Yargı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yargı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ekim 2010

Polis Akademisi Başkanı Prof. Dr. Zühtü Arslan; 'Kendinizi Tanrının ve Yargının yerine koymayın' dedi


Polis Akademisi Başkanı Prof. Dr. Zühtü Arslan; 'Kendinizi Tanrının ve Yargı'nın yerine koymayın' dedi


EvcioğluHaber-
Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Fakültesi 2010-2011 Eğitim - Öğretim Yılı Açılış töreninde bir konuşma yapan Polis Akademisi Başkanı Sn; Prof. Dr. Zühtü Arslan, polis adaylarına seslenerek 'Kendinizi Tanrının ve Yargının yerine koymayın. Masumiyet karinesini şiar edinin' diyerek Ülke gündeme damgasını vurdu..


14.10.2010





















T.C. İÇİŞLERİ BAKANLIĞI Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği'nce yapılan basın açıklamasına göre Cumhurbaşkanı Sn: Abdullah GÜL, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ve diğer konuşmacılarında, güvenlik, polis teşkilatı üzerine ve eğitim yılının açılışı nedeniyle birer konuşma yaptılar.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, konuşmasında; "Bireye çok önem veriyoruz, ferde çok önem veriyoruz. Bu çağ, bireyciliğin çok öne çıktığı, bireyin hak ve özgürlüğünün çok öne çıktığı bir çağdır. Bu bakımdan, güvenlik anlayışının bireyin o özgürlüğünü ve mahremiyetini zedelememesi, ama onun da tabii ki kamu düzenini bozacak bir noktaya gelmemesi sınırını en iyi şekilde gözetmesi gerekmektedir. Bunlar çok tabii ki hassas konular olduğu için bu konuları ciddi bir eğitimden geçerek ancak öğrenebilirsiniz. Bu uygulamalarınızda yanlışların olmaması için de çok ciddi, sağlam bir eğitim referansının olması gerekmektedir." diyen Gül; " Güvenlik, eğer meşruiyeti varsa o zaman saygıyla karşılanacak, meşruiyeti yoksa daima sorgulanacak bir konudur." diyerek sözlerini tamamladı..

Açılış konuşmacılardan Polis Akademisi Başkanı Prof. Dr. Zühtü Arslan 'ın konuşması ise; 'Anayasal devlet ve kolluk' konulu ilk derste, demokratik toplumlarda meşruiyet kaynağının halk ve hukuk olduğunu belirtti. Devletin varlık nedeninin bireylerin temel hak ve özgürlüklerini korumak, teminat altına almak olduğunu kaydeden Polis Akademisi Başkanı Prof. Dr. Zühtü Arslan, meşruiyetini hukuktan alan kolluk kuvvetlerinin sivil otoriteye hesap verebilir, şeffaf olması ve insan haklarıyla, halkın değerlerine saygı göstermesi gerektiğini' belirten. Polis Akademisi Başkanı Prof. Dr. Zühtü Arslan, Öğrencilerinden "Toplumsal farklılıklara karşı tarafsız olmalarını" ve 'Kendinizi tanrının ve yargının yerine koymayın. Masumiyet karinesini şiar edinin' dedi.


Konuşmaların ardından, törene katılan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile İçişleri Bakanı Beşir Atalay, başarılı öğrencilere ödül verdi. Törende polis teşkilatını tanıtan bir film de gösterildi.



Bu haber hazırlanırken, ttp://www.icisleri.gov.tr/default.icisleri_2.aspx?id=5485 yararlanılmıştır..

12 Temmuz 2010

Dreyfus olayı

Dreyfus olayı

DOÇ DR. ZÜHTÜ ARSLAN

Bir yargı skandalının öyküsü

Adaletin yüksek siyasete kurban edildiği tarihsel olaylar vardır. Dreyfus davası, hiç kuşkusuz bunlardan biridir. Fransız genelkurmayında görev yapan Yüzbaşı Alfred Dreyfus, Alman Askeri Ataşesi Von Schwartzkoppen’e bazı gizli askeri belgeleri gönderdiği gerekçesiyle tutuklanır.

Dreyfus daha yargılanmadan Fransız basını hükmünü vermiştir. La Libre Parole (Özgür Söz) adlı gazete, Dreyfus’un “suçlu” olduğunu kışkırtıcı ve anti-semitist duyguları körükleyici bir şekilde ilan eder. Elde yeterli delil olmamasına karşın kamuoyunun beklentilerini karşılamak üzere Dreyfus’la ilgili adli soruşturma açılmasına karar verilir.

“Vatan haini” Alfred Dreyfus

“Paris Birinci Savaş Konseyi” adındaki askeri mahkeme, 1894 yılının Aralık ayında Dreyfus’u yargılamaya başlar. Suçlama için ortada tek delil vardır. O da Alman Askeri Ataşesi’nin çöp sepetinde bulunan ve Dreyfus’un el yazısına benzeyen bir yazıyla kaleme alındığı ileri sürülen belgedir. Dreyfus, bu belgedeki yazının kendisine ait olmadığını söyler, ancak buna kimseyi inandıramaz. Çanlar Yüzbaşı Dreyfus için çalmaya başlamıştır bile. Fransız adaletinin bu Yahudi’ye haddini bildirmesi için gereken her şey hazırlanır. Savaş Bakanı General Mercier, istihbarat servisinin Dreyfus hakkında hazırladığı “gizli dosya”yı, sanığın ve savunma avukatının haberi olmadan gizlice askeri yargıçlara gönderir. Yargıçlar da savunma hakkını ve muhakeme usulünü hiçe sayan bu durum karşısında üç maymunu oynarlar. Ve 22 Aralık 1894 tarihinde askeri mahkeme kararını açıklar. Dreyfus yedi yargıcın oybirliğiyle ihanet suçundan mahkum edilir. Dreyfus’un rütbesinin geri alınmasına ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılmasına karar verilir. Temyiz başvurusu da sonuç vermez.

5 Ocak 1895’te askeri okulun avlusunda Dreyfus’un rütbesi sökülür. Yüzbaşının suçsuz olduğunu haykıran çığlıkları Paris semalarında yankılanır. Dreyfus cezasını çekmek üzere Güney Amerika sahillerine yakın bir yere, Şeytan Adası’na götürülür. Yüzbaşı Dreyfus, Şeytan Adası’nda hapis ve sürgün cezasını çekerken, Fransa’da müthiş bir mücadele başlar. Dreyfus’un suçsuz olduğuna inananlarla Dreyfus üzerinden Yahudi düşmanlığını pekiştirenler arasında yaşanan bu savaşa ordu, meclis, hükümet, basın ve aydınlar da müdahil olur.

