dava etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dava etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2010

Dreyfus olayı

Dreyfus olayı

DOÇ DR. ZÜHTÜ ARSLAN

Bir yargı skandalının öyküsü

Adaletin yüksek siyasete kurban edildiği tarihsel olaylar vardır. Dreyfus davası, hiç kuşkusuz bunlardan biridir. Fransız genelkurmayında görev yapan Yüzbaşı Alfred Dreyfus, Alman Askeri Ataşesi Von Schwartzkoppen’e bazı gizli askeri belgeleri gönderdiği gerekçesiyle tutuklanır.

Dreyfus daha yargılanmadan Fransız basını hükmünü vermiştir. La Libre Parole (Özgür Söz) adlı gazete, Dreyfus’un “suçlu” olduğunu kışkırtıcı ve anti-semitist duyguları körükleyici bir şekilde ilan eder. Elde yeterli delil olmamasına karşın kamuoyunun beklentilerini karşılamak üzere Dreyfus’la ilgili adli soruşturma açılmasına karar verilir.

“Vatan haini” Alfred Dreyfus

“Paris Birinci Savaş Konseyi” adındaki askeri mahkeme, 1894 yılının Aralık ayında Dreyfus’u yargılamaya başlar. Suçlama için ortada tek delil vardır. O da Alman Askeri Ataşesi’nin çöp sepetinde bulunan ve Dreyfus’un el yazısına benzeyen bir yazıyla kaleme alındığı ileri sürülen belgedir. Dreyfus, bu belgedeki yazının kendisine ait olmadığını söyler, ancak buna kimseyi inandıramaz. Çanlar Yüzbaşı Dreyfus için çalmaya başlamıştır bile. Fransız adaletinin bu Yahudi’ye haddini bildirmesi için gereken her şey hazırlanır. Savaş Bakanı General Mercier, istihbarat servisinin Dreyfus hakkında hazırladığı “gizli dosya”yı, sanığın ve savunma avukatının haberi olmadan gizlice askeri yargıçlara gönderir. Yargıçlar da savunma hakkını ve muhakeme usulünü hiçe sayan bu durum karşısında üç maymunu oynarlar. Ve 22 Aralık 1894 tarihinde askeri mahkeme kararını açıklar. Dreyfus yedi yargıcın oybirliğiyle ihanet suçundan mahkum edilir. Dreyfus’un rütbesinin geri alınmasına ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılmasına karar verilir. Temyiz başvurusu da sonuç vermez.

5 Ocak 1895’te askeri okulun avlusunda Dreyfus’un rütbesi sökülür. Yüzbaşının suçsuz olduğunu haykıran çığlıkları Paris semalarında yankılanır. Dreyfus cezasını çekmek üzere Güney Amerika sahillerine yakın bir yere, Şeytan Adası’na götürülür. Yüzbaşı Dreyfus, Şeytan Adası’nda hapis ve sürgün cezasını çekerken, Fransa’da müthiş bir mücadele başlar. Dreyfus’un suçsuz olduğuna inananlarla Dreyfus üzerinden Yahudi düşmanlığını pekiştirenler arasında yaşanan bu savaşa ordu, meclis, hükümet, basın ve aydınlar da müdahil olur.

Genelkurmay basınla işbirliği halinde Dreyfus’un suçsuz olduğunu ispatlayacak girişimlerin önünü kesmeye çalışır. Mahkumiyete dayanak teşkil eden belgedeki (çizelge) el yazısının gerçekte başka birisine ait olduğunu ileri sürenler sürgüne gönderilir ve cezalandırılırlar. Nitekim Dreyfus’un mahkum olmasından iki yıl sonra askeri istihbaratın başına geçen Binbaşı Georges Picquart, Dreyfus dosyasını ayrıntılı bir şekilde inceledikten sonra gerçek suçlunun, çizelgeyi kaleme alan Walsin Esterhazy adındaki subay olduğunu belirtir. Picquart, Dreyfus davasının yeniden görülmesi gerektiğini savununca kendisini Tunus’a sürgüne gönderilmiş olarak bulur. Bu arada suçlanan Esterhazy de askeri mahkemede beraat eder. Dreyfus savaşı o kadar kızışmıştır ki, dönemin Savaş Bakanı Cavaignac, aralarında Zola’nın da bulunduğu belli başlı Dreyfusçuların, devletin güvenliğini tehlikeye atmaktan ve anayasal düzene karşı komplo düzenlemekten dolayı Yüce Divan’da yargılanmalarını dahi talep eder (Bkz. E.Zola, Dreyfus Olayı, Türkçesi: M.Tuncer, Yalçın Yayınları, 1998, s. 20). Diğer yandan, Dreyfus’un suçsuz olduğunu savunan yazarlar da cezalandırılmaktaydı. Émile Zola, Esterhazy’yi beraat ettiren yargıçların ordudan bu yönde emir aldıklarını yazınca 1 yıl hapis ve 3.000 frank para cezasına çarptırılmıştı. Zola, bunun üzerine İngiltere’ye gitmiş ve hakkında af çıkıncaya kadar da Fransa’ya dönmemiştir.

Bir süre sonra olaylar Dreyfus’un lehine gelişmeye başlar. Dreyfus’un mahkumiyetinde kullanılan belgelerin askeri istihbaratta görevli bir albay tarafından düzmece bir şekilde hazırlandığı ortaya çıkar. Adı geçen albay intihar eder. Askeri mahkemenin beraat ettirdiği Esterhazy de Dreyfus’un mahkum olmasına neden olan çizelgeyi kendisinin yazdığını itiraf eder ve İngiltere’ye kaçar. Bu olaylar üzerine Dreyfus davası yeniden başlar. 9 Eylül 1899 günü askeri mahkeme, adli hatayı kabul etmek yerine, Dreyfus’u bu kez hafifletici nedenleri dikkate alarak on yıl hapse mahkum eder. Dreyfus yeniden Şeytan Adası’na gönderilir. Ancak, çok geçmeden Fransa Cumhurbaşkanı, Dreyfus’u affettiğini açıklar. Dreyfus’un tam olarak aklanması ise 1906’da yeniden yargılanması ile mümkün olur. Tam on bir yıl önce askeri okulun bahçesinde apoletleri sökülen Dreyfus için aynı yerde yeni bir tören düzenlenir ve kendisi bölük komutanı olarak binbaşı rütbesiyle yeniden orduya alınır. Dreyfus’a ayrıca askeri onur (Legione d’honneur) nişanı verilir. “Yaşasın Dreyfus!” diye bağıranlara şöyle cevap verir: “Hayır, yaşasın hakikat!”

