Eylem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eylem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2010

Yıldız Taknik Üniversitesi'nde 'türban' kavgası!


Yıldız Taknik Üniversitesi'nde 'türban' kavgası!

Murat DELİKLİTAŞ / DHA

YILDIZ Teknik Üniversitesi’nde karşıt görüşlü öğrenciler arasında türban yüzünden gerginlik yaşandı. Bunun üzerine okula gönderilen çevik kuvvet polisleri, "Üniversitenin ve Kadın Özgürlüğü İçin Türbana Hayır" afişlerinin indirilmesini istedi. Afişi asan öğrenciler ile polis arasında bu yüzden arbede çıktı. Polis cop ve biber gazı kullandı, olaylarda 5 öğrenci yaralandı.



Okulun Beşiktaş Yerleştesi’nde üniversitelerde türbanın serbest olmasını protesto eden Öğrenci Kollektifi ile Türkiye Komünist Parti üyesi bir grup öğrenci eylem yaptı. "Üniversitenin ve Kadın Özgürlüğü İçin Türbana Hayır" ve "Fermanları Yırt Ayağa Kalk" yazılı afişler asan öğrenciler ile karşıt görüşlü öğrenciler arasında tartışma çıktı. Kısa süreli yaşanan tartışma kavgaya dönüşünce okula çevik kuvvet ekibi çağrıldı.

Okula gelen polis, tartışmanın yaşanmasına neden olan afişlerin indirilmesini istedi. Polisin bu isteğini reddeden öğrenciler, ’YÖK Kalkacak, Polis Gidecek, Üniversiteler Bizimle Özgürleşecek’, ’Üniversitene Sahip Çık AKP’ye Bırakma’ sloganları attı. Bir süre öğrencilerle görüşen polis dağılmalarını istedi. Ancak öğrenciler bunu kabul etmedi. Bunun üzerine sert müdahalede bulunan polis, öğrencileri dağıtmak için biber gazı sıktı ve cop kullandı. Olaylarda 5 öğrenci çeşitli yerlerinden hafif yaralandı.
Yıldız Teknik Üniversitesi'nde türban kavgası
Foto galeri için tıklayın







ÖĞRENCİLER POLİS MÜDAHALESİNİ PROTESTO ETTİ


Yaralanan öğrenciler olayı protesto etmek için okul girişinde toplandı.
Başka üniversiteden öğrenciler de gelerek yaralı öğrencilerin eylemine destek verdi. Yaklaşık 200 öğrenci, polisin müdahalesine tepki gösterdi. Yaralı öğrencilerden Andaç Yıldırım, “Bir gün önce gericilerin bizim üniversitede astığımız afişleri yırtması yüzünden gerginlik yaşanmıştı. Soda, sandalye, sopa gibi şeylerle saldırdılar. Bugün de tekrar astık biz afişlerimizi. Toplandılar bize saldırmak için. Biz de afişlerimizi korumak için toplandık. Ardından ilk özel güvenlik, daha sonra polis işin içine girdi. Bu arkadaşları bir kenara itip afişlerimizi yırttılar. Çok ciddi şekilde darp ettiler. Yaralı arkadaşlarımız var. Öğrenci Kollektifi’nden bir arkadaşımızı göz altına aldılar. AKP ve YÖK 'üniversitelere daha fazla sivil polis' diyor, güvenlik amacıyla istiyor. Biz de diyoruz ki 'bunların üniversitelere sağladığı güvenlik budur'. AKP’yi, YÖK’ü ve polisi üniversitelerimizde istemiyoruz" dedi.
Türban gerilimi bu kez YTÜ'de
video için tıklayın



AFİŞLERİMİZ YIRTILDI


Çıkan olaylarda ayağından yaralandığını söyleyen Can Mesut da şöyle konuştu:
"Referandum sonrası üniversitelerde bazı açıklamalar yapıldı. Türbanın üniversitelerde serbest bırakılması, sivil polislere üniversitelerde alanlar açılması gibi. Bizim de birtakım düşüncelerimiz vardı. Bu düşüncelerimizi anlatmak için bildiriler hazırlamıştık. Bunları afiş haline getirip dün asmak istemiştik. Saldırıya uğradık ve afişlerimiz yırtıldı. Biz de bu saldırıyı kınamak için bir bildiri daha hazırladık. Bunu astığımızda yine üniversitelerde gerici faaliyetler gösteren bir grup çıktı karşımıza. Karşılıklı atışmalar yaşandı sonra polisler geldi. Bu grup polislere ya siz bunları indirin ya da biz yapacağız dediler. Polisler de bize saldırdı."

21.10.2010 14:42
http://haber.gazetevatan.com/ytude-turban-kavgasi/335869/1/Gundem

9 Haziran 2010

Filistin ve Türk solu biraraya geldi


Filistin ve Türk solu biraraya geldi

T24 - "Filistin için İsrail’e Karşı Boykot Girişimi'nin 5-6 Haziran tarihlerinde İstanbul Muammer Karaca Tiyatrosu’nda düzenlenen sempozyumda Filistin ve Türkiye solu bir araya geldi.
Filistin sorununun ve boykot hareketinin tartışıldığı sempozyumun ilk gününde Filistinli ve Avrupalı konukların da katılımıyla kitlesel bir yürüyüş de düzenlendi.
Sendika.tv’nin canlı yayınladığı sempozyum internet kanalıyla 10 ülkeden binlerce izleyiciye ulaştı.



Sempozyumda Filistin halkıyla gerçek bir dayanışmanın İsrail’le ekonomik, askeri ve diplomatik ilişkilerin kesildiği bir uluslararası baskı ile mümkün olduğunun ve boykot kampanyasının da temel hedefinin bu olduğunun altı çizildi.

İsrail - Türkiye ekonomik, askeri ve siyasi ilişkilerinin AKP döneminde tırmanışa geçtiği ayrıntılı araştırma ve analizlerle ortaya konurken, iktidarın ikiyüzlü söyleminin teşhirinin de gerekli olduğu ve solun ve emek hareketinin boykot kampanyası etrafında bir araya gelmesinin bu açıdan kritik önem taşıdığı vurgulandı.

İki günlük sempozyum oturumları ve kurumlar arası görüşmelerin ardından, sempozyumda ortaya konan somut hedefler doğrultusunda Filistin’le dayanışma ve boykot hareketinin örgütlenmesi yolunda pratik öneriler sunuldu ve kararlar alındı.


'Deniz'in yoldaşları'yla Leyla Halid'in yoldaşları buluştu

Sempozyum BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Taner Gören ve Filistin Ulusal Boykot Komitesi’nden Muhammad Jaradat’ın konuşmalarıyla başladı.

FHKC, Filistin Ulusal Boykot Komitesi ile İngiltere ve Fransa Boykot hareketlerinden temsilcilerinin Türkiye sol ve emek hareketinden katılımcılarla buluştuğu sempozyumda 6 ayrı oturum gerçekleşti.

Oturumlarda konuşmacı olarak şu isimler yer aldı: FHKC politbürodan Abu Ahmad Fuad,
BNC’den Muhmmad Jaradat, İ
srail Ürünlerini Boykot Yanlısı Yahudiler hareketinden Mike Cushman,
Fransa BDS Hareketinden Sara Caunes, akademisyenler;
Tolga Tören,
Erhan Keleşoğlu,
Günlük gazetesi yazarı Hüseyin Aykol,
Ziraat Mühendisleri Odası’ndan Ahmet Atalık ve belgesel sinemacı Necati Sönmez.


Bu oturumlarda “Filistin Halkının Temel Hakları ve BDS Kampanyasının Hedefleri”, “Siyonizm ve Apartheid”, “Filistin-Türkiye-İsrail; Devletler ve Halklar Arası İlişkiler”, “Türkiye İsrail Ekonomik İlişkileri ve Su, Tarım, Enerji Alanında Görülen Yeni Gelişmeler”, “Akademik ve Kültürel Boykot”, “Filistinle Yeni Bir Dayanışma Stratejisi Olarak Boykot-BDS Hareketlerinden Deneyimler” tartışıldı.