Genelkurmay basınla işbirliği halinde Dreyfus’un suçsuz olduğunu ispatlayacak girişimlerin önünü kesmeye çalışır. Mahkumiyete dayanak teşkil eden belgedeki (çizelge) el yazısının gerçekte başka birisine ait olduğunu ileri sürenler sürgüne gönderilir ve cezalandırılırlar. Nitekim Dreyfus’un mahkum olmasından iki yıl sonra askeri istihbaratın başına geçen Binbaşı Georges Picquart, Dreyfus dosyasını ayrıntılı bir şekilde inceledikten sonra gerçek suçlunun, çizelgeyi kaleme alan Walsin Esterhazy adındaki subay olduğunu belirtir. Picquart, Dreyfus davasının yeniden görülmesi gerektiğini savununca kendisini Tunus’a sürgüne gönderilmiş olarak bulur. Bu arada suçlanan Esterhazy de askeri mahkemede beraat eder. Dreyfus savaşı o kadar kızışmıştır ki, dönemin Savaş Bakanı Cavaignac, aralarında Zola’nın da bulunduğu belli başlı Dreyfusçuların, devletin güvenliğini tehlikeye atmaktan ve anayasal düzene karşı komplo düzenlemekten dolayı Yüce Divan’da yargılanmalarını dahi talep eder (Bkz. E.Zola, Dreyfus Olayı, Türkçesi: M.Tuncer, Yalçın Yayınları, 1998, s. 20). Diğer yandan, Dreyfus’un suçsuz olduğunu savunan yazarlar da cezalandırılmaktaydı. Émile Zola, Esterhazy’yi beraat ettiren yargıçların ordudan bu yönde emir aldıklarını yazınca 1 yıl hapis ve 3.000 frank para cezasına çarptırılmıştı. Zola, bunun üzerine İngiltere’ye gitmiş ve hakkında af çıkıncaya kadar da Fransa’ya dönmemiştir.

Bir süre sonra olaylar Dreyfus’un lehine gelişmeye başlar. Dreyfus’un mahkumiyetinde kullanılan belgelerin askeri istihbaratta görevli bir albay tarafından düzmece bir şekilde hazırlandığı ortaya çıkar. Adı geçen albay intihar eder. Askeri mahkemenin beraat ettirdiği Esterhazy de Dreyfus’un mahkum olmasına neden olan çizelgeyi kendisinin yazdığını itiraf eder ve İngiltere’ye kaçar. Bu olaylar üzerine Dreyfus davası yeniden başlar. 9 Eylül 1899 günü askeri mahkeme, adli hatayı kabul etmek yerine, Dreyfus’u bu kez hafifletici nedenleri dikkate alarak on yıl hapse mahkum eder. Dreyfus yeniden Şeytan Adası’na gönderilir. Ancak, çok geçmeden Fransa Cumhurbaşkanı, Dreyfus’u affettiğini açıklar. Dreyfus’un tam olarak aklanması ise 1906’da yeniden yargılanması ile mümkün olur. Tam on bir yıl önce askeri okulun bahçesinde apoletleri sökülen Dreyfus için aynı yerde yeni bir tören düzenlenir ve kendisi bölük komutanı olarak binbaşı rütbesiyle yeniden orduya alınır. Dreyfus’a ayrıca askeri onur (Legione d’honneur) nişanı verilir. “Yaşasın Dreyfus!” diye bağıranlara şöyle cevap verir: “Hayır, yaşasın hakikat!”

Dreyfus’un suçsuzluğu 1930 yılında iyice pekişir. Askeri bilgileri kendisine sızdırdığı iddia edilen Alman Schwartzkoppen’in günlüğü yayınlandığında gerçek bir kez daha ortaya çıkar. Ancak, Fransız ordusunun bu gerçeği kabul etmesi neredeyse yüz yıl alır. 25 Eylül 1995 tarihli Time dergisinde, Fransız ordusunun aradan yüz yıl geçtikten sonra ilk kez kamuoyu önünde Dreyfus’un suçsuzluğunu resmen ilan ettiğine dair bir yazı yayınlanır. Fransız ordusunda üst düzey bir komutan olan General Jean-Louis Mourrut, ilk kez kamuoyuna Dreyfus’un suçsuz olduğunu ve ordunun yanlış yaptığını açıklamıştır.

Dreyfus olayının siyasal sonuçları
Dreyfus davasının politik sonuçlarından biri, Fransa’da siyasal safları belirginleştirmesi olmuştur. Cumhuriyeti destekleyen ılımlı cumhuriyetçiler, liberaller, radikaller ve sosyalistler, cumhuriyet karşıtı olarak görülen ordu ve Katolik Kilisesi karşısında ittifak kurdular. Hemen belirtmek gerekir ki, sosyalistlerin tamamı Dreyfus’u desteklememiştir. 18 Ocak 1898 tarihinde 32 sosyalist milletvekili bir bildiri yayınlayarak “Kapitalist sınıftan, düşman sınıftan olan” Dreyfus’un durumunun kendilerini ilgilendirmediğini açıklamışlardı. (Zola, a.g.e., s. 15-16) Dreyfus olayı, Fransa Cumhuriyeti’ni güçlendirmiş, solu iktidara taşımış, militarizmin ve kilisenin itibar kaybetmesine neden olmuş ve en önemlisi 1905 tarihli din-kilise ayrılığı hakkındaki meşhur kanunun çıkarılmasına yol açmıştır.

Dreyfus olayı, Fransa’nın yaşadığı en büyük hukuksal skandal olarak tarihe geçti. Bu olay, sadece bir askeri görevlinin haksız yere suçlanması ve ordudan atılmasından ibaret değildir. Dreyfus davası, ülkedeki iktidar ilişkilerinin ortaya konulduğu, toplumda egemen olan Yahudi düşmanlığı duygularının açığa çıktığı, bu duyguların siyasi ranta tahvil edildiği, askeri kurumların militarizmi süreklileştirmek için basın ve kilise gibi kurumlarla işbirliği yapmaya yöneltildiği ve Fransız Cumhuriyeti’nin temel değerlerinin tartışıldığı bir süreç yaratmıştır. Bu haliyle Dreyfus davası, Fransa’nın siyasal ve toplumsal hafızasına kazınmış sembolik bir olaydır.