Dreyfus’un suçsuzluğu 1930 yılında iyice pekişir. Askeri bilgileri kendisine sızdırdığı iddia edilen Alman Schwartzkoppen’in günlüğü yayınlandığında gerçek bir kez daha ortaya çıkar. Ancak, Fransız ordusunun bu gerçeği kabul etmesi neredeyse yüz yıl alır. 25 Eylül 1995 tarihli Time dergisinde, Fransız ordusunun aradan yüz yıl geçtikten sonra ilk kez kamuoyu önünde Dreyfus’un suçsuzluğunu resmen ilan ettiğine dair bir yazı yayınlanır. Fransız ordusunda üst düzey bir komutan olan General Jean-Louis Mourrut, ilk kez kamuoyuna Dreyfus’un suçsuz olduğunu ve ordunun yanlış yaptığını açıklamıştır.

Dreyfus olayının siyasal sonuçları
Dreyfus davasının politik sonuçlarından biri, Fransa’da siyasal safları belirginleştirmesi olmuştur. Cumhuriyeti destekleyen ılımlı cumhuriyetçiler, liberaller, radikaller ve sosyalistler, cumhuriyet karşıtı olarak görülen ordu ve Katolik Kilisesi karşısında ittifak kurdular. Hemen belirtmek gerekir ki, sosyalistlerin tamamı Dreyfus’u desteklememiştir. 18 Ocak 1898 tarihinde 32 sosyalist milletvekili bir bildiri yayınlayarak “Kapitalist sınıftan, düşman sınıftan olan” Dreyfus’un durumunun kendilerini ilgilendirmediğini açıklamışlardı. (Zola, a.g.e., s. 15-16) Dreyfus olayı, Fransa Cumhuriyeti’ni güçlendirmiş, solu iktidara taşımış, militarizmin ve kilisenin itibar kaybetmesine neden olmuş ve en önemlisi 1905 tarihli din-kilise ayrılığı hakkındaki meşhur kanunun çıkarılmasına yol açmıştır.

Dreyfus olayı, Fransa’nın yaşadığı en büyük hukuksal skandal olarak tarihe geçti. Bu olay, sadece bir askeri görevlinin haksız yere suçlanması ve ordudan atılmasından ibaret değildir. Dreyfus davası, ülkedeki iktidar ilişkilerinin ortaya konulduğu, toplumda egemen olan Yahudi düşmanlığı duygularının açığa çıktığı, bu duyguların siyasi ranta tahvil edildiği, askeri kurumların militarizmi süreklileştirmek için basın ve kilise gibi kurumlarla işbirliği yapmaya yöneltildiği ve Fransız Cumhuriyeti’nin temel değerlerinin tartışıldığı bir süreç yaratmıştır. Bu haliyle Dreyfus davası, Fransa’nın siyasal ve toplumsal hafızasına kazınmış sembolik bir olaydır.


ANAYASA HUKUKÇUSU

27.04.2006

http://www.savaskarsitlari.org/


7 Temmuz 2010

Kendisini 'düşkün' ilan eden dedeyi mahkemeye verdi

Kendisini 'düşkün' ilan eden dedeyi mahkemeye verdi

Alevi Çalıştayı raporu Erdoğan'a sunulduTekin ATAY/ AHT

Burdurlu bir Alevi, kendisini zinadan ‘düşkün’ ilan eden Alevi dedeye ‘hakaret’ davası açtı. Mahkeme, vatandaşı haklı buldu

‘ZİNACIDIR, CEMEVİNE ALMAYIN’
Burdur Niyazlar Köyü’nde yaşayan Şeref İpek, zina yaptığı iddiasıyla Alevi dede tarafından ‘düşkün’ ilan edildi. Köyün Alevi dedesi Halil Yılmaz, civardaki cemevlerine de “Bu kişiyi 4 yıl boyunca cemevine almayın” yazısı yazdı.

DEDE: BU ALEVİLİKTE BİR İLK
Şeref İpek, “İftira” diyerek dede ve 2 yakınına hakaretten dava açtı. Yargı, İpek’i haklı buldu ve sanıklara 87’şer gün hapis verdi. Alevi dedesi Yılmaz, “Bir talip, mürşidini dava etti. Şaşkınım. Bu Alevilikte bir ilk” dedi. Tekin ATAY/ AHT

Alevi hukuku yargıdan döndü
Burdur’da, Şeref İpek isimli Alevi vatandaş tarihte ilk kez Bektaşi hukukunu yargıya taşıdı. Kendisini düşkün ilan eden Alevi dedesi Halil Yılmaz ile kardeşi Hüseyin Yılmaz ve eşi Dudu Yılmaz’a dava açan İpek, haklı bulundu. Mahkeme Yılmaz Ailesi’ne 87’şer gün hapis cezası verdi, ardından 1740’ar lira paraya çevirdi

BURDUR’un Yeşilova İlçesi’nde, Alevi bir vatandaşa, “örf hukuku” uyarınca verilen “düşkünlük” cezası tarihte ilk kez yargıya taşındı. Düşkün ilan edilen Şeref İpek, iftiraya uğradığını ileri sürerek, Alevi dedesi Halil Yılmaz ile kardeşi Hüseyin Yılmaz ve eşi Dudu Yılmaz’a dava açtı.
Mahkeme Halil, Hüseyin ve Dudu Yılmaz’ı hakaret suçundan 87’şer gün hapis cezasına mahkûmetti. Ardından cezaları bin 740’ar lira para cezasına çevirdi.
Evli ve 4 çocuk babası Şeref İpek (52), bir kadınla ilişkisi olduğu gerekçesiyle, Alevi dedesi Halil Yılmaz’ın (80) denetiminde yapılan cemtoplantısında, Aleviliğin örf hukuku uyarınca “düşkün” ilan edildi.
Düşkünlüğü haksızlık olarak gören İpek, Halil Yılmaz ile kardeşi Hüseyin Yılmaz (74) ve eşi Dudu Yılmaz’ı (73) kendisine iftira attıkları gerekçesiyle savcılığa şikâyet etti.