Sansür ve abluka internetle aşıldı


Sempozyumda iletişim olanaklarından da geniş ölçüde yararlanıldı. Sempozyuma gelmek için havaalanına hareket etmesine saatler kala, İsrail polisi tarafından engellenen 48 Arapları hareketinden Muhammed Kanaane sempozyuma bir video mesajla katıldı. Egemen medyadan belirgin bir sansür gören sempozyum, Sendika.TV tarafından canlı yayınlandı. Sendika.TV’nin canlı yayını ile sempozyumu 10 ülkeden 2 binin üzerinden izleyici takip etti.


Taksim’de FHKC sloganları


Sempozyumun ilk gününde oturumların ardından İstiklal Caddesi’nde hemen hemen bütün sol örgütlerin katıldığı kitlesel bir yürüyüş düzenlendi. İsrail saldırganlığının ve AKP ikiyüzlülüğünün protesto edildiği yürüyüşte Filistin halkının kurtuluş mücadelesi selamlandı.

“İsrail’le tüm ikili ilişkiler kesilsin / Filistin İçin İsrail’e Karşı Boykot Girişimi” pankartının arkasında Filistin ve eyleme destek veren örgütlerinin bayraklarının taşındığı yürüyüşte “Filistin'e özgürlük İsrail'e boykot”, “Katil İsrail Filistin'den defol”, “Katil İsrail işbirlikçi AKP”, “Elçi defolsun ilişkiler kesilsin”, “One Minute değil İsrail’e Boykot”, “Yaşasın Filistin Halk Kurtuluş Cephesi”, “Her yer Filistin hepimiz Filistinliyiz” sloganları atıldı.

Yürüyüşün ardından Taksim’de Boykot Girişimi adına bir basın açıklaması yapıldı ve İsrail’le tüm ikili ilişkilerin derhal kesilmesi istendi.
FHKC’den Abu Ahmad Fuad ve İsrail Ürünlerini Boykot Yanlısı Yahudiler hareketinden Mike Cushman da kitleye hitap ederek Türkiye solunun bu dayanışmasını selamladı ve İsrail’e Boykot çağrılarını yineledi.


Eyleme şu örgütler katıldı:
Alınteri,
Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu,
Demokratik Haklar Federasyonu,
Ekim Gençliği,
Emek ve Özgürlük Cephesi,
Emekçi Hareket Partisi,
Eşitlik ve Demokrasi Partisi,
EMEP,
Filistin Halkıyla Dayanışma Derneği,
Halk Cephesi,
Halkevleri,
İşçi Cephesi,
Kaldıraç,
Öğrenci Kolektifleri,
Özgürlük ve Dayanışma Partisi,
Partizan,
Sosyalist Dayanışma Platformu,
Sosyalist Demokrasi Partisi,
Sosyalist Gelecek Parti Hareketi,
Sosyalist Parti,
Sosyalist Umut,
Toplumsal Özgürlük Platformu,
Türkiye Gerçeği,
Türkiye Komünist Partisi,
Ürün Sosyalist Dergi,
Yeşil ve Sol.



Altın Koza sempozyuma taşındı

Adana Büyükşehir Belediyesi'nin son gelişmeleri bahane ederek ipal ettiği Altın Koza Film Festivali de sempozyuma taşındı. Filistin'le dayanışma temalı film ve etkinliklerin yer aldığı festivali iptal eden zihniyeti protesto eden Sinema Yazarları Derneği (SİYAD), sempozyum kapanışında festival kapsamındaki "Kapılar Bazen Açılıyor" adlı belgeseli gösterdi.
SİYAD'dan Alin Taşçıyan'ın sunumunun ardından gösterilen film, İsrail'in Filistinlileri birbirilerinden, evlerinden, işyerlerinden, yaşam kaynaklarından uzak tutan kontrol noktalarını konu alıyor.

http://www.t24.com.tr/

2 Haziran 2010

Yahudilerden Türkiye'ye destek



Yahudilerden Türkiye'ye destek

****************************************


Manhattan'da 42. caddede yapılan eylemde Türkiye ve Filistin bayrakları taşıyan göstericiler, sık sık İsrail devleti aleyhinde slogan attı.

New York polisinin de geniş güvenlik önlemi aldığı eyleme katılan göstericiler, "
Gazze'deki ablukaya son verin", "Amerikan Doları, İsrail'in savaş suçlarını besliyor", "Ellerinde beyaz bayrak sallıyorlardı, sopa değil", "İsrail katliamı", "Gazze'ye özgürlük" yazılı pankartlar da taşıdı.

Üzerine "çarpı" işareti yaptıkları İsrail bayraklarıyla eyleme katılan dini kıyafetli kalabalık bir grup Yahudinin de Manhattan'a gelerek eyleme destek vermesi dikkat çekti. "Hasetik" olarak da bilinen
Yahudi grubun, yakalarına "Yahudi siyonist değildir" yazılı rozetler astığı gözlendi.

İsrail Başkonsolosluğu önünde eylemlerini yaklaşık iki saat sürdüren göstericiler, daha sonra polisin belirlediği güzergahı kullanarak
Times Meydanı'na gitti. Burada da bir süre eyleme devam eden İsrail karşıtı grup, olaysız şekilde gösteriye son verdi.

İsrailliler ile Türkler arasında gerginlik Öte yandan Birleşmiş Milletler (BM) önündeki diğer bir eylemde, İsrail taraftarı grup ile aralarında Türkler ve yine dini kıyafetler giyen Yahudilerin de bulunduğu bir başka grup arasında sözlü sataşmalar oldu.

BM binası karşısında bulunan Türk Evi'nin yan sokağında öğle saatlerinde bir araya gelen İsrailliler, Güvenlik Konseyinin aldığı kararı protesto etmeye başladı.

Daha sonra bu grubun bulunduğu kaldırımın karşısına gelen Young Turks (Genç Türkler) derneği üyeleri ile bir grup Yahudi, İsrail devleti aleyhine slogan attı.

Eylemler sırasında iki grup arasında yaklaşık yarım saat süren söz düellosu yapıldı.

New York polisinin buradaki eylem sırasında da sıkı güvenlik önlemleri alması sonucu, gösteriler herhangi bir olay meydana gelmeden sona erdi.


Yahudilerden Türkiye'ye destek

Yahudilerden Türkiye'ye destek

Yahudilerden Türkiye'ye destek

Yahudilerden Türkiye'ye destek


http://www.milliyet.com.tr




20 Nisan 2010

TÜBİTAK ÖNÜNDE BASIN AÇIKLAMASINA ÇAĞRI

TÜBİTAK ÖNÜNDE BASIN AÇIKLAMASINA ÇAĞRI

http://www.gercekgundem.com/img/news/tubitak.gif

http://egitimemekcileridernegi.org/img/news/aynur_1gun_destek3.jpg

Ankara-Tekel direnişine destek vermek için 4 Şubat’ta yapılan eyleme katılan TÜBİTAK çalışanı Aynur Çamalan işten çıkarıldı. Çamalan 08.03.2010 tarihinden başlayarak oturma eylemine devam ediyor.

4 Şubat’taki "işe gitmeme" eylemine katılan arkadaşlarından sadece kendisinin işten atıldığını belirten Çamalan, TÜBİTAK Başkan Yardımcısı Ömer Ziya Cebeci imzasıyla mazeretsiz işe gitmemekten dolayı işine son verildiğini söyledi. Kendisi hakkında hiçbir idari soruşturmanın açılmadığını, disiplin kuruluna sevk edilmediğini ve savunması dahi alınmadan işine son verildiğini belirten Çamalan, işe geri alınana dek eylemini sürdüreceğini açıkladı.