ANAYASA HUKUKÇUSU

27.04.2006

http://www.savaskarsitlari.org/


7 Temmuz 2010

Kendisini 'düşkün' ilan eden dedeyi mahkemeye verdi

Kendisini 'düşkün' ilan eden dedeyi mahkemeye verdi

Alevi Çalıştayı raporu Erdoğan'a sunulduTekin ATAY/ AHT

Burdurlu bir Alevi, kendisini zinadan ‘düşkün’ ilan eden Alevi dedeye ‘hakaret’ davası açtı. Mahkeme, vatandaşı haklı buldu

‘ZİNACIDIR, CEMEVİNE ALMAYIN’
Burdur Niyazlar Köyü’nde yaşayan Şeref İpek, zina yaptığı iddiasıyla Alevi dede tarafından ‘düşkün’ ilan edildi. Köyün Alevi dedesi Halil Yılmaz, civardaki cemevlerine de “Bu kişiyi 4 yıl boyunca cemevine almayın” yazısı yazdı.

DEDE: BU ALEVİLİKTE BİR İLK
Şeref İpek, “İftira” diyerek dede ve 2 yakınına hakaretten dava açtı. Yargı, İpek’i haklı buldu ve sanıklara 87’şer gün hapis verdi. Alevi dedesi Yılmaz, “Bir talip, mürşidini dava etti. Şaşkınım. Bu Alevilikte bir ilk” dedi. Tekin ATAY/ AHT

Alevi hukuku yargıdan döndü
Burdur’da, Şeref İpek isimli Alevi vatandaş tarihte ilk kez Bektaşi hukukunu yargıya taşıdı. Kendisini düşkün ilan eden Alevi dedesi Halil Yılmaz ile kardeşi Hüseyin Yılmaz ve eşi Dudu Yılmaz’a dava açan İpek, haklı bulundu. Mahkeme Yılmaz Ailesi’ne 87’şer gün hapis cezası verdi, ardından 1740’ar lira paraya çevirdi

BURDUR’un Yeşilova İlçesi’nde, Alevi bir vatandaşa, “örf hukuku” uyarınca verilen “düşkünlük” cezası tarihte ilk kez yargıya taşındı. Düşkün ilan edilen Şeref İpek, iftiraya uğradığını ileri sürerek, Alevi dedesi Halil Yılmaz ile kardeşi Hüseyin Yılmaz ve eşi Dudu Yılmaz’a dava açtı.
Mahkeme Halil, Hüseyin ve Dudu Yılmaz’ı hakaret suçundan 87’şer gün hapis cezasına mahkûmetti. Ardından cezaları bin 740’ar lira para cezasına çevirdi.
Evli ve 4 çocuk babası Şeref İpek (52), bir kadınla ilişkisi olduğu gerekçesiyle, Alevi dedesi Halil Yılmaz’ın (80) denetiminde yapılan cemtoplantısında, Aleviliğin örf hukuku uyarınca “düşkün” ilan edildi.
Düşkünlüğü haksızlık olarak gören İpek, Halil Yılmaz ile kardeşi Hüseyin Yılmaz (74) ve eşi Dudu Yılmaz’ı (73) kendisine iftira attıkları gerekçesiyle savcılığa şikâyet etti.

‘KARAR CEM TOPLANTISINDA ALINDI’


Alevi dedesi Halil Yılmaz, yaptığı açıklamada “Şeref İpek hakkında pek çok iddia vardı. Kendisini defalarca uyardık. Son olarak cemevinde toplantı yapıp, hakkındaki iddiaları sorduk, kendisi cemde toplantıyı terk etti. Toplumdaki birçok kişi bana, ‘Bunlar artık cemevine gelmesin, istemiyoruz’ dedi. Mürşit olarak ben görevimi yaptım. Oylama yapıldı ve karar alındı” diye konuştu.

‘BİN YILLIK KURALLAR VAR’
Halil Yılmaz, “Bir talibin (öğrenci)mürşidine (Alevi dedesi) açtığı belki de tarihteki ilk davadır. Konu sadece ceza hukuku açısından değerlendirilmiştir. Alevi-Bektaşi inancının, bin yıllar değişmeyen kuralları göz ardı edilmemeliydi. Yargı bizi suçlu buldu, boynumuz kıldan ince ancak inancımızın gereklerini de uygulamak zorundayız” dedi.

DÜŞKÜNLÜK CEZASI NEDİR?


DÜŞKÜNLÜK, Alevilerin kendi içlerinde oluşturduğu bir ceza sistemidir. Geçici ve sürekli olmak üzere iki tür düşkünlük vardır. Haksız yere eşini boşayana, haram kazanç sağlayana, yalancı şahitlik yapana, nefsine hâkim olmayana, hırsızlık yapana, adam öldürene, vatan borcunu ödemeyene, annesine-babasına evlatlık görevini yapmayana, insanlara zarar verene, Allah’ı, peygamberi ve Kuran’ı inkâr edene, komşusunu incitene, işçi ve yetim hakkı yiyenlere, Kuran’da evlenmeleri yasaklanan kimselerle evlenenlere, ikrardan dönenlere ve zina yapanlara verilmektedir. Düşküne selam verilip alınmaz, konuşulmaz, evine düğününe gidilmez, kısacası toplumdan tamamen dışlanır. Düşkün hatalarını düzeltip af dilerse, yine cem toplantısında cezası kaldırılır.

Eski Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk:
‘Hukuka uygun karar’
“BU karar, dine dayalı bir örf hukuku ile laik temele dayanan ceza hukukunun çatışmasıdır. Bizim ceza kanunumuz din temeline dayanmadığı için, bu tür davalarda hiçbir mahkeme, ‘dini esasları’ dikkate alarak karar veremez. Mahkemenin, dini kuralları veya geleneğe bağlı yaptırımları dikkate alması mümkün olmadığı için neticede hukuka uygun bir karardır.”

Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız:
‘Örf hukukuna uymalıydı’


“ALEVİ-Bektaşi kurallarına göre, düşkün ilan edildiği için haksızlığa uğradığını düşünen kişinin itiraz edeceği makam, bağlı bulunduğu mürşidin bir üst makamıdır. Yani yine örf hukuku içinde itirazını yapabilir. Fakat bu konu laik temele dayalı yargıya taşınırsa, doğal olarak böyle bir sonuç çıkabilir. Çünkü yargı, dini unsurları esas almayacaktır. Ancak inancımızın gereği bellidir, kuralı bellidir. Bundan kimsenin vazgeçmesi mümkün değildir.”

http://www.habercek.com/

"

15 Mayıs 2010

Paradigma değişirken ve emekçiler müdahil olmalı(!)

Paradigma değişirken ve emekçiler müdahil olmalı(!)