‘KARAR CEM TOPLANTISINDA ALINDI’


Alevi dedesi Halil Yılmaz, yaptığı açıklamada “Şeref İpek hakkında pek çok iddia vardı. Kendisini defalarca uyardık. Son olarak cemevinde toplantı yapıp, hakkındaki iddiaları sorduk, kendisi cemde toplantıyı terk etti. Toplumdaki birçok kişi bana, ‘Bunlar artık cemevine gelmesin, istemiyoruz’ dedi. Mürşit olarak ben görevimi yaptım. Oylama yapıldı ve karar alındı” diye konuştu.

‘BİN YILLIK KURALLAR VAR’
Halil Yılmaz, “Bir talibin (öğrenci)mürşidine (Alevi dedesi) açtığı belki de tarihteki ilk davadır. Konu sadece ceza hukuku açısından değerlendirilmiştir. Alevi-Bektaşi inancının, bin yıllar değişmeyen kuralları göz ardı edilmemeliydi. Yargı bizi suçlu buldu, boynumuz kıldan ince ancak inancımızın gereklerini de uygulamak zorundayız” dedi.

DÜŞKÜNLÜK CEZASI NEDİR?


DÜŞKÜNLÜK, Alevilerin kendi içlerinde oluşturduğu bir ceza sistemidir. Geçici ve sürekli olmak üzere iki tür düşkünlük vardır. Haksız yere eşini boşayana, haram kazanç sağlayana, yalancı şahitlik yapana, nefsine hâkim olmayana, hırsızlık yapana, adam öldürene, vatan borcunu ödemeyene, annesine-babasına evlatlık görevini yapmayana, insanlara zarar verene, Allah’ı, peygamberi ve Kuran’ı inkâr edene, komşusunu incitene, işçi ve yetim hakkı yiyenlere, Kuran’da evlenmeleri yasaklanan kimselerle evlenenlere, ikrardan dönenlere ve zina yapanlara verilmektedir. Düşküne selam verilip alınmaz, konuşulmaz, evine düğününe gidilmez, kısacası toplumdan tamamen dışlanır. Düşkün hatalarını düzeltip af dilerse, yine cem toplantısında cezası kaldırılır.

Eski Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk:
‘Hukuka uygun karar’
“BU karar, dine dayalı bir örf hukuku ile laik temele dayanan ceza hukukunun çatışmasıdır. Bizim ceza kanunumuz din temeline dayanmadığı için, bu tür davalarda hiçbir mahkeme, ‘dini esasları’ dikkate alarak karar veremez. Mahkemenin, dini kuralları veya geleneğe bağlı yaptırımları dikkate alması mümkün olmadığı için neticede hukuka uygun bir karardır.”

Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız:
‘Örf hukukuna uymalıydı’


“ALEVİ-Bektaşi kurallarına göre, düşkün ilan edildiği için haksızlığa uğradığını düşünen kişinin itiraz edeceği makam, bağlı bulunduğu mürşidin bir üst makamıdır. Yani yine örf hukuku içinde itirazını yapabilir. Fakat bu konu laik temele dayalı yargıya taşınırsa, doğal olarak böyle bir sonuç çıkabilir. Çünkü yargı, dini unsurları esas almayacaktır. Ancak inancımızın gereği bellidir, kuralı bellidir. Bundan kimsenin vazgeçmesi mümkün değildir.”

http://www.habercek.com/

"

10 Haziran 2010

Suikast planı var mı yok mu?

Suikast planı var mı yok mu?

Suikast planı var mı  yok mu?

09 Haziran 2010 Çarşamba

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Başkanı Ali Balkız, eski Özel Harekât Dairesi Başkanı İbrahim Şahin’in evinde bulunan Alevi önderlerine yönelik suikast planların Şahin’in el ürünü olmadığının ortaya çıkmasını "Bunun yanıtını, bu belgeleri dosyaya koyan Sayın Savcı Zekeriya Öz verecek. O yanıtın ne olacağı da herhalde mahkeme sonucunda belli olacak. Çok haklı olarak Savcı Bey’den bir cevap bekliyoruz" sözleriyle değerlendirdi.


Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Başkanı Ali Balkız, eski Özel Harekât Dairesi Başkanı İbrahim Şahin’in evinde bulunan Alevi önderlerine yönelik suikast planların Şahin’in el ürünü olmadığının ortaya çıkmasını "Bunun yanıtını, bu belgeleri dosyaya koyan Sayın Savcı Zekeriya Öz verecek. O yanıtın ne olacağı da herhalde mahkeme sonucunda belli olacak. Çok haklı olarak Savcı Bey’den bir cevap bekliyoruz" sözleriyle değerlendirdi.

Suikast listesinde adı geçen Pir Sultan Abdal Kültür Derneği eski Genel Başkanı Kazım Genç de ‘‘Savcılığın, suikast planlarının İbrahim Şahin’in evinde bulunduğunu söylediğini, bulunan belgelerde İbrahim Şahin’in avukatlarının, belgelerin o evde bulunduğunu onaylayan parafının bulunduğunu’’ anlattı.

Genç, "Bu bilgiyi birleştirdiğimizde benim açımdan bu dokümanların, İbrahim Şahin’in evinden çıktığı tartışmasız hale gelir. Çünkü iddia makamı ‘Ben orada buldum’ diyor. Belgenin üzerindeki paraf ile sanığın avukatı ‘Evet, burada bulundu’ diyor. Bu benim için oradan çıktığını belgeleyen bir dokümandır, ben ona inanırım" dedi.

Belgelerin, İbrahim Şahin’in el ürünü çıkmamasının kendileri açısından bir şey ifade etmediğini, kendilerine suikast planı yapacak ekibin daha üstündeki birimde olan İbrahim Şahin’in oturup böyle bir şeyi kendi eliyle yazmasının da mümkün olmadığını kaydeden Genç, "Bu yazılı dokümanların kimin eli ürünü olduğunu bulmak, savcılık makamının görevidir. Ülkenin yurttaşına karşı bir suikast planı varsa bunu kimin kurguladığını, kimin planladığını, kimin sahneye koymak için çalışma yaptığını bulmak iddia makamının görevidir" diye konuştu.

Genç, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Ergenekon ülkede kaos yaratmak için toplumun belli kesimlerinin öne çıkmış insanlarına yönelik suikast eylemleri yaparak halkı galeyana getirebilir, bu ihtimal vardır. Bu ihtimal yüzde 50 kadarsa bir ikinci ihtimal daha vardır. AKP, toplumun önemli bir kesimini oluşturan Alevilerin, Ergenekon’un karşısında duracaklarına yanlarında durması için böyle bir kurgu da yapmış olabilir" diye konuştu.