TÜBİTAK önünde devam eden oturma eylemi ve 22.04.2010 perşembe günü eyleme destek amacılyla yapılacak basın açıklaması hakkında,

Sn; Av. Ali Ersin Gür'le yapılan görüşmede şunları ifade etti;

"Ankara- TÜBİTAK önünde eylemini devam ettiren Sn; Aynur Çamalan ile bu gün bir görüşmem oldu. Tubitak'ın önünde devam eden direnişini, sürdürmekte kararlı olduğunu bildirdi..

Bu arada Tubitak'ın Gebze biriminde çalışan altı emekçinin daha iş akdi feshedilmiştir.
Aynur, bir yandan haklı direnişini sürdürürken, diğer yandan başkalarınca düzenlenen sosyal etkinliklere ve eylemlere katılarak onlara da destek vermeye çalışmaktadır.
Perşembe günü saat 12:30'da Aynur Çamalan ve diğer altı işçinin ortak basın açıklaması olacaktır. Şu ana kadar Aynur bu basın açıklamasını tek başına örgütlemeye ve duyurmaya çalışmaktadır. Haklı olarak bizlerin de desteğini beklemektedir.
Bu koşullarda:
22 Nisan Perşembe günü saat 12:30'da yapılacak olan basın açıklamasına hem katılmamız ve hem de en geniş katılımı sağlamak için çaba sarfetmemiz gerekmektedir. Bu desteği sağlayabilmem için; Perşembe günü saat 12:00'de (eski) Kızılay Gima önünde toplanıp toplu halde Tubitak'a gideceğiz.. O saatte buluşma yerine yetişemeyen arkadaşlarımızın ise; doğrudan Tubitak önüne gelmelerini bekliyoruz...

Ankara ve Ankara dışındaki arkadaşlardan BASIN İLE İLİŞKİSİ OLAN ARKADAŞLAR, basın açıklamasına muhabir göndermeyi sağlayabilir ve haberin gazetelerde yayımlanmasını sağlarlarsa önemli bir destek sağlamış olurlar." diye sözlerini ifade etmiştir.

Bizde Sn; Av. Ali Ersin Gür'e bu konuya gösterdiği hassasiyetten ötür ve bizileri haberdar ettiği için teşekür ediyor, perşembe günü yapılacak basın açıklamasına site yöneticileri olarak; konunun takipçisi olacağımızı ve her zaman "sorunu görünür kılmak" doğrultusunda desteğimizi sürdüreceğimizi bildirir, toplumun her kesiminden de desteklerini sürdürmelerini önemsiyoruz ve bekliyoruz....


Haber: Evcioğlu

*****/////****

1)-TÜBİTAK'TA İŞTEN ATILAN EMEKÇİYE DESTEK BASIN AÇIKLAMASI‏NDAN FOTOĞRAFLAR

2-TÜBİTAK'TA İŞTEN ATILAN EMEKÇİYE DESTEK BASIN AÇIKLAMASI‏

PSAKD YENİMAHALLE ŞB. BELEDİYE ÖNÜNDE EYLEM YAPTI



PSAKD,
YENİMAHALLE BELEDİYESİ ÖNÜNDE EYLEM YAPTI
http://www.pirsultan.net/dosyalar/2612200701643.jpgTarih : 19/04/2010 Pazartesi-13:30
Sayın Başkanım; Lütfen sözünüzü tutun." Cem ve Kültür Evi" Arsamızı tahsis edin....
Ankara- PSAKD (Pir Sultan Abdal Kültür Derneği) Yenimahalle Şubesince; batıkent halkınında katılarak destek verdiği, PSAKD- Mamak Şb. diğer İlçe ŞB. yöneticilerinin ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Sekreteri Kemal BÜLBÜL'ünde katılımıyla Yenimahalle Belediyesi önünde "Cem ve Kültür Evi" yapılmasına yönelik taleplerini içeren bir basın açıklaması ve eylem gerçekleştirildi.."Batıkent halkının isteği doğrultusunda, Derneğimiz öncülüğünde Batıkent’e Cem ve Kültür Evi yapılması talebimizin yinelenmesi ve seçimden önce , ' Yenimahalleye Cem ve Kültür Evi' yapılmasını teminen arsa tahsisi yapılacağı sözünün verildiği hatırlatılarak, verilen sözlerin tutulması noktasında, Yenimahalle Belediye Başkanımız Sayın Fethi YAŞAR'ı göreve çağırıyoruz.."denilen basın açıklamasından sonra , Belediye Başkan Yardımcısı ile bir görüşme yapıldı.. Başkan Yrd. "Eğer böyle bir söz verildi ise , araştıralım.. Tabiki; sözümüzü yerine getiririz" dediği öğrenildi..

Haber Kaynak; PSAKD-Mamak Şb.YKÜ. Sultan Aydoğdu
Haber: Evcioğlu

Basın Açıklamasından Fotoğrflar





6 Mart 2010

"SOL NE YAPMALI" SÖZ EYLEMDİR


SOL NE YAPMALI ?

Tanıl Bora ile Söyleşi: "Söz, Eylemdir"

(05.03.2010)

Siyaseti soldan düşünme yollarının umutsuzca tanıdıklaşmasını önlemek için yapılan, birkaç orijinal çaba örneği var önümüzde.

Her türlü siyasetin adının önüne sıkça gelmeye başlayan "post" ekinin konumlarımızı belirlemede yetersiz kaldığı bir dönemde, Tanıl Bora olarak o özlenir özgürlükçü siyasetin nüveleri için en azından çaba gösterdiğiniz aşikâr. Şuradan başlayalım istiyorum:
Kitabınızı oluşturan yazıları hangi kaygılardan dolayı yazdınız?

Varolun, moral veriyorsunuz. Aslında daha ziyade sağ üzerine, milliyetçilik üzerine, faşizm üzerine, kısacası “kötülükler” üzerine yazıyorum. Kendime verdiğim esas ödev bu. Solculuk, her şeyden önce eleştirel bakıştır bence. Anlama cehdidir, ardını arkasını görme kabiliyetidir. Türk sağı üzerine çalışırken, hep, aynı zamanda solun bu kabiliyetini, bu hassasını geliştirmenin bir temsili olarak da gördüm bunu. Ama bunun yanında, doğrudan doğruya solun kendi dertleriyle ilgili düşündüklerimi de yazmışlığım var. Bu kitap, on yılı aşkın bir zamana yayılan bu yazıların hasadıdır.
Hangi kaygılar derseniz, neticede büyük çoğunluğu Birikim’de yazılmış yazılar, Birikim’in de kaygısı, ta 70’lerden beri, sosyalizmi yeniden tanımlama kaygısıdır. Yeniden tanımlamak derken, Sovyetler’in çöküşünden sonra, “duvardan sonra” hep anlaşıldığı gibi ah vah göğsünü yumruklayan bir kendine kahretme halini kastetmiyorum. Birikim '70’lerde solun fiyakası yerindeyken de sosyalizmi yeniden tanımlamanın peşindeydi. Burada murad edilen, sosyalizmi bir doktrin darlığından çıkarmak, hem kendi geniş düşünsel tarihiyle, hem de bütün dünya bilgileriyle alışverişli hale getirmek. Artık klişeleşip bizzat bir ezbere dönüştüğü için kullanmaktan çekiniyorum ama, gerçekten, ezberleri bozmak.

Yeni bir şey söylemenin derdindesiniz, bilindiği düşünülenlerin zeminini sarsmayı deniyorsunuz. Bu süreçte sinizme eğilme sebebiniz nedir? Niye sinizm? Soldaki yeri nedir?