ÖZGÜRCE
ÖZGÜR MÜFTÜOĞLU-ozmuftuoglu@gmail.com

14/05/2010

Türkiye’de 1980’li yılların başından bu yana ekonomik yapıda köklü bir dönüşüm yaşanmaktadır. Bu dönüşüm sürecinde Türkiye, küresel kapitalizmin kendisine biçtiği rol çerçevesinde üretim süreçlerinden devletin işlevlerine kadar pek çok alanı yeniden yapılandırmıştır. Bu yeniden yapılanma sürecinde kamu işletmeleri özelleştirilmiş, kamu hizmetleri piyasalaşmış, emek maliyetini ucuzlatmak amacıyla çalışma yaşamı kuralsızlaştırılmış, tarım ve hayvancılık büyük ölçüde tasfiye edilmiştir. Tüm bunların gerçekleştirilebilmesi için ise yeniden yapılanmadan olumsuz etkilenecek ve karşı çıkacak olan emekçi sınıflar, 12 Eylül darbesiyle başlayan ve bugüne kadar gelen baskılarla sindirilmeye çalışılmıştır. Bu baskılarla birlikte üretim sürecindeki değişimin de etkisiyle emekçiler örgütsüzleşmiş ve yalnızlaşmıştır. Böylece sermaye sınıfı ekonomik alanla birlikte siyasal alanda da egemenliği büyük ölçüde eline geçirmiştir.
30 yılı bulan süreç içinde ekonomik yapıyı köklü biçimde değiştirenler şimdi de değişen ekonomik yapıya uygun olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan bu yana benimsediği paradigmayı değiştirmek istemektedir. 87 yıllık bir devleti yapısal olarak değiştirmek elbette kolay değildir. Bunun için çok güçlü bir siyasi iktidar kadar, bu değişimle birlikte konumu sarsılacağı için mevcut paradigmayı koruma refleksi gösterecek kesimlerin de etkisiz hale getirilmesi gerekmektedir.
Ekonomik yapıda 30 yıldır süren değişim sürecinde -sadece yedi buçuk yıl iktidarda bulunmasına rağmen- son derece önemli bir paya sahip olan AKP, şimdi de devletin yapısını kökten değiştirmeye talip olmuştur. AKP’nin bu zorlu “görevi” üstlenirken -bu “görevi” kendisine veren- uluslararası ve ulusal sermaye ile ABD, AB gibi uluslararası güçlerin de desteğini arkasında hissettiği anlaşılmaktadır.
AKP’nin 87 yıllık paradigmayı yıkmak konusunda yeterli güce sahip olduğunu varsaydığımızda geriye mevcut paradigmanın savunucularının etkisizleştirilmesi kalmaktadır. Bu konuda AKP, en önemli hamleyi Cumhurbaşkanlığı seçiminde “başarıyla” gerçekleştirerek yapmıştır. Daha sonra Ergenekon ve benzer diğer davalar da kullanılarak başta TSK olmak üzere mevcut paradigmanın savunucusu olan kesimler etkisiz hale getirilmiştir. Öte yandan YÖK’ün merkeziyetçi yapısı kullanılarak üniversiteler susturulmuş, yargı da benzer yöntemlerle etkisiz hale getirilmeye çalışılmıştır. Geriye mevcut paradigmanın kurucusu da olan ana muhalefet partisi CHP kalmıştır. Onun da gizli kamera komplolarıyla mevcut yapısını değiştirmeye zorlandığı görülmektedir.
AKP’nin, üstlendiği bu zorlu görevi “başarıyla” tamamlayıp Türkiye’de bir rejim değişikliğini sağlayıp sağlayamayacağını şimdiden kestirmek zordur. Ancak şu gerçeklerin altını çizmekte yarar vardır:
* AKP’nin getirmeye çalıştığı paradigmayı bir tarafa bırakırsak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin mevcut paradigması değişen ekonomik düzen ve düzenin getirdiği toplumsal yapıya uyum sağlayamamaktadır. Öte yandan mevcut paradigma özgürlükçü demokrasi anlayışından tamamen uzaktır ve içerisinde ne emekçiler ne de ezilen diğer toplum kesimleri hiçbir zaman kendilerine yer bulamamıştır. Dolayısıyla mevcut paradigmanın savunulacak hiç tarafı yoktur ve değişmesi gerekmektedir.
* Mevcut paradigmanın değişmesi kadar, yerine neyin konulacağı da son derece önemlidir. AKP’nin tasarladığı yeni paradigma belki mevcut ekonomik düzene uyumlu olacaktır. Ancak unutulmamalıdır ki mevcut ekonomik düzen emek sömürüsü üzerinde ayakta durmaktadır ve buna uyumlu bir devlet yapılanmasının ne özgürlükçü demokrasi anlayışını ne de emekçilerin ve ezilenlerin sorunlarına çözüm getirmesi beklenebilir. Bu nedenle AKP’nin ya da sermayenin temsilciliğini yapan başka bir oluşumun değişim taleplerine karşı çıkılmalıdır. Eğer istenen özgürlükçü demokrasi anlayışı içerisinde halkların kardeşçe yaşadığı ve emek sömürüsünün olmadığı bir Türkiye ise; mevcut paradigmanın yerine inşa edilecek yeni paradigmanın oluşumunda emekçi sınıfın söz sahibi olması gerekir. Bunun için de diğer ezilenlerle birlikte emekçi sınıfın sermaye sınıfı karşısındaki gücünü yükseltmesine ihtiyaç vardır. Türkiye’de paradigmaların yıkılıp ve yeni paradigmaların inşa edildiği bu süreçte hiçbir sendikacının ve hiçbir emekçinin sessiz kalma lüksü yoktur(!) İşçilerin emekçilerin kendilerinin ve ülkenin geleceğine sahip çıkası için 26 Mayıs önemli bir fırsattır. 26 Mayıs’ta sadece çalışma koşulları için değil, emekçi sınıfın ve tüm ezilenlerin Türkiye’nin geleceğinde söz sahibi olabilmesi için de üretimden ve dayanışmadan gelen güç sonuna kadar kullanılmalıdır.

Evrensel

21 Nisan 2010

Diktatör lidere hapis cezası

Diktatör lidere hapis cezası " Arjantin"



21 Nisan 2010 Çarşamba


Arjantin'de askeri diktatörlük döneminin son lideri Reynaldo Bignone, insan haklarını ihlalden suçlu bulunarak 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Mahkeme, Bignone'ın 1976-1978 yılları arasında Campo Mayo askeri üssünün ikinci komutanlığını yaptığını, bu dönemde yapılan işkence, soygun ve meskene tecavüz ile yasa dışı tutuklama gibi 56 olayda sorumluluğu bulunduğuna karar verdi.