Eski Özel Harekât Dairesi Başkanı İbrahim Şahin, 7 Ocak 2009’da Ergenekon operasyonu kapsamında gözaltına alınmıştı. Şahin’in evinde Türkiye Ermeni Patrikhanesi binası, Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği eski Genel Başkanı Kazım Genç’in evlerine yönelik tedhiş ve suikast planları bulunmuştu.

Ergenekon davasının görüldüğü İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne geçen hafta Adli Tıp Kurumu’ndan gelen bilirkişi raporunda Balkız, Mutafyan ve Genç’in adının geçtiği tedhiş planının Şahin’in el ürünü olmadığı açıklandı.

Balkız, "Evet, Adli Tıp böyle bir tespit yapmış, ama Adli Tıp’ın verdiği kararlar da hep tartışılageldi. O nedenle soğukkanlılıkla mahkeme sonucunu beklemekte yarar var. Ben elbette dilerim ki, benim ve Kazım Bey’in hakkında böyle bir plan kurulmamış olsun" dedi.

Adli Tıp’ın verdiği raporun, soruşturmanın ciddiyetine ve güvenilirliğine olan şüphelerini artırdığını bildiren Balkız, "Bunun yanıtını o belgeleri bana gösteren Sayın Savcı Zekeriya Öz verecek. Benim önüme belge koydu Sayın Savcı, ben buna inanarak ‘Evet, ben bu suikastın varlığına inandım’ dedim. Şimdi mahkemenin bu aşamasında Adli Tıp diyor ki ‘Hayır, bu belgeler İbrahim Şahin’in elinden çıkmış ürünler değil.’ Bunun yanıtını, bu belgeleri dosyaya koyan Sayın Savcı Zekeriya Öz verecek. O yanıtın ne olacağı da herhalde mahkeme sonucunda belli olacak. Çok haklı olarak Savcı Bey’den bir cevap bekliyoruz" diye konuştu.

Muhabir:Turnusol Haber

25 Mayıs 2010

'Dini inancımız yok' diyen aileye yargı hak verdi


'Dini inancımız yok' diyen aileye
yargı hak verdi
25/05/2010

“Dini inancımız yok” diyerek çocuklarının din dersinden muaf tutulmasını isteyen aileye kaymakamlık ret yanıtı verdi. 8. İdare Mahkemesi kaymakamlığın kararını durdurdu.


*****************************

ANTALYA - İstanbul’da yaşayan ve dini inançlarının olmadığını gerekçe gösteren bir ailenin, ilköğretim 4. sınıf öğrencisi çocuklarının girdiği zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden muaf tutulması istemiyle Eyüp Kaymakamlığı aleyhine açtığı davada, İstanbul 8. İdare Mahkemesi öğrenci ve ailesi lehine yürütmeyi durdurma kararı verdi.



İstanbul Eyüp’te yaşayan S.A.K ile Y.K çifti, dini inanca sahip olmadıklarını belirterek, ilçedeki bir ilköğretim okulunda öğrenim gören 4. sınıf öğrencisi oğulları A.K’nin Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden muaf tutulması amacıyla Eyüp Kaymakamlığı’na dilekçe verdi. Kaymakamlık, başvuruyu Anayasa’nın "Zorunlu din dersine yönelik hükmü gereğince" reddetti. A.K’nin ailesi de, Eyüp Kaymakamlığı’nın kararıyla ilgili işlemin yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle dava açtı.


Davayı ele alan İstanbul 8. İdare Mahkemesi, oy birliğiyle Eyüp Kaymakamlığının işleminin yürütmesini durdurma kararı verdi.


Karar gerekçesinde, gerek Türkiye Cumhuriyet Anayasası’nın 24. maddesi, gerekse İnsan Hakları Temel Özgürlüklerinin Korunmasına ilişkin sözleşmenin 9. maddesinde yer alan hükümle, herkesin dini inancının özgürlüğünün korunduğuna işaret eden mahkeme heyeti, Eğitim Öğretim Yüksek Kurulu Başkanlığının Hristiyanlık ve Musevilik dinine mensup olanların yanı sıra, herhangi bir dine mensup olmayan kişilerin çocuklarının da bu muafiyet kapsamında değerlendireceğine yönelik kararını hatırlattı.

Mahkeme heyeti, tüm bu gerekçeler ve kararlar çerçevesinde, davalı idarenin işleminde hukuka uyarlık bulunmadığını belirterek, davacı ailenin çocuklarının zorunlu din dersinden muaf tutulmasına yönelik talebini kabul etti ve Eyüp Kaymakamlığının işleminin öğrenci ve ailesi lehine yürütmesinin durdurulmasını kararlaştırdı. (aa)


http://www.radikal.com.tr/


10 Mayıs 2010

Tuncelili ve Alevi Memura baskı

Tuncelili ve Alevi Memura baskıTuncelili ve Alevi Memura baskı

Memur Derya’nın ‘kimlik’ mücadelesi

Derya Togacar, Tuncelili ve Alevi diye baskı gördüğü iddiasıyla dava açtı

TBMM, Uşak Üniversitesi’ne inşaat teknisyeni olarak atanan Derya Togacar’ın, “Alevi ve Tuncelili” olduğu için psikolojik baskı ve manevi işkence gördüğü iddialarına el koydu.

Amirlerine dava açan Togacar, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi Ali Rıza Ertemür’e mektupla başvurdu. Mektubu komisyona iletip işleme koyduran Ertemür, “İnsanların kimlikleriyle kimse uğraşamaz. Bu iddiaları inceleyip gereğini yapacağız” dedi.

Togacar, 85 not ortalamasıyla kazandığı sınav sonrasında Uşak Üniversitesi’ne inşaat teknisyeni olarak atandı. Togacar’ın gönderdiği mektup ve Manisa İdare Mahkemesi’ne açtığı davanın dilekçesindeki iddialar şöyle:

Temizlik işi yaptırıldı

Kütüphanede zorla temizlik işi yaptırılan Togacar’a, yasal olmamasına rağmen, bu görevi yazılı olarak da bildirildi. Bilgisayar kullanması, resmi evrakı görmesi yasaklandı. Togacar kendisine neden böyle davranıldığını sorması üzerine, arkadaşları ve birim yöneticilerinden “Sen Tuncelili ve Aleviymişsin. Onun için yapıyorlar, memurluktan atmak için” yanıtını aldı. Üst amiri T.Ç. de “O bizden değil, onu buraya kim gönderdi?” diye incitici suçlamalarda bulundu. “Tuncelili terörist kız, devlet düşmanı” gibi dedikodular yayılırken Nisan 2009’da aynı üniversitenin Güzel Sanatlar Fakültesi’ne gönderilen Togacar’a burada da uzman olduğu alanda iş yaptırılmadı.