Sinizmle kastettiğim, her şeyi gayet iyi biliyor, anlıyoruz, “büyük resmin” farkındayız havalarında, bu farkındalığı bir nafilelik duygusuna dönüştürmek. Her özgül meseleyi, kapitalizmin, emperyalizmin, güç odaklarının bütünsel egemenliğiyle tartmak. Dolayısıyla hiçbir özgül meselenin kendisine odaklanmamak, hiçbir işi kendi gerçekliği içinde ciddiye almamak. Gönül ferahlığıyla küçük adımlar atamamak. Bu yönelim, 1990’larla birlikte, solun yenilgi halet-i ruhiyesinin bir neticesi olarak kökleşti. Son Ergenekon meselesinde solun bazı muhitlerinde gözlenen tutum, bunun bir örneği. Halihazır Ergenekon soruşturmasının sınırlılığını teşhir etmek, onu yürüten iradenin başka hesaplar peşinde olduğunu görmek başka, bunların farkında olarak bu meselenin üzerine daha sıkı gidilmesini istemek, dahası bunu bizzat, kendi sözü ve talepleriyle bir kampanyaya dönüştürmeye çalışmak başka. “Zaten egemenlerin kendi arasına dönen bir iştir, bir şey çıkmaz” diye boşvermek ve enerjisinin kısm-ı azamisini bu kayıtsızlığı yaymaya harcamak, sinizmdir. Solda herkesin değil ama birçoklarının kapıldığı bir eğilim bu.

Sinizm, pragmatizm üzerinden devam edersek: Sağ ya da solda olmak ne demek? Sağda ya da solda, karşıya savrulmadan durabilmek her şekilde "ayak diretme"yi mi, yoksa bir şekilde "ayak uydurma"yı mı gerektirir?

Solun ayırt edici vasfı, insanın, toplumun, tarihin, doğanın değişirliğine, değişebilirliğine, değiştirilebilirliğine inanması. Marksizmden, sosyalizmden falan bağımsız olarak, evrensel bir sol-sağ ayrımı yapabilirsek, ki bence yapabiliriz, o şumûlde bir vasıf olarak söylüyorum bunu. Nitekim sağdan bakıldığında sola en can-ı gönülden hücum edilen nokta budur: Solun insan doğasına veya fıtrata, halihazırda “zaten” olana riayet etmemesi… Pozitivizmin toplum mühendisliği anlayışı, solun bu dünyayı, halihazır olanı değiştirme ve kendi kaderine hakim olma iradesinin bir karikatürü olarak zevkle abartılır hatta, sol düşünce o mekanik zihniyete indirgenir. Tabii, solun öyle şubeleri de yok değil. Fakat benim anladığım sol, -ki bu anlayış da bana mahsus değil, ciddi bir fikrî geleneği var-, insanın değişimini mutlaka onun yetenekleriyle, ‘imkânlarıyla’, -Siz isterseniz fıtratıyla deyin buna-, ve içselleştirildiği ütopyayla veya ülküyle birlikte düşünür. Bunu başı sonu belli bir program dahilinde değil, ucu açık bir süreç olarak düşünür.
Sol-pragmatizm ilişkisini bu çerçevede düşünüyorum. Kitapta da anlatıyorum, bir ‘kötü’ pragmatizm var, faydacılık, oportünizm, her şeyi araçsallaştırma anlamında. Bir de ‘iyi’ pragmatizm var, bir bakıma kervanın yolda düzeleceğine inanarak yola koyulma, tecrübe etme, eylemin ve deneyimin yapıcılığına güvenme anlamında. ‘Olurunu arama’ anlamında. Bu anlamda ‘iyi’ pragmatizmin sola lâzım olduğunu düşünüyorum. Herkese lâzımdır!
Şu “duruş” sözünün son zamanlarda moda olmasından da huylanıyorum, bu bakımdan. Kuşkusuz tutarlılık, sebat saygıdeğerdir ama kıpırdamadan, hiçbir şey yapmadan, aklını yormadan, böylece herhangi bir ilkeye de hale getirmeden ‘duruyor’ olmak o kadar da gururlandırmamalı bizi!

Genel olarak teorik bir yaklaşımınız var.Öte yandan pratiğe de değgin bir teoriklik bu Zapatistaların "Preguntando caminamos" (Sorarak yürüyoruz) derken ifade ettikleri kesin cevapların tahakkümcülüğünden uzak, varılacak yerden çok yürüyüşün ve arayışın kendisini ön plana çıkaran bir tahayyüle işaret eden halleri sizin için olmazsa olmaz bir kılavuz mu?

Evet. Sosyalizmin devrimci değil de reformist kanadının bir düşünürünün ifadesini araklarsak: Varılacak yer değil, yani sadece o değil, gidiş yolu önemlidir.

Defter dergisi ile ilgili bir yazınız var. Bir yerde aynı kulvarda yayımlanan Toplum ve Bilim dergisini hazırlıyorsunuz. Tezkire ile ilgili eleştirel(“spekülatif”) bir yargınızı anımsıyorum. Teori, pratik ve akademi ilişkilerini sol dert bağlamında nasıl biçimlendiriyorsunuz?

Politik dil, teorik dil, akademik dil, edebi dil… Bunlar, evet, farklı diller, farklı hitap çerçeveleri. Düşüncenin ve sözün kendisiyle ilgili bir farklılaşma, bir kere: Hangi saikle, hangi yönelimle söylenen bir söz, hangi malzemeyle kurulan bir söz? Buna göre farklılaşır bu lisanlar. Sonra, kime hitaben konuşuyorsunuz? “Herkese idrakine göre hitap ediniz”e tekabül eden bir ayrışma… Bunlar anlamsız, işlevsiz ayrımlar değil. Beri yandan, bunlar birbirine yabancı diller de olmamalı, geçirimsiz kopartmanlar olmamalı. Bu diller birbirine bakmalı, alışverişe girmeli. Bu alışveriş, düşüncenin düzeyleri ve usulleri arasında bir alış veriş demektir. Defter’i hayırla anmamızın nedeni, bu alış veriş için bir zemin olmasıydı.
Akademik derinleşme pekâlâ lüzumludur, spekülasyon saçmalık değildir; yeter ki bir derdin, bir arayışın peşinde olsun. Akademik metinlerde çok karşılaşılan sorun, sahici bir merakla değil de yayın yapmış olmak için yazılmış olmaları. Bir de, teoriyle malzeme arasında, teoriyle mevzu arasında organik bir ilişki kurmadan, teori nakilciliği veya aranjmanı yapmaları. Toplum ve Bilim’de bu noktada tetik durmaya çalışıyoruz, merak içeren, kendi kelimeleriyle konuşan, meseleli yazılar istiyoruz.
Söz, eylemdir. İnsan dünyayı sözle anlamlandırageldi. İktidara da, beşeri münasebetlere de, sözle nizam verildi, veriliyor. Söz kurmak bir dünya kurmaktır. Söz bir tekliftir. Söze tabii ki özeneceksiniz!

Sözü buharlaşmaktan koruma sorumluluğu duyduğunuz görülüyor/hissediliyor. Dil ve söz üzerine tartışmanın/konuşmanın sol tahayyüle katkıları neler?

Marx, sosyal demokratların reformist programına yazdığı eleştiriyi, İncil’den bir sözle bitirir: “Söyledim ve ruhumu kurtardım”. Evet, söyleyerek, bir kayıt düşersiniz, “en azından söylemiş” olursunuz. Ama zamanımızda söz çok daha kolay buharlaşıyor. Bir söz sağanağı var. Yalnız söz değil yazı da uçuyor. Medyayla ilgili tartışmanın özü, bu meseledir: Söz nereye gidiyor? Nasıl söylemeli? Sol uzun süre lâfını ulaştıramamaktan yakınırdı. Hem yasaklardan hem erişim olanaklarının kısıtlılığından ötürü. Bir diyebilsek…! Problemin bundan ibaret olduğunu düşünmüyorum. Hem sözün kendisiyle, hem vasıtaların, mecraların kendisiyle ilgili problemler var. Bunlar üzerine de düşünmek gerekiyor.

Kendinden çok emin olan ve kadercilikle "tek kurtuluş yolu"nu vaaz eden solculuk aynı zamanda muhafazakâr bir zihniyet hali mi?