Arjantin'de 1976-1983 yılları arasındaki askeri yönetim sırasında Campo Mayor üssü en büyük işkence merkezi olarak tanınıyordu. Bugün 82 yaşında olan Bignone, diktatörlüğün son döneminde, 1982-1983 yıllarında askeri yönetimin başında bulunuyordu.

Boenos Aires'de Kasım 2009'da başlayan mahkeme sürecinde Bignone ile birlikte generallerden Omar Riveros ve Fernando Verpleatsen de benzeri suçlardan yargılanıyordu.

Arjantin'de diktatörlere yönelik af yasası 2003 yılında iptal edilmişti. Ülkede ''kirli savaş'' olarak da anılan diktatörlük döneminde resmi raporlara göre 11 bini aşkın kişi öldü veya kayboldu. İnsan hakları grupları ise bu rakamın 30 bin civarında olduğunu belirtiyor.


http://www.sonhaberler.com/haber/diktator-lidere-hapis-cezasi--46424.htm

10 Şubat 2010

Danıştay kararına protesto

Danıştay kararına protesto
Danıştay kararı protestosunda ‘İslam düşmanı’ pankartı

09.02.2010 Salı

Danıştay’ınkatsayı uygulamasına yürütmeyi durdurma kararı YÖK’ün katsayı uygulamasında yaptığı değişikliğin Danıştay tarafından yürütmeyi durdurma kararı almasını, İstiklal Caddesi’nde toplanan Ak Parti İstanbul il Genclık Kolları üyesi ve Özgür-Der üyesi bir grup protesto etti.
Gösteride taşınan “İslam Düşmanı” pankartı dikkat çekti. Ankara’da da kararı protesto eden pankartlarla Danıştay önünde toplanan grup adına açıklama yapan Mazlumder Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal dairenin geçmişte verdiği bir kararın tam tersi olduğunu ve verdiği kararla çeliştiğini söyledi.

‘Yargıya güven zedelendi’

* Eğitim-Bir-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu, Danıştayın, YÖK’ün üniversiteye girişte farklı katsayı uygulaması öngören kararının yürütmesini durdurmasının, “Yargıya olan güveni zedelediğini” iddia etti. Gündoğdu, yaptığı yazılı açıklamada, “Katsayı uygulamasının adaletsiz olduğunu ve adeta bir yargı koruması altına alınmış gözüktüğünü” öne sürdü. Gündoğdu, “Danıştay, hangi hakla kendisini YÖK’ün yerine koyarak katsayıyla ilgili ölçü dayatmaktadır. Bu durum, yargıya olan güveni zedelemektedir” dedi.

KOBİ’ler de karara kızdı

* Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler Derneği (KOBİDER) Başkanı Nurettin Özgenç, Danıştay kararının meslek liselileri ve KOBİ’leri mağdur ettiğini öne sürdü. Özgenç, kararın eğitim ve iş dünyasında şok etkisi yaptığını ileri sürerek, sınavların olacağı bir dönemde böyle bir kararın alınmasının eğitimi, velileri, öğrencileri dolayısıyla da imalat sanayini derinden etkileyeceğini savundu. Özgenç, ara eleman sorunun ülkedeki işsizliğe ve ekonomiye vereceği zararın göz önünde bulundurulması gerektiğini kaydetti.

MÜSİAD tepkisi

* Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (MÜSİAD) Yönetim Kurulu, Danıştay tarafından yürütmesinin durdurulmasının, hem sınava girecek olan gençleri hem de ailelerini psikolojik olarak olumsuz yönde etkilediğini ve toplumsal barışı zedelediğini bildirdi. Açıklamada, eğitime ideolojik bir gözle bakılmaması gerektiği belirtilerek, iş aleminin ve Türkiye’nin temel taşlarından olan meslek eğitiminin önündeki bütün engellerin kaldırılmasınıngerekliliği vurgulandı.

http://www9.gazetevatan.com/

25 Ocak 2010

Unutmadık, unutturmayacağız

Unutmadık, unutturmayacağız

Bombalı saldırı sonucu 24 Ocak 1993’te yitirdiğimiz gazetemiz yazarı Uğur Mumcu’yu aramızdan ayrılışının 17. yıldönümünde özlemle andık.

Cumhuriyet

Ankara Bürosu- Cumhuriyet Gazetesi yazarı Uğur Mumcu’nun katledilmesinin 17. yıldönümünde başkentteki ilk tören Batıkent Uğur Mumcu Parkı’nda gerçekleştirildi. Parktaki Mumcu büstü kırmızı karanfillerle süslenirken, parka Mumcu’nun Ulusumuzun bağımsızlığında, bütünlüğünde ve onurunda birleşmezsek ne zaman birleşeceğiz?” ifadesinin yazıldığı bir pankart asıldı. Sabahın erken saatlerinde parka gelen yurttaşlar ellerinde Mumcu’nun fotoğraflarının yanı sıra “Unutmadık, unutturmayacağız”, “Ben tam bağımsız Türkiye’den yanayım” ve “Ben yobazlar, hırsızlar, vurguncular ve çıkarcıların düşmanıyım” yazılı dövizler taşıdı. Bazı yurttaşların ellerinde gazetemizi taşıdıkları gözlendi.

Parktaki tören saygı duruşunun ardından okunan İstiklal Marşı’yla başladı. CHP Batıkent Temsilciliği’nden Zekeriya Vurmaz, Mumcu’yu kaybetmenin verdiği hafifletmenin tek yolunun Mumcu’nun kavgasını verdiği yüksek değerleri devam ettirmekten geçtiğini kaydetti. Vurmaz, “O henüz yaşarken neden öldüreleceğini ağzıyla söylemişti. Ama onu öldüren korkaklar, onu neden öldürdüklerinin arkasında durabiliyorlar mı? Halkın bu yiğit evladına sahip çıkması onları adeta çıldırtıyor” diye konuştu.

Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar da Mumcu’nun Türkiye’nin kendi yurttaşları tarafından idare edilmesini, emeğin saygınlığını ve hukukun üstünlüğünü isteyen büyük bir düşünür olduğunu kaydetti. Türkiye’de tam bağımsızlığı savunanların, emeğe saygı duyanların büyük acılar çektiğini ifade eden Yaşar, yurttaşların korku iktidarına karşı tek yürek olmak zorunda olduğunu kaydetti. Yaşar, “Bizim görevimiz böyle günlerde ağlamak değil, böyle günlerde güçlü olduğumuzu, yılmayacağımızı, yıldırılamayacağımızı göstermektir” dedi.