Kendisine yapılan haksızlıklara isyan eden Togacar, İzmir 9 Eylül Üniversitesi’ne geçiş için başvurdu. Üniversite önce olumlu yanıt verdi. Ancak sicil bilgilerinin ulaşmasının ardından 9 Eylül Üniversitesi’nden ‘ret’ yanıtı aldı. Sicil notlarını araştıran Togacar, 9 Eylül Üniversitesi’nin kendisini neden kabul etmediğini anladı. Çünkü yasaya aykırı olarak kütüphanede temizlik görevinde çalıştırılırken sicil amirleri en fazla 60 puan vererek “uyumsuz”, “vasat memur” notu düşmüştü.

Memurluk hayatı zehir olan Togacar, Manisa İdare Mahkemesi’ne dava açarak başından geçenleri tek tek anlattı. Togacar, 10’a yakın memur arkadaşını da şahit gösterdi.

Milliyet’in ulaştığı şahitlerden S.K., “Derya’nın yaşadıkları ve mahkeme ile TBMM’ye yaptığı başvurulardaki olaylar doğru. Görevi olmadığı halde temizlik işi yaptırıldı” dedi.

Sıkıntıdan zona oldu

Davası halen devam eden Togacar, Milliyet’e, “Üç yıldır psikolojik dengem bozuldu. Zona oldum. Üzerimde uygulanan ayrımcılığa, mezhepçiliğe, hakaretlere, işyerinde ağır psikolojik baskılara son verilmesini istiyorum. Benim hayatımı karartan bu insanların adalete hesap vermesini istiyorum” diye konuştu.

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanlığı da, Togacar’ın Ertemür aracılığıyla yaptığı başvuruyu işleme koydu. Ertemür, “Alevi ve Tuncelili olduğu için amirlerinin asıl yapması gerekenin dışında temizlik işleriyle görevlendirmesi iddialarının kabul edilmesi mümkün değil. Komisyon olarak araştıracağız ve gereken ne ise onu yapacağız” dedi.

Milliyet - 28 Mart 2010, Pazar






4 Mayıs 2010

CHP'ye tehdit: Fazla kurcalama, yoksa...


CHP'ye tehdit: Fazla kurcalama, yoksa...
http://www.ayturk.de/news_images/erdogan_DW_Sonstige_233715g_13122007.081253.jpg
Başbakan Erdoğan partisinin grup toplantısında konuştu.

Paketin 2. tur oylamaları öncesinde geçen Pazar günü parti grubunu toplayan Başbakan Erdoğan, sürpriz bir karar aldı ve bugün grubu yeniden toplamaya karar verdi.

Anayasa teklifinin ’parti kapatma davalarının açılabilmesini TBMM’nin izin vermesi’ şartına bağlayan 8. madde, 330 barajını aşamadığı, için paketten düştü. İlk turda 5 vekiliyle 8. maddeye destek veren BDP, ikinci tura katılmadı. Ak Parti asgari 8 fire verdi. Bu gelişmeler üzerine Başbakan Erdoğan, sürpriz bir gelişme üzerine parti grubunu topladı. Erdoğan, saat 11.30'da başlayan grup toplantısında önemli değerlendirmelerde bulundu.

AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, milletin AK Partiyi prangaları kırsın diye iktidara getirdiğini belirterek, "Eğer hayal kırıklığı yaratırsak bu milletin ahı yakımıza yapışacaktır" dedi.

Erdoğan, partisinin grup toplantısında, anayasa değişikliğinde gelinen noktayı değerlendirmek üzere toplandıklarını söyledi.

"Beylik sözlerin ötesinde gönülden konuşmak istediğini" belirten Başbakan Erdoğan'ın konuşmasında öne çıkan bazı konular satır başlarıyla şöyle:

"-Yıllarca ülkeye demokrasiyi çok gördüler. Milletimizde değişimi, dönüşümü reddeden, içine kapanan, kabuğunu kıramayan bir anlayış var. Milletimiz AK Partiyi prangaları kırsın diye iktidara getirdi. Bu şuurla hareket ediyoruz.

Eğer hayal kırıklığı yaratırsak bu milletin ahı yakımıza yapışacaktır.

-Bizi yolsuzlukla suçlayanlar yaptığınız bir şeyi söyleyin, bir eser söyleyin. Bu iktidar her yere eserini koymuştur. Bugün çıkıp konuşanlar; 24 saat yayın yapan TRT Şeş var. Nankörlük yapma. Nazım Hikmet'e vatandaşlık yolu açan bir iktidar var. Çünkü, biz Allah'tan başka kimseden korkmayız, Allah'tan başka kimseye muhabbetimiz yok. Ağır bedeller ödedik. Engelleri bir bir aşarak bugünlere geldik. Milletimizin rotasından sapmadık.

-7,5 yılda her türlü iftirayla üzerimize geldiler. Partilerinin kapatılmasından nemalananları gördü bu ülke. Herkes unutsa biz Danıştay saldırısını, atılan manşetleri unutmayacak, aziz milletimize unutturmayacağız.

Milletim 10 yıllardır iradesine ipotek konulduğunu unutmasın.

-Bize halkımızdan başka talimat verebilecek bir güç yeryüzünde yok.

Farkımız bu... Onun için 'millete gidelim' diyoruz. Anayasa değişikliğiyle amacımız Türkiye'yi her açıdan büyütmektir.

-Biz Türkiye'nin ayağındaki prangaları çözmek için yola çıktık."

NANKÖRLÜK YAPMAYIN

Ana dilini öğrenmek istiyorsan git kursunu aç diye bir Ak Parti var

Biz Allahtan başka kimseden korkmayız ve Allah'tan başka kimseye de muhabbetimiz yok. Hakkı olan muhabbeti kimseyle tartışamayız.

Bu ülkede yayın yapan TRT Şeş var, nankörlük yapmayın. Bu ülke 7.5 yılda tarihi reformlar yaptı.

Çok engeller aştık, zor dönemler geçirdik. Hakaretlere, kötülüklere rağmen yolumuzdan şaşmadık. Ağır bedeller ödedik

TÜRKLER PASAPORTUNU ARTIK GURURLA TAŞIYOR

Dün köyüne ulaşamayan vatandaş, bugün uçağa biniyor, asfaltlı yollardan geçiyor.