Solculuğun, elbette bilinemezci bir muğlaklık veya “liberal” bir kayıtsızlığı kastetmiyorum, ama belirli bir ucu açıklığa hürmetkâr olmak demek olduğunu düşünüyorum. Az evvel de konuştuk ya, puanı neticeden çok gidiş yoluna vermiyor muyuz! Anarşizmle sosyalizm arasındaki zorlu ilişkinin en belâlı ve en verimli uğrağı bence burasıdır.

Sinik bir soru olarak algılanma ihtimalini de göz önünde bulundurarak şunu sormak istiyorum:Biliyorsunuz, Türk(iye) solu yıllardır kendi dışındaki baskın eğilimlerin gölgesinde kalmıştır, Hiçbir zaman kendi kimliğiyle varlık gösterememiştir. Sol alanda geliştirilen teorilerse (daha çok) dergi/kitap sayfalarında kalmıştır. Bunun böyle oluşu, aslında onun yetersizliğini de vurgulamıyor mu?

Herhalde “kendi dışındaki baskın eğilimler”le Kemalizmi kastediyorsunuz. Burada bir hakikat payı var elbette. Evet, solun bazı kesimleri, Kemalizmin zihniyet kalıplarını yeniden üretegeldiler, veya onun etkisi altında kimi ideolojik bariyerleri aşamadılar, aşamıyorlar. Doğru. Ama solun en az kırk yıldır bu meseleyle boğuştuğunu, 1968-71 hareketinin Kemalizmden kopuş hamlesinin o zamandan beri döne döne tartışıldığını unutmamak lâzım. 12 Mart darbesi vesilesiyle tartışıldı, 12 Eylül sonrasında yeniden tartışıldı, Kürt meselesinin 1980’lerden sonra kazandığı boyutlar vesilesiyle yeniden tartışıldı, şimdi bu ulusalcılık ve Ergenekon gündemi vesilesiyle yeniden tartışılıyor. Her seferinde de sahiden tartışılıyor, yeni kopuşlar oluyor. Her seferinde, Kemalizmle sosyalist sol arasındaki kopuş teorik ve ideolojik olarak tazeleniyor ve derinleşiyor. Yani Kemalizmin güçlü bir zamkı var ise, beri yandan o zamkı kazımaya dönük güçlü ve istikrarlı bir irade de var.
Ama burada sola dışarıdan bakanların da bir problemi var. Soruyu bakın nasıl soruyorsunuz: “Türkiye solu hiçbir zaman kendi kimliğiyle varlık gösterememiştir” diyorsunuz, gayet emin bir şekilde. Hiçbir zaman mı? Yok artık! Bu, İslâmcıların da kendini alamadığı milliyetçi-muhafazakâr karalama dilidir. Bu da bir ezber işte: “Sol Kemalizmin gölgesinde yetişti, baştan aşağı pozitivisttir, Batıcıdır, taklitçidir, yerli değildir…” Gayet konforlu bir ezber. Sosyalist solun fikri ve pratik deneyimine gerçekten bakarsanız, bu ezberle hiçbir şeyin izah edilemeyeceğini görürsünüz. Sosyalist solun pekâlâ kendine ait bir âlemi, bir ‘hayatı’ oldu. 70’lerde bir hayli de güçlüydü bu; o dönemin problemi dergide-kitapta kalmak değil tersine derginin-kitabın eksik kalmasıydı! Otuz yılı aşan bozgun zamanlarında da, zayıf olabilir, güçsüz olabilir ama kendi kimliğiyle varolduğu bir hayat alanı da yok değildir.

Bugüne kadar, kapitalizm karşıtı sol hareketler; kapitalizmi temsil eden bir mekanizma olarak hedefe (sadece/genellikle) devleti oturttular. Ancak artık, devlet kavramı da eskisine göre daha belirsiz, görünmez halde. Şu halde, mücadele amaç ve hedeflerinde ne gibi değişiklikler gerekiyor?

Bu noktada aslında güçlü bir kafa karışıklığı var. Bilhassa Türkiye’de. Zira Türkiye solu çok uzun dönem, iktisadi kalkınma paradigmasına tutkun olarak, iktisadi devletçiliğe sempati duydu. Devletin ideolojik cephesi, baskı aygıtı cephesi hasım iken, en azından fikrî düzeyde, devletin iktisaden büyük olmasına itiraz yoktu. Nitekim bugün gerçi tartışılmaya başladı ama kamu kavramı da büyük ölçüde devletle özdeşleştiriliyor. Kamusal alanın devletten özerk bir alan olarak kavranmasını sağlamak için daha çok uğraşmak gerekecek.
Öte yandan, devletin “güvenlik devleti” cephesiyle “sosyal devlet” cephesi arasında ayrım yapmak ve ilkine karşı ikincisini savunmak, bugün gerçekten global düzeyde anlam taşıyor. Ama bu sosyal refah devleti paradigmasının ihya etmek anlamını taşır mı? Pek çok durumda “devlet kapitalizmi”nden fazlı farkı kalmayan bir “devlet sosyalizmi” fikrine kapılacak halimiz yok!
Burada hallolmamış bir dizi tartışma var. Piyasa kavramı etrafındaki tartışma, bunun başlıbaşına önemli bir başlığı. Fazla vakıf olmadığım ama önemli bir tartışma.
Toparlarsam, devlet meselesinde solun, devletle özdeşleştirilmeyen, sahih anlamıyla kamu kavramına yüklenmesi, onu yeniden anlamlandırması gerektiğini düşünüyorum.

Solda neoliberal hegemonyayı sarsmaya çabalarken yerelleşmeyle demokratikleşme ve sosyalizme giden yol arasında pozitif/negatif ilişkiler dediğimizde neler söylenebilir?

Kitabın başındaki yazıda da üzerinde durduğum bir nokta bu: Yerel deneyimlerin ve mikro-politikanın hayrına inanıyorum. Bu tüm dünyayı düşünmeyi, ‘yüksek politikayı’ ihmal etmek anlamına gelmiyor.
Geçende bir arkadaşım, kadim bir anlatıda geçen şu çömlekçi hikâyesini anlattı… Hani, çömleklerini boyamak için kullandığı mavi boya bitip de o boyanın üretildiği memlekette savaş çıktığını öğrenince “ne alâkası var savaşla benim çömleklerimin?” diye hayret eden çömlekçi… Arkadaşım, müthiş bir gamsızlığın, dar kafalılığın örneği olarak anlattı bu çömlekçi meselini. Ben de dedim ki, eyvallah, ama belki de, gökten taş yağsa kendi işini yapmayı sürdüren (ticari anlamda iş demiyorum!), kafayı taktığı faaliyete zinhar ara vermeyen, biraz naif ve sebatkâr birisi olabilir o çömlekçi. Belki de öyledir! Velhâsıl, çömlekçinin o yanını da ihmal etmemekten yanayım. Tabii ki dünyayı unutmadan, at gözlüğü takmadan, ama “hiç ölmeyecekmiş gibi” iğne ile kuyu kazmak… buna ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Yoksulluk en önemli insanlık sorunlarından biri. AKP’nin sosyal yardımlarını, yoksullarla “dayanışma” politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
AKP’nin bu alandaki politikasına, hayır-hasenat ilişkileri ve klientalizm yön veriyor. Her ikisi de muhtaçlığı yeniden üreten, minnet tahsil etmeye dönük yöntemler. Kitaptaki bu konuyla ilgili yazıda da tartışıyorum, hayır-hasenata da sinik biçimde yaklaşmamak gerekir, onun da bir hayrı ve haysiyeti vardır. Ama yoksulluk aynı zamanda bir insanlıktan ihraç edilme durumuysa, ki öyledir, onların ‘birisi’ haline gelmesini, özne olmasını azamî önemsemek zorundayız. Hayır-hasenat ve klientalizm politikalarının böyle bir gözü yoktur, yoksulların onuruna bakmaz. Yoksullara yardım, yoksullarla dayanışma, ihsan değil hak temeline oturmalı.