Batıkent’teki anma etkinliğinin ardından Uğur Mumcu’nun evinin olduğu “Uğur Mumcu’nun Sokağı”nda gerçekleştirilen törene geçildi. Mumcu’nun evinin olduğu sokaktaki törene CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, CHP Genel Sekreteri Önder Sav, CHP Genel Başkan Yardımcısı Yılmaz Ateş, bazı CHP ve DSP milletvekilleri, eski DSP Genel Başkanı Zeki Sezer, gazetemiz çalışanları ve çok sayıda yurttaş katıldı. Sokağı dolduran yaklaşık 2 bin yurttaş ellerinde “Unutmayacağız, unutturmayacağız” yazılı pankartlar, yakalarında da Uğur Mumcu’nun fotoğraflarını taşıdı. Yurttaşlar Mumcu’nun saldırıya uğradığı yeri kırmızı karanfillerle donanıtırken, bazı yurttaşlar da yaktıkları mumlarla Mumcu’yu andı. Yurttaşlar, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Devrim şehitleri ölümsüzdür”, “Susma sustukça sıra sana gelecek” sloganları attı.
Beşiktaş’ın taraftar grubu Çarşı’ya üye “Çarşı faili meçhule karşı” yazılı bir pankart açtı.

‘Bekleyişimiz sürüyor’

Mumcu’nun evine giderek eşi Güldal Mumcu ile görüştükten sonra gazetecilerin sorularını yanıtlayan Baykal, “Olayın bağlantıları, doğrudan sorumluları ortaya çıkar. Bu umudumuzu, bu bekleyişimizi sürdürüyoruz” dedi. Baykal, cinayetin üzerinden 17 yıl geçtiğini hatırlatarak hala somut bir sonucun ortaya çıkmadığını söyledi. Kendilerine herhangi bir resmi yetkili tarafından olayla ilgili resmi bir bilgi de verilmediğini anlatan Baykal, şöyle devam etti:

“Biz, Uğur Mumcu’nun niçin öldürüldüğünü çok iyi biliyoruz.
Önemli olan bu bilincin toplum tarafından sahiplenilmesi ve paylaşılmasıdır. Yani bugün önümüze bir isim koymasalar da çete koymasalar da Mumcu’nun, temsil ettiği değerlere karşı bir tertibin kurbanı olduğunu bilmeliyiz. Kim yaptıysa yaptı, onu temsil ettiği temel ilkeler için ortadan kaldırmak istediler. Neydi o temel ilkeler? Türkiye’nin ulusal bütünlüğü, laik, demokratik cumhuriyet, inançların siyasi amaçlarla istismar edilmemesi, terörün, ticaret, din ve siyaset bağlantılarının ortaya çıkartılması, bu konudaki gerçeklerin yılmadan cesaretle kararlılıkla topluma anlatılması. Bu anlayışa tahammül edemediler. Bu anlayışı göze alamadılar. Onların temsil ettiği anlayışı çok ciddi tehdit ettiğini gördüler. Bunun için ortadan kaldırdılar. Biz, Uğur’un aydınlık düşüncesi, çağdaş, ilerici anlayışı, bağımsızlık duygusu, Mustafa Kemal sevgisi, laik, demokratik, bağımsız Türkiye özlemi doğrultusunda verdiği mücadeleye karşı, bu mücadeleyi etkisiz kılmak için iç, dış bazı çevrelerin dayanışması sonucunda bu cinayetin ve suikastın işlendiğini düşünüyoruz. Bu konuda bir tereddütümüz yok.”

‘Büyük bir simgedir Uğur’

Bir gazetecinin “Hala umudunuz var mı?” sorusu üzerine CHP Genel Başkanı Baykal, şunları söyledi:

“Umudumuzu hiç kaybetmedik ama umudumuz bir ifşaattan çok Mumcu’nun temsil ettiği değerlerin gittikçe daha çok sahiplenilmesi. Uğur Mumcu’nun anlattıklarının, aradan bunca yıl geçtikten sonra, 17 yıl oldu onu kaybedeli, belki 20 yıl önce yazdığı yazılarda dile getirdiği bağlantılar, ortaya koyduğu tespitlerin, teşhislerin günümüz için ne kadar önemli, değerli ve yapıcı olduğunu çok açıkça görüyoruz. Şunu inançla söylüyorum; Mumcu, bugün yaşadığı dönemden daha günceldir. Bu herkes için söylenir bir söz değildir ama Uğur Mumcu için bunu söyleyebiliriz. Mumcu, bugünün Türkiye'sine yönelik güncel değerlendirmeler yapmıştır, güncel anlayış sergilemiştir, o bakımdan yaşıyor. Uğur Mumcu’nun değeri, önemi, her geçen gün hepimizin gönlünde, zihninde çok saygın bir yer tutuyor. Artık olay nitelik değiştirdi. Cinayetin ifşaatı olmaktan çıktı. Büyük bir simgedir Uğur. O simge kimliği daha da belirginleşiyor ve netleşiyor. Değeri, önemi her geçen gün daha çok farkediliyor.”

Yurttaşlar “Buradaydık” adlı sinevizyon gösterisini ilgiyle izlemesinin ardından Mumcu’nu eşi ve TBMM Başkanvekili Güldal Mumcu, kızı Özge Mumcu, oğlu Özgür Mumcu, sokaktaki bulunan anıta karanfil bıraktı. Daha sonra yapılan saygı duruşunun ardından yurttaşlar Mumcu’nun sevdiği türküleri Ufuk Karakoç ile hepbirlikte söylediler. Mumcu’nun evinin önündeki törenin ardından da Mumcu’nun gömütünün bulunduğu Cebeci Asri Mezarı’nda bir tören düzenlendi. Mumcu’nun sevenleri, Mumcu’nun mezarını da kırmızı karanfillerle donatarak mum yakarken mezarın üstüne “Unutmadık, unutturmayacağız” yazılı pankartlar bıraktılar. Güldal Mumcu ve çocukları Mumcu’nun gömütüne de gelerek karanfil bırakıp mum yaktı.

Mumcu için dün saat 19.00’da da Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde, “Uğur Mumcu Sesleniyor 2009: Güdümlü Hukuk, Peşin Yargı, Siyasal Kin” başlıklı bir sinevizyon gösterimi yapıldı. Gösterimin ardından Uğur Mumcu Korosu konser verdi. Batıkent Ahmet Taner Kışlalı Konferans Salonu’nda da Gürsel Gökçe’nin hazırladığı “Uğur Mumcu’nun Ardından” başlıklı fotoğraf gösterisi gerçekleştirildi.

