ile yasa dışı tutuklama gibi 56 olayda sorumluluğu bulunduğuna karar verdi.
Arjantin'de 1976-1983 yılları arasındaki askeri yönetim sırasında Campo Mayor üssü en büyük işkence merkezi olarak tanınıyordu. Bugün 82 yaşında olan Bignone, diktatörlüğün son döneminde, 1982-1983 yıllarında askeri yönetimin başında bulunuyordu.
Boenos Aires'de Kasım 2009'da başlayan mahkeme sürecinde Bignone ile birlikte generallerden Omar Riveros ve Fernando Verpleatsen de benzeri suçlardan yargılanıyordu.
Arjantin'de diktatörlere yönelik af yasası 2003 yılında iptal edilmişti. Ülkede ''kirli savaş'' olarak da anılan diktatörlük döneminde resmi raporlara göre 11 bini aşkın kişi öldü veya kayboldu. İnsan hakları grupları ise bu rakamın 30 bin civarında olduğunu belirtiyor.
http://www.sonhaberler.com/haber/diktator-lidere-hapis-cezasi--46424.htm