AKP’ye dair olası nitelikli bir muhalefetin yaşanan bir nevi kör dövüş içinde bir türlü yeşeremediğini düşünüyorum. AKP soldan nasıl görülüyor?
AKP’nin en başarılı yanı, bence, politika yeteneği ve iradesidir. Onu köşeye sıkıştıran sorunları, -tabii en büyüğü askerî vesayet-, bir kamusal tartışmaya taşıyarak, politikanın alanını genişleterek çözme iradesi... Pragmatik bir demokratlık ‘açılımını’ temsil ediyor. Bu açılım zaman zaman gerçekten hayırlı sonuçlar veya ‘ara sonuçlar’ doğuruyor. Ama ‘iyi’ pragmatizm ‘kötü’ pragmatizmle iç içe! Politik alanın davetsiz misafirlerine karşı kolayca tahammülsüzleşiyorlar. Parlamento dışı aktörlere, solculara, işçilere, Kürt siyasi aktörlerine, kadidi çıkmış Soğuk Savaş diliyle saldırabiliyorlar. Bunun, AKP’nin bir büyük sağ koalisyon olmasıyla da ilgisi var, Türk sağının ananevi reflekslerini sürdürmesiyle ilgisi var. Ben zaten AKP’nin netice itibarıyla “yeni merkez sağı” temsil ettiğini düşünüyorum. Beynelmilel muhafazakâr-liberal siyasetin Türkiyelisidir. AKP’nin, egemen sınıflar içinde bir yeni fraksiyona, bir yeni elite dayandığını da hiç unutmamak gerek.

Romantik kapitalizm karşıtlığı bağlamında Nurettin Topçu’yu (da) irdelediğiniz yazıyı okurken ister istemez aklıma Topçu’nun düşünsel eğilimleri geldi.Sizce Topçu düşüncesi nasıl bir kapitalizm karşıtlığı sunuyor?

Topçu’nun anti-kapitalizminin sempatik yanı, kapitalizmin hem eşitsizliği çoğaltan yapısına hem insanı ‘yabancılaştıran’, makinenin dişlisine indirgeyen mantığına tiksintiyle veryansın etmesidir. Son derece antipatik olan yanı ise şedit bir anti-semitizmle malûl olmasıdır. Bu aynı zamanda onun anti-kapitalizmini güçten düşürür; zira onu bir tarihsel sistem olarak değil de bir komplo, bir ahlâkî fesat olarak görmeye götürür. Kapitalizmi ahlak fesadı olarak tasvir ve teşhir etmesi hayırlıdır; ahlak fesadından neş’et eden bir Yahudi tezgâhı olarak izah etmeye kalkması ise hem yanlış hem tehlikelidir.

Peki bugünden kurtulmak için geçmişe sığınma tavrı/tutumu sol olarak adlandırılabilir mi?

Olur mu hiç! Solun geleceğe bakması gerekir. Tabii tarih bilincinden yoksunluk anlamına gelmiyor bu. Tersine, geçmiş sol için bilhassa ilgiye değerdir; sağcılığın menkıbe ve ezelî devamlılık gördüğü yerde o ebedî değişimi görür. Sağın hamasetine karşı solun kendi hamasetini yapması ve bunun için geçmişe başvurması da haktır. Yeter ki o ‘alternatif’ bir hamaset olsun, sola yakışır değerleri yüceltsin. Ben bunun yeterince yapılmadığı kanısındayım. Solun direnme ve fedakârlıktan başka hikâyeleri de var geçmişinde, onları layığınca anlatamıyoruz. Ama geçmişe sığınmak, başka bir iş. Yenilgi zamanlarında olur, doğaldır. Dara düşen, hali iyi olmayan, eski güzel günlerini anmaz mı?

Dünyadaki '68 hareketi ile, Türkiye'dekini karşılaştırdığında, başlıca benzeşme ve ayrışma hatlarını çizer misiniz?

Dünyada derken, yine Batı’dan söz ediyoruz aslında! Türkiye’yle Batı’nın ‘68’ini benzeştiren temel esas, bütün otoritelere meydan okuma ve dünyayı değiştirmeye dair muazzam iyimserlik, devrimci neşe. Temel fark, Türkiye’de ‘68’inin özgürleşme perspektifinin daha kısıtlı olması ve düşünsel derinliğinin de kabul etmemiz lâzım ki daha dar olması. Örneğin feminizm Batı ‘68’inin önemli bir bileşeniyken Türkiye’de böyle bir şey yok. Batı’da Marksizmin sandık odasında unutulmuş kaynaklarına deşilirken (gerçi bu arayış hazin bir biçimde kısa zamanda feci bir dogmatizme varacaktır), Türkiye’de çoğunlukla yüzeysel ve doktriner kaynaklarla nefis köreltiliyor. Ama arayış heyecanı, kesinlikle evrensel seviyede! Önemli bir farkın da geçmişle hesaplaşmayla ilgili olduğunu düşünüyorum. Batı’daki ’68 hareketleri, ülkelerindeki resmî tarihleri ve millî mitosları kökünden salladılar. Türkiye’de ise ’68, anti-emperyalizmin konforuna kapılarak, veya kolaycı bir anti-emperyalizm yorumuyla, Kemalizmi, milliyetçiliği ve Cumhuriyet tarihinin karanlık sayfalarını kurcalamakta o kadar atak davranmadı. Yine de, bu kurcalamanın temelleri ’68 hamlesiyle atılmıştır.

Kitabınızda, şiddet sorununu/kavramını belirleyen süreçte Fanon’a ilişkin eleştirileriniz var. Özet olarak bu sorunu açıklar mısınız?
Ancak çok özet söyleyebilirim: Yerleşik şiddet karşıtlığı söylemi, -bilhassa “terörizm” ezberiyle beraber-, sistemin yapısal şiddetini göz ardı eder. Şiddet karşıtlığını mutlaklaştırmak ve “her türlü şiddet…” öcüleştirmesi, körleştirici hatta vicdansızlaştırıcı olabilir. Fanon, bunu gösterir ve şiddetin insanın iki büklümden ayağa kalkması, kendisine saygısını kazanması için gerekli olabildiğini gösterir. Buna karşılık, Fanon’un coşkusuna kapılıp, şiddetin bu ‘arındırıcı’, ‘kurtarıcı’ etkisini yücelttiğinizde, -Fanon’un da uyardığı!-, tehlikeli noktalara gider, zalimleşirsiniz.

Solda "kalmak" la yoksa solda "olmak" arasında size göre sol yaşanılan yanlışlardan ders çıkarmasını bilecek midir? Yani geçmişi açık yüreklilikle sorgulayıp, kendi içinde yapısal bir gelişime gidebilir mi? Son olarak söyleşiyi, bu konuştuklarımıza akraba olsa da, daha farklı bir alana taşımak istiyorum: “Yazının etki gücüne ve değiştiriciliğine” inanmaktan kaynaklanan çalışmalarınızın kitap düzleminde Yeni Bir Sol Tahayyül’den bu yana sol’a ilişkin eleştirel tutumları, yüzleşmeleri kamusal düzlemde karşılık bulabildi mi? Bu süreçte bakışın, duruşun değişim gösterdi mi?

Tamamen karşılıksız kaldığını söyleyemem, bu tartışma rotasında bir akıl-fikir alış verişinin geliştiğini gözleyebiliyorum. Fakat geniş bir etkiden söz edemem. Eninde sonunda uzun yazılar okumaya vakti, sabrı, imkânı olanların dünyasıyla sınırlı bir etkileşim bu ve o dünya da galiba biraz küçülüyor.

Söyleşi için teşekkür ederim. . .
Teşekkür bendendir.