Altan Öymen arkadaşını anlattı

ADANA (Cumhuriyet Bürosu) - 17 yıl önce öldürülen yazarımız Uğur Mumcu Adanada anıldı. CUMOKun Mumcu anısına düzenlediği konferansta konuşan Altan Öymen, “Uğur Mumcu’yu öldürdüler ama onun izinden giden binlerce insan var. Türkiye bu karanlıktan kurtulacaktır” dedi.

Mavi Sürmeli Otelinde gerçekleştirilen etkinliğe sendika, meslek odası, siyasi parti ve demokratik kitle örgütü temsilcisiyle Cumhuriyet okurları katıldı. Etkinlikte Uğur Mumcunun yaşamını yansıtan sinevizyon gösterimi gerçekleştirildi. Adana CUMOK Temsilcisi Okan Toygar, Uğur Mumcunun fikirlerinin hâlâ yaşadığına dikkat çekti. Adana CUMOKun Çukurova Aydınlanma Toplantıları kapsamında Uğur Mumcu anısına düzenlediği “Öfkeli Yıllar” konulu konferansta konuşan eski CHP Genel Başkanı, gazeteci-yazar Altan Öymen, yakın bir arkadaşını yitirmiş olmanın üzüntüsünü yaşadığını belirterek suikastın iç yüzünün hâlâ aydınlatılamadığını vurguladı. Öymen, Aradan geçen zamanda 11 hükümet, 7 başbakan, 14 İçişleri bakanı değişti. Yargılamada 3 kişi mahkûm edildi ama bunları kimin yönlendirdiği hâlâ belli değil. Abdi İpekçi de katledilmişti. Onun katili kahraman gibi karşılanıyor. Mumcu yaşarken Ağcanın ilişkilerini sorgulamış, kitaplar yazmıştı. O da birçok aydın gibi öldürüldü. Ocak ayı kötü bir ay. Mumcu’yu öldürdüler ama onun izinden giden binlerce insan var” dedi.

Adaletini 17 yıldır arayan dava

Cumhuriyet gazetesi yazarı Uğur Mumcunun katledilişinin üzerinden geçen 17 yıl boyunca adalete de, kıyımın ve tetikçilerin ardındaki “asıl güce” de ulaşılamadı. Mumcunun aracına bomba konulmasına gözcülük ettiği belirtilen Oğuz Demir ise 17 yıldır firari ve bulunamadı.

Cumhuriyet gazetesi yazarı Uğur Mumcunun katledilişinin üzerinden 17 yıl geçti. Bu süreçte, 13 hükümet, 15 İçişleri Bakanı, 13 Adalet Bakanı değişti ancak olay tüm boyutlarıyla aydınlatılamadı. 7 yıl boyunca faili meçhul dosya olarak tozlu raflarda bekleyen Mumcu suikastı dosyası, İstanbulda terör örgütü Hizbullahın İlim grubuna yönelik 17 Ocak 2000deki operasyonda elde edilen CD ve disketlerdeki bilgiler üzerine yeniden açılabildi. Elde edilen bilgiler ışığında Mumcu suikastının faillerini yakalamak amacıyla 21 Şubat 2000 tarihinde “UMUT” (Uğur Mumcu Uzun Takip) operasyonuna başlandı.

Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı suikastının faili olarak 14 Mayıs 2000de Ankarada gözaltına alınan Necdet Yüksel’in yer göstermesi sonucu, Sincanda çok sayıda patlayıcı ve mühimmat bulundu. Dönemin DGM Savcısı Hamza Keleş, 11 Temmuz 2000de, 9 kişi hakkında idam istemiyle olmak üzere 17 sanık hakkında dava açtı, 111 kişi hakkında takipsizlik kararı verdi.

Mumcunun aracına bombayı yerleştiren Ferhan Özmen, Necdet Yüksel ve Rüştü Aytufanın da aralarında bulunduğu sanıklar, 14 Ağustos 2000de yargılanmaya başlandı. Sanıklar Özmen, Yüksel ve Aytufan, mevcut anayasal düzeni silah zoruyla yıkıp, yerine din kurallarına dayalı devlet kurmak için oluşturulan silahlı çeteye üye olup, anayasal düzeni değiştirmeye cebren teşebbüs ettikleri gerekçesiyle ölüm cezasına çarptırıldı.

Dosyanın temyiz için gittiği Yargıtay 9. Ceza Dairesi, idama mahkûm edilen Yüksel ve Aytufanın cezasını müebbete dönüştürerek onadı, ölüm cezasına çarptırılan Özmenin de aralarında bulunduğu 8 sanık hakkında verilen mahkûmiyet kararlarını ise eksik soruşturma gerekçesiyle bozdu. DGMlerin kapatılması üzerine Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesine devredilen davada, Özmen, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Dosyanın temyiz için ikinci kez gönderildiği Yargıtay 9. Ceza Dairesi, sanık Özmen’in ağırlaştırılmış müebbete çarptırılması kararını onadı. Böylece Mumcu suikastı yönünden dosya kesinleşmiş oldu. Ancak dosya kapsamında Ferhan Özmen dışında da tutuklu hiç kimse kalmadı.

17 yıl süren firar

-Mumcunun aracına bomba konulmasına gözcülük ettiği belirtilen Oğuz Demir ise 17 yıldır firari ve bulunamadı.
-Demir
in İrana kaçtığı yönünde belirlemeler yapıldı. Ancak bugüne değin Demirin bu ülkede olup, olmadığının kesinleştirilmesi ve iadesi konusunda adım atılmadı.
-
Cinayetin hükümlülerinden olan ve 2005 yılında tahliye edilen Mehmet Ali Tekine Küçükçekmece Kaymakamlığı’ndan 2 bin TL’lik yardım yapıldığı ortaya çıktı.
-Davada 12 yıl hapse mahkûm olan
Muzaffer Dağdeviren ise alacak-verecek meselesi yüzünden çıkan silahlı çatışmada öldürülmüştü.

FOTO GALERİ İÇİN TIKLAYINIZ

TÜRKİYE'NİN ACI GÜNÜ: 24 OCAK

Cumhuriyet-24 Ocak 2010

22 Ocak 2010

Askere sivil yargı yolu kapandı

Askere sivil yargı yolu kapandı
22 Ocak 2010 Cuma 06:00

Askere sivil yargı yolunu açan düzenleme Anayasa Mahkemesi'nde oy birliğiyle iptal edildi

Anayasa Mahkemesi, 5918 Sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK) ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un, askere sivil yargı yolunu açan düzenlemelerini oy birliği ile iptal etti.