Dün hapisteki yavrusuyla ana dilinde konuşamayan anne bugün bize hayır duası ediyor.

Haksızlığa benimle birlikte siz sesinizi yükselttiniz, sizler haykırdınız.

Türkler artık pasaportlarını gururlar gösteriyor.

Sivil derneklerimizle Gazze'ye önce biz ulaştık. Biz içimize kapanmadık kapanamayız dedelerimiz gibi..

CHP BU İŞİ FAZLA KURCALAMASIN

Pullardan Atatürk resimlerini kim çıkardı, devlet dairelerinden Atatürk posterlerini kim indirdi? Bunları CHP çok iyi bilir. Bu işi CHP fazla kurcalamasın, yoksa söyleyecek daha çok şeyim var. Bu noktada dosyam arşivim kabarıktır.

Dün bir gazete 'yakışıksız ve düzeysiz' diye manşet atmıştı. Çok ilginçtir, aynı gazete 1939’da Hitler’in doğum gününü manşetten veriyordu.

Türkistan Mücadelesi eserinden aynen aktarıyorum. 1945 Haziran ayında hükümetin aldığı bir kararla, savaş boyunca Türkiye’ye sığınmış 195 mülteci Türk, Sovyetler’e geri teslim edildi. Tekirdağ milletvekili Şevket Mocan, 1951 yılında dönemin başbakanına yönelttiği soru önergesi üzerine TBMM’de ortaya çıkmış. Bakın burası ve konuşması zabıtlara aktarıldı.

Siyasi mültecileri bir mabuda kurban sunar gibi sunmaya götüren yüz kızartıcı, hicabaver, yani utandırıcı bir hadise daha yoktur diyor.

Milli şef hükümeti tarafından Sovyetlere teslim edilen Türk kökenli mültecilerin akıbetleri, almanya’dakilerden farklı olmamıştır. Elbette geçmiş dönemlerin şartları olabilir, ancak geçmişinde tartışılan çok şey olanlar, başkalarını suçlamadan önce, dönüp kendi tarihlerine bir baksınlar.

AZİZ NESİN'DEN ALINTI

Şimdi daha enteresanını anlatacağım.

Aziz Nesin 5 Şubat 1948’de şunları yazıyordu.

“Ey Türk faşisti, birinci vazifen Türk matbaalarını yıkmak, makineleri ısırmak, demirleri dişleyip duvarlara asmaktadır.

Gazeteleri çamurlara serip, üzerinde ağzın köpürünceye kadar tepinmektir. Bu temel partinin hazinesidir, meydanlarda kitaplarını yaktığın namuslu insanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş şekilde işkenceye tabii tutulabilir. Matbaaları yakılmış, gazeteleri yakılmış, çoluk çocuğu dağıtılmış, haneleri işgal kendileri perişan edilmiş olabilir.

Ey faşist yumurcakları işte bu ahval ve şerait içinde dahi yapılanları kafi görmeden namuslu vatanperverleri dağıtmak için muhtaç olduğun çekiç balta, halk partisinin ambarlarında mevcuttur”


http://www9.gazetevatan.com/
04.05.2010 Salı

15 Nisan 2010

Muayene ücretinde sevindiren haber

Muayene ücretinde sevindiren haber
15.04.2010 Perşembe

Danıştay 10’uncu Dairesi, aile hekimliği muayenesinde 2 TL’lik katılım payı alınmasına ilişkin hükmün yürütmesini durdurdu.
Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası’nın (SES) açtığı davada, aralarında aile hekimliği muayenesinde 2 TL’lik katılım payı alınmasına ilişkin düzenlemenin de bulunduğu bazı hükümlerinin iptali ve yürütmesinin durdurulması istenmişti. Davayı görüşen Danıştay 10. Dairesi kararında, “Aile hekimliğince verilen muayene dahil sağlık hizmetlerinin ücretsiz olmasının doğal sonucu olarak aile hekimlerince verilen hizmetten katılım payı alınmasına da hukuki olanak bulunmamaktadır” denildi.


http://www9.gazetevatan.com/muayene-ucretinde-sevindiren-haber/299980/41/Saglik

6 Nisan 2010

Evde çocuklara Aleviliği anlatan 10 kişiye üç yıla kadar hapis talebi

Evde çocuklara Aleviliği anlatan 10 kişiye üç yıla kadar hapis talebi

http://www.bandirmahaber.net/wp-content/uploads/cm1.jpg
RİFAT BAŞARAN

06/04/2010 08:14

Hükümetin, Alevi çocuklarının din eğitimini cemevlerinde almasına yönelik çalışmaları sürerken, Hatay'ın Samandağ ilçesindeki, Alevi köylerinde yüz yıllardır uygulanan bir gelenek mahkemelik oldu.

Ailelerin talebi üzerine, evlerde çocuklarla Alevi inancı hakkında bilgilendirme ve sohbet toplantıları düzenleyen 10 inanç önderi hakkında altı aydan üç yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Davanın ilk duruşması bugün yapılacak.

Samandağ’da, ailelerinin onayıyla çocuklara Alevi inancı hakkında bilgilendirme ve sohbet toplantıları düzenleyen Alevi inanç önderi 10 kişi hakkında, Diyanet İşleri Başkanlığı Kuran Kursları ile Öğrenci Yurt ve Pansiyonları Yönetmeliği’ne aykırı olarak Kur’an Kursu faaliyetlerinde bulundukları gerekçesiyle altı aydan üç yıla kadar hapis istemiyle açılan davanın ilk duruşması bugün yapılacak.

Kuran kursu için tespit yok
Hakkında dava açılan Ulvi Değerler Derneği Başkanı Zülfikar Çiftçi olayı şöyle anlattı: “Okullarda veya Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde bize hitap eden bir kurum olmadığı için yüz yıllardan beri süren, inançlarımızı çocuklarımıza aktarmak için evlerde yaptığımız sohbetleri toplantıları vardır. Bu ailelerin isteği üzerine bedelsiz olarak yapılır. Geçen yaz Samandağ’a dışarıdan gelen yabancılar Kuran kursu açtı. Tepkiler üzerine yerel bir gazete bu olayı duyurarak, ‘çocuklarınızı kimlere gönderdiğinize dikkat edin’ uyarısı yaptı. Ancak bu haberi ihbar kabul eden kaymakamın talimatıyla, savcılık harekete geçerek bizim ev sohbetlerimizi tespit ettirdi. Uygulama rutin denetim şeklinde yansıtıldı. Sonradan altı inanç önderi toplam 10 kişi hakkında mahkeme celbi geldi. Ancak, Kuran kursu için tespit yapılmadı. Dernek çatısı altında halen çalışmalarını yürütüyorlar.”