Röpartaj Asım Öz

Özgün Duruş, 26 Şubat-4 Mart 2010'da yayımlanan söyleşinin tam metnidir

http://www.birikimdergisi.com/

"

2 Ocak 2010

AKP'den TEKEL'de geri adım

AKP'den TEKEL'de geri adım


AKP'den TEKEL'de geri adım
Hükümet 4-C kapsamındakilerin şartları konusunda değişiklik yaptı


1 Ocak 2010 15:15

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Dinçer, yapılan değerlendirmeler sonucunda 4/C kapsamındaki işçilerin çalışma süresinin 10 aydan 11 aya çıkarıldığını, maaşların ilköğretim mezunlarında yüzde 17.4 oranında zam yapılarak 658 TL'den 772 TL'ye, lise mezunlarında yüzde 15.8 oranında artış yapılarak 856 TL'ye, yükseköğretim mezunlarında yüzde 14.3 artış yapılarak, 938 TL çıkarıldığını bildirdi.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, 18 gündür eylem yapan Tekel işçilerinin şartlarını iyileştirdiklerini belirterek, sürdürdükleri eylemi bitirmelerini istedi.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Dinçer, düzenlediği basın toplantısında
TEKEL işçilerinin durumuyla ilgili değerlendirmeleri bitirdiklerini bildirdi.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Dinçer, yapılan değerlendirmeler sonucunda 4/C kapsamındaki işçilerin çalışma süresinin 10 aydan 11 aya çıkarıldığını, maaşların ilköğretim mezunlarında yüzde 17.4 oranında zam yapılarak 658 TL'den 772 TL'ye, lise mezunlarında yüzde 15.8 oranında artış yapılarak 856 TL'ye, yükseköğretim mezunlarında yüzde 14.3 artış yapılarak, 938 TL çıkarıldığını söyledi.

Dinçer, 2009 yılına göre 2010 yıllık bazda ilköğretim mezunlarına yüzde 29.1, lise mezunlarına yüzde 27.3, üniversite mezunlarına yüzde 25.7 oranında daha fazla ödeme yapılacağını kaydetti. Dinçer, hiçbir işçinin kendi istemedikçe devlet tarafından işten çıkarılmayacağını da ifade etti.

"ANLAYIŞLA KARŞILAMALARINI BEKLİYORUZ"

Konuyu pazarlık sürecinde iyileştirme olarak görmediklerini söyleyen Dinçer, 4/C kapsamında çalışan 20 bine yakın çalışan olduğunu ifade etti. Dinçer sözlerini şöyle sürdürdü:
İşçilerin 10 aylık çalışmayı 11 aya çıkarılması ve şartlarının iyileştirilmesi doğrultusunda talepleri vardı. Biz bu talepleri de göz önüne alarak ve Tekel işçilerinin de taleplerini değerlendirerek birlikte bir karar verdik. Kararın herhangi bir kesimle görüşerek bunu yapmış değiliz Bizim tüm beklentimiz bu iyileştirmelerden ve bir ayı daha artırarak sunduğumuz olumlu şartlardan sonra işçilerimizin bununla yetinmeleri ve bizi anlayışla karşılamalarıdır."

Bir gazetecinin işçiler bununla yetinmeyip eylemlerine devam etmeleri durumundaki yaklaşımını sormaları üzerine Dinçer, hükümetin krize rağmen tüm imkanlarını zorlayarak şartları iyileştirmeye çalıştığını belirtti.

-İŞÇİLERİN EYLEMLERİNE SON VERMESİNİ BEKLİYORUZ-

Dinçer, Türkiye'nin tüm koşulları dikkate alındığında özellikle de TEKEL işçilerine oldukça iyi bir fırsatın sunulduğunu kaydederek, işçilerin de bundan sonra eylemlerine son vermelerini beklediklerini bildirdi.
İşçilerin yaşadıkları şehirde istihdam edilmesiyle ilgili talebin hatırlatılması üzerine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Dinçer, "Ben bu sorunuza bir soruyla cevap vermek istiyorum. Bir yerde istihdam sağlamak oradaki ihtiyaçla çok yakından ilgili bir şeydir. Şayet orada istihdam için bir ihtiyaç söz konusu değilse, orda boş yatıyor olmanın ve maaş bekliyor olmanın bir manası olabilir mi?" diye konuştu.

Bir gazetecinin Tekel işçileri 2 bin 200 TL'den 800 TL'ye düşürülen maaşları için mücadele etmesinin haklı olup olmadığının sorulması üzerine Dinçer, "Eğer hakkı tarif edeceksek ben size bir hak tarifi yapmak isterim, bu işçiler kıdem ihbar ve ek olarak iş kaybı tazminatlarını aldıktan sonra işsiz kalacaklardı. Devlet kendi şartlarında yeniden işe alıyor. Dolayısıyla hakkı tarif edeceksek bence bu perspektiften bakmakda yarar var" dedi.

ANKA

01.01.2010 15:15:07
http://www.renkhaber.com/

1 Kasım 2009

Mitinglerden grevlere doğru: 25 Kasım Grevinin anlamı

Mitinglerden grevlere doğru:

25 Kasım Grevinin anlamı

Yunus ÖZTÜRK

Kamu emekçileri grevi işçilerden öğrendiler. İşçilerin grevlerinin tarihsel başarılarından hareketle grev kararı aldılar. Grev hakkı olmayan kamu emekçilerinin 25 Kasım’da bir günlük uyarı grevi kararı almış olmaları, adını koyarak gerçekleştirecekleri ilk grev olacak. Temennimiz grevin başarılı geçmesidir.

İşçilerin grev deneyimleri

İşçi hareketinin tarihinde birçok başarılı grev deneyimi var. 1963 Kavel Grevi, 15-16 Haziran 1970 grevi, 1989 Bahar Eylemleri, 1991 Maden işçilerinin grevleri ve 3 Ocak Genel Grevi…

Ancak, grevler her zaman başarıyla da sonuçlanmamıştır. Özellikle son 10 yıldır işçi ve kamu emekçilerini temsil eden konfederasyonlar emekçilerin çıkarlarını savunma konusunda geriliyorlar. Sermayenin baskısı karşısında savunma hattındalar. Henüz sermayenin ve hükümetin ciddiye alması gereken kararlı bir tutum içinde değiller. Bu kararsızlık grev konusunda iki kat daha fazla. Alışılmış durum şu: Sendikalar toplusözleşme yasasından doğan yasal grev hakkını bile son dakikaya kadar kullanmıyor; grev kararı almak zorunda kaldıklarında bile son gün gece yarısı greve çıkmak yerine toplusözleşmeyi imzalamayı tercih ediyorlar.

İşçi sendikaları kuşkusuz toplusözleşme hukuku gereği bazı işyerlerinde grev kararı alıp uyguluyorlar. Bu grevlerin içinde Telekom işçilerinin grevini, THY emekçilerinin greve “evet” oyu kullanmalarını sayabiliriz. Ancak bu durumda bile gerçek bir grev yaşanmamıştır. Örneğin Haber-İş Sendikası işçilerin bir aylık ücretlerini kendi kasasından ödemek suretiyle ancak bir ay grev yapabilmiştir. Hava-İş Sendikası ise, işçilerin greve evet demesine rağmen greve çıkmamıştır.

Daha küçük işyerlerinde yaşanan prosedür gereği grevler ise, gerçek bir başarıyı temsil etmiyor. ATV grevinde olduğu gibi işçilerin katılımı olmayabiliyor ve mahkeme grevi erteliyor. Asil Çelik grevinde olduğu gibi işyeri iflas ettiği için aylar süren grev yapmak zorunda kalabiliyorsunuz.

Novamed, YÖRSAN ya da Sinter Metal gibi işyerlerinde ise, sendikalaşma sebebiyle mücadeleler yaşandı. Bu mücadelelerde işçiler öylesine haklıydı ki, mahkemeler mevcut hukuk sınırları içinde haklarını teslim edilmek zorunda kaldı; ancak işe geri döndüklerinde daha iyi bir çalışma koşulu bulmadılar ya da tazminat haklarını elde etmekle sınırlı kaldılar. Uzun süre ücret almadan, çalışmadan yaşamak işçiler için mümkün olmadığı için, Sinter Makinede olduğu gibi işçiler arasında bölünme olabiliyor.