Karar, hükümete karşı darbe, isyan ve anayasal düzene karşı suç işlediği iddiasıyla sivil mahkemlerde yargılanan kişilerin durumunu doğrudan etkileyecek nitelikte.

Gerekçenin Resmi Gazete'de yayımlanmasının ardından, yürümekte olan ve sonuçlanan çok sayıda dava bu karardan etklenecek. Bu davalar ve soruşturmalarla ilgili görevsizlik kararı verilmesi gündeme gelecek.

MAHKEMELERE GERİ GİDECEK

Askerlerle ilgili savcıların elindeki tüm dosyaların

Ergenekon soruşturmasında, hükümete karşı darbeyle suçlanan çok sayıda askerin durumu tartışmalı hale gelecek.

ARINÇ'IN DOSYASI ASKERDE
ve dava aşamasındaki dosyaların, askeri savcılara ve askeri mahkemelere gönderilmesi gündeme gelecek.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'a suikat iddiasıyla ilgili soruşturma dosyası, gerekçeli kararın ardından kapatılacak ve askeri savcılığın soruşturması başlayacak.

Seferberlik Tetkik Kurulu'nda yapılan aramalar da bu karardan etkilenecek. Dün sona eren aramalarda, hakim Kadir Kayan'ın elde ettiği bilgilerin ne olacağı sorusu da gündeme gelecek.

http://www.internethaber.com/

14 Kasım 2009

Yargı savunma konumunda

Yargı savunma konumunda


13.11.2009-ANKARA Milliyet

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkan Vekili Özbek, HSYK’da dinleme belgelerinin tartışıldığını söyleyerek, “Yargı savunma durumundadır” dedi

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Başkan Vekili Kadir Özbek, hâkim ve savcıların telefonlarının dinlenmesine, “Yargı savunma durumundadır. HSYK’nın dünkü toplantısında, meslekten ihraçları istenen YARSAVÖmer Faruk Eminağaoğlu ile Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz’ın soruşturma dosyalarından çıkan telefon dinlemelere ilişkin bilgi ve belgeler tartışıldı. HSYK Başkan Vekili Kadir Özbek toplantıdan sonra yaptığı açıklamada özetle şöyle dedi:

‘PARANOYA’
Telefon dinleme olayları giderek artan bir şiddetle süregeliyor ve toplumda, sade vatandaşın dahi dinlenildiği paranoyasını yarattı. Bu korku insan hakkı ihlalidir. HSYK telefon dinlemelerinin, özellikle de adalet müfettişlerinin başvurusu üzerine mahkemelerce verilen dinleme kararlarının hukuka uygunluğunun yargı süzgecinden geçirilmesi konusunda karar aldı. HSYK’nın aldığı karara rağmen, Adalet Bakanı’nın, hiçbir dosyayı bugüne kadar Yargıtay denetimine sunmadığını öğrenmiş bulunuyoruz. Dinlemelerin sürdürüldüğünü görüyoruz. Bu işin de takipçisi olacağız.

KANUN YARARINA BOZMA NEDİR?: Ceza Muhakemesi’nde yer alan olağanüstü kanun yollarından biridir. Hâkim veya mahkeme tarafından verilen ve temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen kararlarda hukuka aykırılık varsa, Adalet Bakanı’nın söz konusu kararın Yargıtay tarafından bozulmasını istemesi demektir.
'ÖZENLİ OLUN’
Müfettişlerin telefon dinleme başvurularını karara bağlayan hâkimlerin birtakım endişelerinin olduğu, bu nedenle talepleri geri çevirmede birtakım sıkıntılar yaşadıkları izlenimini sürekli duyduk. Bize teşkilattan gelen yansımalar bu şekilde. Fakat tüm teşkilatımızdan beklediğimiz istediğimiz şudur; hiçbir kaygı, endişe içinde kalmadan kendilerine intikal eden bu ve benzeri başvurularda adil yargılanma hakkı, insan hakları, özellikle yasaya uygun kararların üretilmesi bakımından çok hassas davranmalarını bekliyoruz.

KENDİ TELEFONUNU DİNLETEN HÂKİMLER:İzmir’de geçen yıl adliyedeki rüşvet çarkını ortaya döken soruşturma sonunda tutuklanan 2 ağır ceza hâkiminin, savcılıktan kendilerine gelen dinleme taleplerini, içinde kendi telefon numaralarının da bulunduğunu fark etmeden onayladığı ortaya çıkmıştı.

‘CEZA VERMEYİZ’
(Yargının zirvesinde telefonların dinleniliyor olması sizce nasıl bir durum, neyle karşı karşıyayız? Sorusu üzerine) Normal bir durum olsaydı bu soruyu bana sormazdınız. Sadece şüpheye dayanarak dinleme kararı verilemez. Yüksek kurulumuzun son zamanlardaki birkaç uygulamasında ilke olarak kabul ettiğimiz bir konu var. Bunu açıklamakta yarar görüyorum. Salt dinleme, tape kayıtlarına dayanarak herhangi bir riskli işlem yapılmasını uygun görmüyoruz. Öncelik maddi delillerdir. Kurul olarak, bu uygulamayı sürdüreceğimizi sizlere bildiriyorum. (Sizin dinlenildiğinize ilişkin endişeniz var mı? Sorusu üzerine) Türkiye’de herkesin dinlenildiğinden bahsediliyor.

SON KARAR HSYK’NIN:Adalet Bakanlığı müfettişleri tarafından hazırlanan raporlar, bakanlığın oluruyla HSYK’ya gönderiliyor. HSYK, hâkimler ve savcılar için kınamadan meslekten ihraca varan cezalar belirleyebiliyor ya da ceza vermeyebiliyor. HSYK kararları kesin olduğu için yargısal denetime tabi tutulamıyor.
Savcıların durumu tartışma konusu oluyor
Yargıtay Kanunu ile Hâkimler ve Savcılar Kanunu hükümleri, Yargıtay savcıları ve tetkik hâkimlerinin durumlarını tartışmalı kılıyor. Adalet Bakanlığı, kanuna göre, Yargıtay savcıları hakkında soruşturma başlatılmasının Adalet Bakanı’nın iznine tabi olduğunu belirterek, soruşturmaları buna göre yürütüyor. Yargıtay Savcısı Ömer Faruk Eminağaoğlu ise Yargıtay Kanunu’nun 64. maddesine göre, Yargıtay savcılarının özlük işleri ve disiplin yönünden HSYK’nın iznine tabi olduğunu, HSYK’dan izin alınmadan yürütülen soruşturmaların geçersiz sayılması gerektiğini savunuyor.

*http://www.milliyet.com.tr/Siyaset *