Ersin Meclis’e taşıdı
Olayı Meclis gündemine taşıyan CHP İzmir milletvekili Ahmet Ersin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yanıtlaması istemiyle yazılı soru önergesi vererek, önergede, “Bir yandan Alevi açılımından söz ederek, Alevi çalıştayları düzenleyip, bir yandan da Alevi çocukları kendi inançları hakkında bilgilendiren Alevi önderlerine, altı aydan üç yıla kadar hapis istemiyle dava açılması çelişki değil mi? Devlet ilgilenmediğine ve bilgilendirmek, öğretmek isteyenler de cezalandırıldığına göre, Alevi İslam inancına sahip çocuklar, kendi inançlarının esaslarını nasıl öğrenecek?” sorularına yer verdi.
Ersin, Radikal’e yaptığı değerlendirmede de, davanın Samandağ Kaymakamı’nın girişimi üzerine, Türk Ceza Kanunu’nun TCK’nın ‘kanuna aykırı eğitim kurumu’ başlıklı 263. maddesine dayanılarak açıldığını, bu hafta Samandağ Sulh Ceza Mahkemesi’nde ilk duruşmanın yapılacağını söyledi. Ersin, şöyle konuştu:
“Alevi çocukların kendi inançlarını öğrenmelerinde devletin bir katkısı yok, görevini de yerine getirmiyor. Kendi imkânlarıyla ağaçların altında, parkta sohbet ederek inançlarının esaslarını öğrenmek isteyenlere de engel olunuyor. O zaman bu çocukların sonu ne olacak? Kaçak Kuran kurslarıyla kimse ilgilenmiyor ama 8-10 tane Alevi çocuğuna inancının esaslarını öğretmek isteyen kişiler cezalandırılıyor. İnsan haklarına aykırıdır bu durum. Asimilasyon yolunda önemli bir aşama bu. Alevi açılımından birlik değil ayrımcılık çıktı.”

(Radikal)

13 Ocak 2010

Eczacılara müjde

Eczacılara müjde

Danıştay 8. ve 10. Daireleri Müşterek Heyeti, SGK ile TEB arasındaki ilaç temini protokolünün feshine ilişkin SGK işlemi ile eczacılarla tek tek sözleşme yapılmasını öngören işlemin yürütmelerini ''SGK'dan savunma alınıp yeni bir karar verilinceye kadar'' durdurdu.

AA

Ankara - İstanbul Eczacı Odası, SGK ile TEB arasında imzalanan ''Sosyal Güvenlik Kurumu Kapsamındaki Kişilerin TEB Üyesi Eczanelerden İlaç Teminine İlişkin Protokol''ün, SGK tarafından tek taraflı feshine ilişkin noter aracılığıyla gönderilen işlemin iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle Danıştayda dava açtı.

Oda ayrıca, SGK'nin fesih işlemleri tamamlanana kadar kurumca hazırlanan yeni sözleşmeyi imzalayan eczacıların reçete karşılamaya devam edecekleri yönünde tesis edilen ve kurum internet sitesinde duyurulan işlemin de iptali ve yürütmesinin durdurulmasını talep etti.
İki ayrı davada da ilk incelemeye yapan Danıştay 8. ve 10. Daireleri Müşterek heyeti, her iki işlemin de yürütmesini ''SGK'dan savunma alınıp yeni bir karar verilinceye kadar'' oy birliğiyle durdurdu.

Kararda, SGK'nin protokolün feshine yönelik işlemi ile kurumca hazırlanan yeni sözleşmeyi imzalayan eczacıların reçete karşılamaya devam edecekleri yönündeki işleminin, Danıştayın ilk derece mahkeme sıfatıyla bakacağı ''düzenleyici işlemler'' niteliğinde olduğu belirtildi.

Dairenin kararında, davanın durumu ve uyuşmazlığın hukuki niteliğine göre işlemlerin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zararların doğabileceği düşünülerek, davalı SGK'nın savunması alındıktan veya yasal savunma süresi geçtikten sonra bu konuda yeniden bir karar verilinceye kadar dava konusu işlemlerin yürütmelerinin durdurulmasına oy birliğiyle karar verildiği bildirildi.

13 Ocak 2010

*http://www.cumhuriyet.com.tr/ *

3 Ocak 2010

2009’DA OLANLAR, 2010’A KALANLAR

2009’DA OLANLAR, 2010’A KALANLAR
03/01/2010 - Hazırlayan: POLİTİKA SERVİSİ

Bu dava neyin davası?

Tarih 12 Haziran 2007. Ajansların ‘flaş’ ibareli haberine göre, “Ümraniye’de bir evin çatısında bombalar bulundu.” Bu gelişme haber merkezlerine düştüğünde, kimse bu günün tarihe geçeceğini düşünmüyordu.
Bulunan bombalar, çaplarından daha büyük gürültü çıkaracaktı. Bu gelişmeyle Türkiye’de ilk defa ‘derin devlete’ karşı bu kadar büyük çapta bir soruşturma açıldı.


YA HALKA KARŞI İŞLENEN SUÇLAR?
Ancak aradan geçen zamanda ve özellikle geride bıraktığımız yılda, davanın büyüklüğünden çok, nasıl işlediği ve neye hizmet ettiği tartışma konusu oldu. Kimi çevreler tarafından, ‘hukuka aykırı uygulamalar yapıldığı ve hükümet karşıtlarının cezalandırıldığı’ eleştirileri yapıldı. Ancak önemli bir eksik, halka karşı işlenen suçların soruşturma dışında kalması veya soruşturma merkezine oturmaması oldu.

SADECE ELMA MI ÇÜRÜK?
Bu gelişmeler soruşturmanın genelinin, hükümete karşı işlenen suçlarla sınırlı kalmasına neden oldu. Daha da önemlisi yargılamanın, bir anlayış ve dönemle hesaplaşmaktan çok, kişilerle sınırlandırılması, davadan beklentileri düşürdü. Hükümet her fırsatta, “Kurumları yıpratmayalım. Yanlış yapan kişiler olabilir ama kurumlara mal etmeyelim” vurgusu yaptı. Peki 2009 dava kapsamında neler oldu?