Yine de en militan ve kararlı mücadeleler işçilerin tabandan katıldığı ve sendikaların (Tek Gıda-İş, Petrol-İş ve Birleşik Metal) maddi desteğiyle gerçekleşebildi. Her halükarda tek tek işyerlerinde maliyeti ve bedeli ağır olan mücadeleler ortalama 3 yıl gibi bir süreyi kapsayan ısrarlı bir örgütlenmenin sonucunda gerçekleşebiliyor.

Genel olarak sendikaların grevden ve mücadeleden kaçan tutumlarını işçilere mal etmeleri olağan bir “kaçış” gerekçesi olsa da, gerçek durum bu değil. Toplusözleşme gündemi dışında Genel Sağlık Sigortası Yasasına karşı 14 Mart 2008’de iki saatlik iş bırakma eylemini sayabiliriz; Telekom grevini ve Hava-İş grev oylamasını da hatırlatalım. 14 mart’taki iki saatlik grev tabanda karşılık bulmuş ve son yılların en etkili ve kitlesel işyeri eylemi olmuştur.

İlk sonuç, tabandaki işçi greve çıkma yönünde hareket ederken, sendika yönetimleri greve çıkma kararlılığında değiller.

Miting sendikacılığı değil grev

AKP hükümetinin 7 yıllık iktidarına çoğunlukla destek verip sessiz kalan ve grev kavramını neredeyse hiç telaffuz etmeyen sendikal hareket Ankara merkezli mitingler dönemi artık geride bırakmalı. 1999’da sosyal güvenlik mitinginden bugüne kadar Ankara merkezli “doldur-boşalt” diye tabir edebileceğimiz mitingler yoluyla hükümetlere ve sermayeye geri adım attırabilmiş değiliz. Mitingler sendikalara maliyeti trilyon liraları bulan son derece pahalı etkinlikler. Üstelik üyeler için de yorucu: Ortalama 10-12 saat yol gelip mitingi bir iki saat içinde bitirip tekrar o yolu geri dönen bir üyenin sendikal görev ve sorumluluklarını yerine getirmiş sayılamaz.

Kriz karşısında ve genel olarak emekçilerin sorunlarının çözümüne dair konfederasyonların toplu sözleşme süreçleri dışında grev kararı almadıkları, grev kararı aldıklarında bile uygulamadıkları; toplu sözleşme dışında yasal olarak grev haklarının olmadığı da bir gerçek.

25 Kasım grev kararı hem sendikaların terminolojisini değiştirecek, hem Ankara merkezli mitingleri aşacak hem de 29 Kasım’la başlayıp 15 Şubat ve 1 Mayıs’la devam eden krize karşı mücadelenin yeniden birleşik bir mücadeleye dönüşmesine olanak verecektir.

Sendikalar işçi sınıfının ve işsizlerin; emeklilerin, gençlerin ve kadınların ekonomik kriz karşısında uğradığı kayıpların geri alınması mücadelesinde ısrarcı ve militan bir mücadeleyi örgütlemesi gereklidir. Sendikal hareketin zayıfladığı, yerel eylemlerin dağınık şekilde sürdüğü koşullarda, işçi ve emekçileri mücadelesini merkezileştirecek her girişim, sınıf hareketine bir katkı yapar.

KESK’in 25 Kasım’da “bir günlük uyarı grevi” kararı sendikaların ve işçilerin birleşmesi için yeni bir fırsattır.

İşçi sınıfına dayatılan çalışma ve ücret koşuları, iş yasası, emeklilik ve sosyal sigorta yasaları, işsizlik fonundan işverenlerin yararlanması önemli kayıpların belgeleri olarak karşımızda duruyor. AKP bu yasalara yenilerini eklemek gayretinde. Hükümet, patronlarla elbirliği içinde kıdem tazminatlarını kaldırmak istiyor, yeni sendikalar yasasıyla sendikalar üzerinde denetimini artırmaya çalışıyor, kamu personel rejimi yasasıyla kamusal hizmetlerde çalışan kamu emekçilerini iş güvencesiz sözleşmeli statüde çalıştırmayı planlıyor.

25 Kasım grevi işte bu nedenle sadece kamuda çalışan emekçilerin ve sendikaların değil, işçi sendikalarının da sahip çıkıp etkili olması için çalışmak zorunda oldukları bir uyarı grevi olmak zorundadır.

İkinci sonuç, 25 Kasım uyarı grevi mitingler dönemine son verebilir, birleşik mücadele olanağını sunabilir.

25 Kasım’da grevdeyiz

İşçi sendikalarının bile ne kadar grev yapabildiği ortadayken, KESK’in 25 kasım grev kararını “grevdir/grev değildir” diye masaya yatırıp tartışmanın ne yararı olabilir? Grev için referandum gerekli, çadır kurmak lazım vb. diyerek gerçek grev tamını arayışını ilk kez grev yapacak kamu emekçilerinin grevi üzerinden tanımlamaya çalışmak faydasız bir uğraş olacaktır. İdeal bir grev tanımı yapıldığı zaman, son 30 yıldaki grevlerin tamamının aslında grev olmadığını söylemek gerekecektir. Böyle bir hovardalığa hakkımız yok. Grevin Fransızca kökeni, Seine (Sen) Nehri kumsalında yatıp uzanmaktan, çalışmamaktan geliyor. Fransız işçileri patronlar haklarını vermediğinde nehrin kenarına gidip kumsalda yatarlarmış. Grev, en genel tanımıyla işçilerin, emekçilerin çalışmama hakkını kullanarak işverene baskı yapması demektir.

Tabii ki bir grevi birçok yönüyle zenginleştirip kitle hareketini ateşleyecek biçime dönüştürmek mümkündür. Ancak; grev idealizmiyle hareket ederek 25 Kasım’ın grev olmadığını ispata çalışmanın eyleme ne katkısı olabilir? Bu yolla olsa olsa grevi küçümseyerek yan yollara sapmaya, sol gösterip iş yapmamaya hizmet etmiş olurlar. 25 Kasım verili koşullarda yapılabilecek bir grevdir, en ileri sınıf eylemidir. 15 Şubat İstanbul Mitingini tamamlayacak bir adımdır.

Yeter mi? Yetmez, Krizin bedelini ödemeyeceğimizi ilan etmişsek, bedeli ödemeyeceğimizi pratik olarak orta koyacak bir mücadeleyi de örgütlemek zorundayız.

Üçüncü sonuç, grevi yaparak, yaşayarak öğreneceğiz.

Birleşik mücadele kolay değil

25 Kasım grevine emekçi sınıflar farklı taleplerle katılacaktır. Kimisi iş için, kimisi emekli aylığını artırmak için, kimisi toplu sözleşme hakkı için. Ancak KESK ücret sendikacılığı yapmadığı için, bu grevi demokratik hak ve özgürlükler mücadelesiyle bütünleştirecektir; yani başta Kürt sorununda taraf olacaktır. Özellikle Kamu Senle birlikte greve gidileceği koşullarda siyasi duruşumuz iki kat daha önemli olacaktır.

Bu grevin demokratik zeminde en sıkıntılı yanı Kamu Sen yönetiminin politik gericiliği olacak gibi görünse de, Kamu Sen açısından KESK ile birlikte grev yapmak siyasi olarak daha kolay izah edilemez. Arzu edilen Emek Platformu bileşenlerin mümkün olan en geniş kesimini mücadeleye katmak olsa da (DİSK, TMMOB, TTB destek veriyor), somut durumu veri almak zorundayız. Bize düşen bu somut durumdan hareketle grevin başarılı olabilmesi için her zamankinden daha çok çalışmaktır.

Son bir sonuç: Mücadele siyasi risk almak demektir.

31 Ekim 2009 Cumartesi

"http://www.turnusol.biz/public/makale.aspx?id=5809&pid=19&makale=25