YILIN İLK DALGASI
Açılım tartışmalarının yanı sıra 2009 yılına damga vuran olaylardan biri de Ergenekon soruşturmasıydı. Ergenekon dalgaları, yılın ilk haftasında başladı, yılın sonuna kadar etkisini kaybederek devam etti. Yıl boyunca YÖK eski Başkanı Kemal Gürüz, MGK eski Genel Sekreteri Tuncer Kılınç, Yalçın Küçük, Mustafa Balbay, Mehmet Haberal, Erol Manisalı ve Özel Harekat Dairesi eski Başkan Vekili İbrahim Şahin’in de aralarında bulunduğu kişiler gözaltına alındı, kimi tutuklandı.

KEMİKLERİNİ İSTEDİLER
8 Ocak’taysa Ergenekon soruşturmasında gözaltına alınan Şahin’den çıkan krokiler ışığında Ankara-Gölbaşı yolundaki bir arazide arama yapıldı. Uzun süre tartışılan bu aramalarda çok sayıda mühimmat bulundu. Kazılar, kayıp yakınlarını da harekete geçirdi. 1995’te Ayşenur Şimşek’in işkence edilmiş cesedi Gölbaşı’nda bulunmuş,1994’te Ankara’da gözaltında kaybedilen Kenan Bilgin’in ailesine, Gölbaşı’nda işkence gördüğü ve öldürülüp buraya gömüldüğüne dair telefonlar gelmişti. Bilgin ailesi, Ergenekon savcılarına başvurdu.
Ardından uzunca bir dönem ülkenin dört bir yanından adeta silahlar fışkırdı. Yine bu dönemde Şahin’in kendisine devlet tarafından özel birlik kurması ve bunun başına geçmesi teklifinin geldiğini söylemesi çok tartışılsa da soruşturma evresinde beklenen ilgiyi görmedi. Batı illerinde silah fışkırırken, Bölge’de ise kemikler fışkırıyordu. Silopi başta olmak üzere pek çok yerde yapılan aramalarda, kontrgerilla güçleri tarafından öldürülenlerin kemikleri ortaya çıktı.

‘GÖREV’ BAŞINDA!
Bu soruşturmalar kapsamında tutuklanan en önemli isim ise, Bölge’de 1990’larda işlenen onlarca faili meçhul cinayette adı anılan, Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz oldu. Cizre’de bulunan kemiklerle ilgili tutuklanan Temizöz, “birkaç kişiden ibaret değil” dercesine görevden alınmadı. Duruşmalara üst düzey askerler katıldı, duruşmalar ‘Temizöz’ün daha fazla mağdur edilmemesi’ için en yakın tarihlere ertelendi.

TÜRK METAL BAĞI
Ocak ayının sonuna doğru Ergenekon dalgaları Türkiye’nin en büyük sendikalarından birine vuracaktı. 22 Ocak’ta gösterdiğinde Türk Metal Sendikası Başkanı Mustafa Özbek ile bazı yöneticileri gözaltına alındı. Özbek’in tutuklanmasının ardından işçilerin parasının Ergenekon’un hizmetine sunulduğu ve Özbek’in servetine servet kattığı ortaya çıktı.

SADECE BORU MU?
Tarih 21 Nisan’ı gösterdiğinde Poyrazköy’de İSTEK Vakfı’na ait arazide kazı çalışması başlatıldı. Kazıda bulunan mühimmatın TSK’ya ait olduğu iddialarının ardından Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, kameraların karşısında mühimmatın orduya ait olmadığını öne sürdü. Başbuğ’un parmağını sallayarak yaptığı konuşmayı yalanlayan ise, silahları üreten Makine Kimya Endüstrisi oldu. Kurumun raporunda, silahların TSK’ya ait olduğu tespit edildi. Bunun üzerine yeniden kameraların karşısına geçen Başbuğ patlamış bir lav silahıyla poz vererek “Bu sadece ‘boru’, bir işe yaramaz” dedi.

KAĞIT PARÇASI

Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek’in imzasının bulunduğu öne sürülen “İrticayla Mücadele Eylem Planı” belgesi ortaya çıktı. Plan hükümetle Genelkurmay’ı karşı karşıya getirdi. Ortaya çıkan belgeyle ilgili lav silahına ‘boru’ diyen Başbuğ’dan bu defa, Adli Tıp’ın “imza Çiçek’e ait” kararına rağmen ‘kağıt parçası’ açıklaması geldi. İki kez tutuklanan Çiçek, şimdi serbest.

PAŞALAR SORGUDA!
5 Aralık ise büyük ses getiren bir gelişmeye sahne olacaktı. Emekli de olsalar, soruşturmanın üzerinden aylar da geçse, kuvvet komutanları Aytaç Yalman, İbrahim Fırtına ile Özden Örnek, darbe günlükleriyle ilgili ifade verdi. ‘Paşa’ gibi ağırlanan komutanlar savcıların “Ergenekon’un aslı darbedir” açıklamalarına rağmen serbest kalacaktı. Ardından soruşturmaları, Ergenekon’dan ayrılacaktı. 20 Nisan’da ise Danıştay saldırısı ile Cumhuriyet gazetesine atılan bombaların davaları, Ergenekon’la birleştirildi.


ASIL SUiKAST HALKA YAPILDI

Tarih 19 Aralık’ı gösterdiğinde, 2010’a da sarkacak olan yılın en önemli tartışmalarından birinin fitili ateşlendi. Biri astsubay, biri binbaşı olan iki Özel Kuvvetler mensubu, “Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a suikast” iddiasıyla gözaltına alındı. İlk defa Özel Kuvvetler’de arama yapıldı. Ardından iddialar birbirini izledi: Suikast, darbe, takip, kontrgerilla... Bu iddialar Türkiye’yi ayağa kaldırırken, yıl sonuna gelindiğinde ise ortada pek çok suç olmasına rağmen, ne tutuklanan oldu, ne de yargılanan. Daha önce esip gürleyen hükümet ve asker sessizliğini korurken, herkes birbirine ‘neydi bu olanlar?’ diye soruyor.
Şimdilik görünen ise kamuoyu manipüle edildi.
Her şey oldu bittiye getirilerek olanların üzeri kapatıldı. Sonuç olarak halk, yine ya ordunun ya da AKP’nin arkasında kamplaşmaya itildi.

http://www.evrensel.net/